29.Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin “Dünyadan Kısa Yansımalar” seçkisi, farklı coğrafyalardan gelen kısa filmleri bir araya getirirken ortak bir duygu ve düşünce hattı da kuruyor. Belgesel, deneysel ve kurmaca biçimleri arasında dolaşan bu filmler; hafızanın ağırlığı, bedenle kurulan ilişki, aile bağları, bakım emeği, yas ve aidiyet gibi meseleler üzerinden kişisel hikâyelere odaklanıyor. Ancak anlatılanlar yalnızca bireysel deneyimlerle sınırlı kalmıyor; her film kendi ölçeğinde toplumsal cinsiyet, iktidar ilişkileri ve birlikte yaşama biçimleri üzerine düşünmeye açılan bir alan yaratıyor.
Seçkide yer alan filmler, dünyanın farklı noktalarından gelseler de benzer sorular etrafında buluşuyor. Kimi geçmişin izlerini bugüne taşıyor, kimi kadın bedenine ve kimliğine ilişkin yerleşik kabulleri ters yüz ediyor, kimi ise sevgi, bakım ve kayıp gibi gündelik deneyimlerin içindeki politik katmanları görünür kılıyor. Böylece “Dünyadan Kısa Yansımalar”, yalnızca farklı ülkelerden kısa filmleri bir araya getiren bir program olmaktan çıkıp, hafızayla ve birbirimizle kurduğumuz ilişkilere dair ortak bir düşünme alanına dönüşüyor.
Henry Uyumayı Seven Bir Kızdır (Yön. Marthe Peters, 2026)
Marthe Peters’ın Henry Uyumayı Seven Bir Kızdır filmi, ilk bakışta bir insan birey ile kedi birey arasındaki sevgi ilişkisini anlatıyormuş gibi görünse de aslında çok daha karmaşık bir duygusal ve politik alana açılıyor. Film, bakım verme arzusu ile sahip olma arzusu arasındaki rahatsız edici sınırı sürekli görünür kılarken; modern yaşamın yarattığı tükenmişlik hissini, insanın başka yaşam formlarına duyduğu özlem üzerinden düşünmeye başlıyor.
Peters, film boyunca kedisi Henry’ye büyük bir sevgiyle sesleniyor. Ona annelik ediyor, bakım veriyor, onu koruyor, besliyor ve hayatını onun ihtiyaçlarına göre düzenliyor. Ancak tam da bu sevginin içinde başka bir şeyin daha dolaştığını hissettiriyor film: hükmetme arzusu. Çünkü Henry’nin ne yiyeceğine, ne zaman uyuyacağına, ne zaman eve kapanacağına ya da nasıl yaşayacağına karar veren de yine insanın kendisi. Film bu ilişkiyi romantize etmek yerine, insanın hayvanlarla kurduğu bağın içindeki sahiplik hissini deşmeye başlıyor.
Ancak filmi asıl ilginç kılan şey, yönetmenin kedisine yalnızca bakım veren biri olarak bakmaması. Bir noktadan sonra Peters, Henry’nin yaşamına özenmeye başlıyor. Çalışmak zorunda olmayan, para kazanma kaygısı taşımayan, sevilen, beslenen ve günün büyük bölümünü uyuyarak geçiren bir canlı olarak Henry; modern hayatın hızından bunalmış insan için başka bir varoluş ihtimaline dönüşüyor. Film tam da burada kediden salyangoza doğru genişleyen tuhaf ama etkileyici bir metafor alanı açıyor. Salyangozlar film boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Yavaşlıkları, bedenlerini taşıma biçimleri, evlerini sırtlarında gezdirmeleri ve dünyayla kurdukları ağır ritim, yönetmenin arzuladığı başka bir yaşam fikrine dönüşüyor. Peters’ın ilgisi artık yalnızca kediye değil, yavaşlığa yöneliyor. Böylece film, çağdaş yaşamın bitmek bilmeyen üretkenlik baskısına karşı “yatay yaşam” arzusunu savunan melankolik bir iç monoloğa dönüşüyor.
Henry Uyumayı Seven Bir Kızdır, bir insan-hayvan ilişkisi filminden çok daha fazlası. Film, bakım vermenin sınırlarını, sevginin baskıcı taraflarını, modern tükenmişliği ve insanın başka yaşam biçimlerine duyduğu özlemi sorgulayan son derece kişisel bir düşünce alanı kuruyor. Peters’ın kendi sesiyle ördüğü bu kırılgan anlatı, tam da samimiyetini saklamadığı için etkileyici hâle geliyor.
Evcil İblis (Yön. Anahid Yahjian, 2026)
Evcil İblis’in Ermenice çekilmiş olması kadar güçlü bir tercih de filmin isminde saklı. Ermenice orijinal adı Undanegan Haraman ve onun Türkçe karşılığı olan Evcil İblis, kulağa aynı anda hem şiirsel hem de tekinsiz geliyor. Buna karşılık filmin İngilizce adı Domestic Demon aynı etkiyi yaratamıyor. Çünkü Ermenice ve Türkçe’deki kullanımda “evcil” ve “iblis” kelimeleri yalnızca sözlük anlamlarıyla değil, tarihsel ve kültürel çağrışımlarıyla da birlikte çalışıyor. Bir yanda ehlileştirilmiş, kontrol altına alınmış, eve ait olanı; diğer yanda bastırılamayan, korkutucu ve yıkıcı olanı çağırıyorlar. Filmin merkezindeki gerilim de tam olarak bu iki uç arasında kuruluyor.
Bu nedenle filmin Blaise Pascal’dan yapılan alıntıyla açılması oldukça anlamlı görünüyor. Pascal, insanı aynı anda hem yüce hem korkutucu, hem bilinçli hem parçalanmış, hem hakikatin taşıyıcısı hem de kaosun kaynağı olan çelişkili bir varlık olarak tarif ediyor. Film de bu düşünceyi annelik deneyimi üzerinden yeniden kuruyor. Karantina koşullarında evin içine sıkışan anne figürü, bir yandan bakım veren, koruyan ve yaşamı sürdüren kişi olarak belirirken, diğer yandan öfke, tükenmişlik, kontrol arzusu ve yabancılaşma duygularıyla yüzleşiyor. Böylece “evcil” olan ile “iblis” olan arasındaki sınır giderek belirsizleşiyor; filmin tekinsiz atmosferi de tam olarak bu belirsizlikten besleniyor.
Özellikle “evcil” kelimesi bana ataerkil söylemin yumuşak ve koruyucu görünen yüzünü düşündürüyor. Kadının evde daha güvende olduğu, domestik alanın kadın için doğal ve huzurlu bir yer olduğu, korunması gerektiği ve asıl yerinin ev olduğu fikri tarih boyunca farklı biçimlerde yeniden üretilen bir söylem. Bu söylem çoğu zaman baskıyı görünmez kılan bir sevgi ve koruma diliyle çalışıyor. Ancak Evcil İblis, tam da bu romantize edilmiş alanın içine bakıyor ve evin güvenli bir sığınak olmaktan çok, sıkışma, tükenme ve yabancılaşma mekânına dönüşebildiğini gösteriyor. Filmin ismindeki “iblis” kelimesi ise başka bir tarihsel hattı çağırıyor. Kadınların yüzyıllar boyunca “cadı”, “şeytan”, “günahkâr”, “tehlikeli” ya da “kontrol edilmesi gereken” varlıklar olarak temsil edildiği uzun bir kültürel miras var. İlk günah anlatısından Orta Çağ’daki cadı avlarına kadar kadın bedeni, kadın arzusu ve özellikle kadın öfkesi sürekli şeytanileştirilmiş durumda. Bu nedenle filmin “iblis” kelimesini seçmesi yalnızca bir korku ya da tekinsizlik çağrışımı yaratmıyor; aynı zamanda tarihsel olarak kadınlara yöneltilmiş bir suçlamayı da hatırlatıyor. Belki de filmin en ilginç tarafı burada ortaya çıkıyor. Çünkü filmdeki “iblis”, dışarıdan gelen doğaüstü bir kötülük değil. Kadının içinde biriken öfke, yorgunluk, suçluluk, tükenmişlik ve bastırılmış arzuların aldığı bir biçim gibi görünüyor. Bu anlamda film, feminist hareketin zaman içerisinde “cadı” imgesini yeniden sahiplenmesine benzer bir hareket yapıyor. Tarih boyunca kadınları bastırmak için kullanılan bir sıfatı geri alıyor ve onu bir direniş, bir görünürlük ve bir özneleşme alanına dönüştürüyor. Böyle bakıldığında filmin başlığındaki “iblis”, yok edilmesi gereken bir canavar olmaktan çok, artık susturulamayan bir ses hâline geliyor.
Film, bütün bu düşünsel hattı biçimsel tercihleriyle de son derece güçlü bir şekilde kuruyor. Özellikle ses tasarımı filmin en etkileyici unsurlarından biri oluyor. Süpürge sesi, temizlik sırasında çıkan sürtünmeler, eşyaların hareketleri ve ev içi gündelik hayatın sıradan sesleri zamanla tehditkâr bir niteliğe bürünüyor. Böylece filmin eleştirisi yalnızca hikâye üzerinden değil, ses üzerinden de inşa ediliyor. Domestik alanın kadın için güvenli, huzurlu ve doğal bir yer olduğu fikri giderek çatırdıyor; ev, koruyan bir mekândan çok sıkıştıran ve yutan bir yapıya dönüşüyor. Benzer bir etkiyi gölge kullanımlarında da görmek mümkün. Yer yer Alman dışavurumculuğunu hatırlatan bu estetik tercih, onun görsel dilini doğrudan tekrar etmek yerine daha çizimsel, daha soyut ve daha kâbusvari bir dünya yaratıyor. Özellikle kadının gölgesinin zaman zaman canavarımsı ya da iblisvari biçimlere dönüşmesi, filmin gerilimini sürekli diri tutuyor. Ancak burada ortaya çıkan figür tehdit altında olan bir kadından ziyade; öfke, taşkınlık ve dönüşüm potansiyeli taşıyan bir özne. Bu nedenle gölgeler korkunun değil, bastırılmış duyguların görünür hâle gelişinin de aracı hâline geliyor.
Film, postpartum depresyonu ele alış biçimiyle de önemli bir yerde duruyor. Anneliği kutsal, steril ve koşulsuz mutluluk üreten bir deneyim olarak sunmak yerine; uykusuzluk, yalnızlık, sıkışmışlık, bedenin yabancılaşması ve zihinsel çözülme üzerinden düşünüyor. Böylece “kutsal anne”, “mutlu eş” ve “güvenli ev” gibi ataerkil imgelerin tamamını sorgulamaya açıyor. Kısacık süresine rağmen Evcil İblis, açılışındaki Blaise Pascal alıntısından ismine, ses tasarımından gölge kullanımına, dil tercihinden karakter inşasına kadar her unsurunu ortak bir düşünsel hatta bağlamayı başarıyor. Bu nedenle film yalnızca postpartum depresyon üzerine etkileyici bir anlatı kurmakla kalmıyor; kadınlık, annelik, öfke ve domestik alan üzerine geliştirdiği katmanlı tartışmayla çağdaş feminist sinemanın dikkat çekici örneklerinden biri hâline geliyor.
Miras (Yön. Mischa Andreski, 2026)
Miras, annesinin ölümünün ardından Londra’dan Portekiz’in Douro bölgesine dönen Alice’in hikâyesini anlatıyor. Başlangıçta amacı annesinden kalan evi boşaltıp hayatına geri dönmek gibi görünse de zamanla bu yolculuk aidiyet, kökler ve beden üzerine bir sorgulamaya dönüşüyor. Filmdeki miras kavramı maddi ya da genetik aktarımın ötesine uzanıyor. Alice’e annesinden yalnızca bir ev kalmıyor; bir yaşam deneyimi, bir hafıza ve kuşaklar boyunca taşınan duygusal yükler de devrediliyor. Annenin hastalığı bu aktarımın en görünür parçasını oluştururken, asıl ağırlık gündelik hayatın içine sinmiş izlerde ortaya çıkıyor. Korkular, bakım verme sorumluluğu, yalnızlık hissi, fedakârlıklar ve hayata tutunma biçimleri kuşaktan kuşağa aktarılan görünmez bir mirasın parçalarına dönüşüyor.
Bu nedenle film, yasın kişisel boyutunu aşarak kadınlar arasındaki kuşak ilişkilerine yöneliyor. Anne ile kız arasında yalnızca biyolojik bağlar aktarılmıyor; deneyimler, davranış kalıpları ve dünyayla kurulan ilişki biçimleri de el değiştiriyor. Alice’in Douro’ya dönüşü, annesinden geriye kalanları toplama çabasından çok, kendi hayatının hangi parçalarının geçmiş tarafından şekillendirildiğini anlamaya çalıştığı bir arayışa dönüşüyor. Özellikle Douro bölgesinin kullanımı filmin en güçlü taraflarından birini oluşturuyor. Akdeniz iklimini çağrıştıran kırsal atmosfer, taş evler, doğa ve gündelik yaşam hissi büyük bir özenle aktarılmış. Film zaman zaman hikâyeden çok mekânın duygusuna yaslanıyor. Bu sayede Douro, arka planda duran bir dekor olmaktan çıkıp Alice’in içsel dönüşümüne eşlik eden canlı bir varlığa dönüşüyor.
Film, hastalık, yas ve aidiyet gibi güçlü temaları büyük dramatik kırılmalar yerine sakin ve kontrollü bir anlatımla ele alıyor. Karakterin iç dünyasına yaklaşmayı, kaybın yarattığı duygusal ağırlığı takip etmeyi ve dönüşümü küçük anların içerisinde aramayı tercih ediyor. Bu yaklaşım bazı meselelerin daha derinleştirilmesinin önüne geçse de filmin dingin tonuyla uyumlu bir bütünlük sağlıyor.
Kısa süresine rağmen Miras, insanın sevdiklerinden geriye kalanlarla kurduğu ilişki üzerine incelikli sorular soruyor. Evler, eşyalar ve anılar kadar korkuların, hastalıkların, travmaların ve yarım kalmış hayatların da miras kalabileceğini hatırlatıyor. Bu görünmez yüklerin ağırlığını sade ama etkili bir anlatımla hissettirmeyi başarıyor.
Orla (Yön. Marie Lukáčová, 2026)
Marie Lukáčová, klasik masal yapısını çağdaş feminist ve ekolojik okumalarla yeniden kurmaya çalışan fantastik bir anlatı. Katı bir hiyerarşiyle yönetilen bir krallıkta yaşayan Jasna, zalim yönetici Volk’a karşı çıktığı için sürgüne gönderiliyor ve geri dönüşü olmayan bir yolculuğa sürükleniyor. Bu yolculuk ilerledikçe hayatta kalma mücadelesinin sınırlarını aşarak korkular, iktidar ve özgürleşme üzerine bir yüzleşmeye dönüşüyor.
Film, masal ve mit anlatılarında sıkça karşımıza çıkan kahramanın yolculuğu modelini kadın bir karakter üzerinden yeniden düşünmeye çalışıyor. Joseph Campbell’ın tanımladığı yapı büyük ölçüde erkek öznenin dönüşümünü merkeze alırken, Lukáčová bu geleneğin odağını değiştiriyor. Jasna, kurtarılmayı bekleyen bir figür olarak değil; yolculuğa çıkan, karar alan, dönüşen ve iktidara karşı mücadele eden bir özne olarak karşımıza çıkıyor. Böylece film, klasik masalların eril kurtarıcı anlatısına eleştirel bir mesafeden yaklaşıyor.
Doğa ile iktidar arasında kurduğu karşıtlık da filmin dikkat çekici katmanlarından birini oluşturuyor. Orman, fantastik dünyanın dekoru olmanın ötesinde, baskıcı düzenin dışında var olabilen alternatif bir yaşam alanı olarak şekilleniyor. Volk’un temsil ettiği hiyerarşik ve sömürücü yapı karşısında doğa ve onun koruyucusu olan Kartal figürü, dayanışmaya ve ortak yaşama dayalı başka bir dünyanın ihtimalini temsil ediyor. Böylece ekolojik duyarlılık, görsel atmosferi besleyen bir unsur olmaktan çıkıp doğrudan politik bir tartışmanın parçası hâline geliyor. Jasna karakteri de masal prenseslerinin alışıldık temsillerinden uzaklaşıyor. Kendi kararlarını alan, risk üstlenen ve otoriteye meydan okuyan karakter, filmin feminist yaklaşımını görünür kılan temel unsurlardan biri hâline geliyor.
Biçimsel açıdan bakıldığında film oldukça cesur tercihler yapıyor. Canlı çekim sahnelerinin 2D ve 3D animasyonla birleşmesi, rap müzikten beslenen müzikal sekanslarla desteklenmesi ve farklı görsel katmanların iç içe geçirilmesi filmi alışıldık fantastik estetikten uzaklaştırıyor. Özellikle rap kullanımının, hikâyenin isyan ve özgürleşme temalarıyla uyumlu bir enerji yarattığı gözlerden kaçmıyor.
Ancak film zaman zaman aynı anda çok fazla düşünsel ve biçimsel yük taşımaya çalışıyor. Feminist söylem, ekolojik tartışmalar, fantastik dünya kurma çabası ve müzikal yapı aynı anlatı içerisinde buluşunca odağın dağıldığı anlar ortaya çıkabiliyor. Buna rağmen Orla, politik masal anlatısını güncel meselelerle ilişkilendirme çabasıyla, biçimsel cesareti ve türler arasında kurduğu özgür geçişlerle dikkat çekici bir kısa film olarak öne çıkıyor.
Tırnaklarını Sev (Yön. Narges Kalhor, 2026)
Tırnaklarını Sev, seçkinin en ilginç ve en yaratıcı işlerinden biri olarak öne çıkıyor. İlk bakışta oldukça basit bir fikir üzerine kurulu gibi görünse de bu fikri hem biçimsel hem de politik olarak oldukça zekice genişletiyor. İran asıllı yönetmenin kurduğu dünya, toplumsal cinsiyet rollerini tamamen tersine çeviren alternatif bir gerçeklik üzerinden ilerliyor. Bu dünyada kadınlar uzun tırnaklarla doğuyor ve bu tırnaklar onların gücünün simgesine dönüşüyor. Erkekler ise tarih boyunca kadınların maruz bırakıldığı tahakkümün benzerini yaşamaya başlıyor.
Aslında filmin yaptığı şey, erkek egemen düzenin “fazlalık” üzerinden kurduğu üstünlük fikrini tersine çevirmek. Tarih boyunca erkeklik, beden üzerindeki belirli bir biyolojik fark üzerinden iktidar üretmeye çalışıyor. Film ise buna alternatif bir “fazlalık” yaratıyor: uzun tırnaklar. Bu tercih ilk başta absürt ya da mizahi görünse de aslında oldukça katmanlı bir yere oturuyor. Çünkü tırnak, tarih boyunca kadınlıkla ilişkilendirilmiş bir unsur. Uzun tırnaklar, bakım, estetik, feminenlik ve özellikle de “cadılık” imgesiyle özdeşleştiriliyor. Ataerkil anlatılar içinde cadılar uzun tırnaklı, korkutucu ve şeytani figürler olarak temsil ediliyor. Feminist hareketin zamanla “cadı” imgesini sahiplenip onu bir direniş sembolüne dönüştürmesi gibi, film de burada tırnağı bir güç aracına çeviriyor.
Bu yüzden film yalnızca toplumsal cinsiyet rollerini tersine çevirmiyor; kadın bedeniyle ilişkilendirilen ve küçümsenen bir özelliği iktidarın kaynağına dönüştürüyor. Özellikle ultrason sahneleri oldukça ironik çalışıyor. Gerçek dünyada çocuğun cinsiyeti başka biyolojik işaretler üzerinden okunurken, burada uzun tırnak “kız çocuk” işareti hâline geliyor ve yeni toplumsal düzen bunun üzerine kuruluyor.
Filmin en güçlü yanlarından biri de biçimsel yaklaşımı. Yönetmen adeta bütün görsel tarihi tarıyor. Eski reklamlar, televizyon görüntüleri, propaganda estetikleri, domestik alan içinde temsil edilen “mutlu kadın” imgeleri tek tek dönüştürülüyor. Özellikle 1950’lerin ev içi reklamlardaki o yapay mutluluk hâli erkek karakterlere aktarılınca ortaya hem komik hem de rahatsız edici bir etki çıkıyor. Erkeklerin ev işleri yaptığı, temizlik yaptığı, kamusal alandan dışlandığı bu görüntüler, seyirciyi alışılmış toplumsal cinsiyet kodlarına dışarıdan bakmaya zorluyor. Bu noktada yapay zekâ kullanımına samimi yaklaşmak gerek. Film yapay zekâyı, doğrudan estetik ve politik bir araç olarak kullanıyor. Burada yapay zekâ, geçmişin ataerkil görsel hafızasını dönüştürmek için kullanılıyor.
Filmin mizah tarafı da çalışıyor. Özellikle erkeklerin jel tırnak yaptırarak eşit haklar talep etmeye başlaması oldukça ironik ve eğlenceli bir fikir. Kamusal alanda var olabilmek için tırnak uzatmaya çalışan erkek hareketi, gerçek dünyadaki feminist mücadelelerin ters çevrilmiş bir yansımasına dönüşüyor. Ancak filmin asıl önemli tarafı burada ortaya çıkıyor: Bu tersine çevirme bir intikam fantezisi değil. Feminist hareketin amacı kadınların erkeklerin yerine geçerek aynı tahakküm düzenini sürdürmesinden çok daha derindir; eşit bir yaşam ihtimali yaratmaktır. Film de aslında tam bu nedenle işliyor. Çünkü seyirciye “kadınlar iktidarı ele geçirse dünya böyle olurdu” demekten çok, erkek egemen düzenin ne kadar absürt ve doğal olmayan bir sistem olduğunu görünür hâle getiriyor. Filmin sonunda gerçek reklamlara ve gerçek görüntülere dönülmesi de bu yüzden etkileyici. Çünkü bütün bu fantastik tersine çevirmenin aslında tamamen gerçek bir tarihin içinden üretildiğini hatırlatıyor. Tırnaklarını Sev mizahı, grotesk estetiği ve yapay zekâyı kullanış biçimiyle; erkek egemen görsel kültüre ayna tutan, biçimsel olarak yaratıcı ve politik açıdan provoke edici bir kısa film olarak akılda kalıyor.
Pustan Önceki Sabah (Yön. Debarati Gupta, 2025)
Bazı filmler hafızayı kaybetmekten korkar. Pusudan Önceki Sabah ise hafızayı kaybedememekten korkuyor. Film, Hindistan’da tek mekâna sıkışmış bir evin içerisinde geçiyor. Merkezinde kırklı yaşlarındaki Vasundhara, Alzheimer hastası kayınvalidesi ve genç kızı bulunuyor. Görünürde üç kuşaktan üç kadın aynı çatıyı paylaşmaktadır. Ancak yönetmen, feminist sinemada sıkça rastladığımız kadın dayanışmasının aksine, birbirleriyle temas kuramayan, aynı evde yaşasalar da birbirlerine ulaşamayan üç kadının portresini çiziyor.
Bu iletişimsizlik filmin temel gerilimlerinden birini oluşturuyor. Kayınvalide Alzheimer nedeniyle geçmişini kaybetmiştir. Kızı ise gençliği, bedeni ve arzularıyla bugünün içinde yaşamaktadır. Vasundhara ise ikisinin arasında sıkışıp kalmıştır. Ne unutabilmektedir ne de şimdiyi yaşayabilmektedir. Filmin en çarpıcı buluşlarından biri de kıskançlık duygusunu alışıldık anlamının dışına taşımasıdır. Vasundhara, Alzheimer hastası kayınvalidesini kıskanır; çünkü unutabilmektedir. Kızını kıskanır; çünkü bedeniyle ve arzularıyla ilişki kurabilmekte, anı yaşayabilmektedir. Ancak ilginç biçimde kocasını hiç kıskanmaz. Oysa film boyunca en büyük şiddetin kaynağı odur. Vasundhara’nın sırtında söndürdüğü sigaralar, evin içerisindeki görünmez tahakkümün işaretleridir. Buna rağmen kadın onu kıskanmıyor. Çünkü film, erkeği arzu edilen ya da imrenilen bir iktidar figürü olarak konumlandırmıyor. Eril birey, kıskanmaya bile değmeyecek kadar zavallı bir varlık olarak konumlandırıyor. Bu tercih, filmin feminist damarını oldukça özgün bir noktaya taşıyor.
Yönetmenin biçimsel tercihleri de tematik yapıyı destekliyor. Hindistan sinemasıyla özdeşleşen renkli ev içleri burada boğucu ve kaotik bir atmosfer içerisinde sunuluyor. Mekânın renkleri silinmiyor belki ama karakterin ruh hâli tarafından yutuluyor. Özellikle kapılara asılan boncuklu ve aynalı süsler filmin en etkileyici görsel motiflerinden birine dönüşüyor. Yönetmen, Vasundhara’yı sık sık bu süslerin arkasında ya da önünde konumlandırıyor; böylece karakter ile çevresi arasındaki görünmez sınırları somutlaştırıyor. Aynı motif beden temsiline de sirayet ediyor. Vasundhara’yı çoğu zaman bütün hâliyle değil, parçalar hâlinde görüyoruz. Aynalardan yansıyan gözleri, kadrajın dışında kalan yüzü ya da banyoda gördüğümüz sırtı… Film ilerledikçe karakterin yaşamıyla birlikte benliğinin de parçalandığını hissediyoruz. Sırtındaki sigara izlerinin arasında kaybolan doğum lekesi ise bu parçalanmanın en güçlü metaforlarından biri hâline geliyor. Kadının kendi bedenine ait olan iz, maruz kaldığı şiddetin izleri arasında görünmezleşiyor.
Film boyunca kullanılan Hint ezgileri, puslu görüntüler ve kırık yansımalar da bu hafıza meselesini güçlendiriyor. Yönetmen, geçmişin hayaletlerini yalnızca diyaloglarla değil, görüntünün dokusuyla da hissettiriyor. Pusudan Önceki Sabah, Alzheimer üzerine bir film gibi başlayıp giderek unutamamak üzerine bir filme dönüşüyor. Sonunda ise unutmakla unutamamak arasında kesin bir üstünlük kurmuyor. Çünkü bir tarafta geçmişin yükünü taşıyan Vasundhara, diğer tarafta sütlacın tadını bile hatırlayamayacak kadar hafızasını kaybetmiş bir kayınvalide var. Film, iki farklı trajediyi yan yana getiriyor: Her şeyi hatırlamanın acısı ve her şeyi unutmanın hüznü. Sessiz, sabırlı ve katmanlı anlatımıyla Pusudan Önceki Sabah, hafıza, kadınlık ve gündelik şiddet üzerine uzun süre akılda kalan etkileyici bir kısa film.



















Tırnaklarını Sev (Yön. Narges Kalhor, 2026)






