Kane Parsons’ın YouTube’da yayımladığı analog korku videoları Backrooms (2022-), internet kültürünün son yıllarda ortaya çıkardığı en dikkat çekici korku anlatılarından biri hâline gelerek kısa sürede kendi mitolojisini yaratmıştır. Anonim bir forum gönderisiyle başlayan bu fikir sayesinde Parsons, henüz yirmili yaşlarının başındayken milyonlarca izleyiciye ulaşan bir evren kurmayı başarmıştır. A24 yapımı Backrooms (2026), yönetmenin yıllardır genişlettiği bu dünyayı bu kez beyazperdeye taşımaktadır. Ortaya çıkan yapım, yalnızca bir internet fenomeninin uyarlaması olmanın ötesine geçerek dijital çağın korkularını sinema diliyle özgün bir şekilde yeniden kurmayı denemektedir.
Backrooms (2026), hayatı dağılma noktasına gelmiş Clark’ın (Chiwetel Ejiofor) işlettiği mobilya mağazasının bodrumunda keşfettiği gizemli bir geçidi konu almaktadır. Bu geçit, bildiğimiz dünyanın kurallarına uymayan, birbirine eklemlenen sonsuz koridorlar ve odalardan oluşan tuhaf bir evrene açılır. Clark’ın bu mekâna duyduğu merak zamanla saplantıya dönüşür. Film ilerledikçe bu ilginç mekân karakterlerin geçmişleri, korkuları ve bastırılmış duygularıyla örülü bir alana dönüşür. Yazının bu noktasından itibaren filmi izlememiş olan okurlar için seyir zevkini azaltabilecek ayrıntılar bulunmaktadır.
Kökeni antropolog Arnold van Gennep’in geçiş ritüelleri üzerine çalışmalarına kadar uzanan liminalite kavramı, günümüzde bambaşka bir anlam kazanmış durumdadır. İnternet kültüründe “liminal space” kavramı, estetik ve boş koridorlar, terk edilmiş ofisler ve işlevini yitirmiş geçiş alanlarıyla özdeşleşmektedir. Bu mekânlar aslında varılacak yer değil, geçip gidilecek noktalardır. Bu yüzden gündelik hayatın akışı içinde çoğu zaman dikkat çekmezler. Ancak insanlardan arındıklarında ve olağan işlevlerinden koptuklarında tuhaf bir his yaratmaya başlarlar. Tanıdık görünseler de neden orada bulunduğumuzu ya da nereye gitmemiz gerektiğini hatırlatacak bütün işaretler ortadan kalkmıştır.
Backrooms’un (2026) yarattığı huzursuzluk da büyük ölçüde bu deneyimden beslenir. Filmin merkezindeki sonsuz koridorlar, boş odalar ve birbirinin tekrarı gibi görünen mekânlar, liminal space estetiğinin en uç örneklerinden biridir. Seyirci bu alanlara baktığında tamamen yabancı bir dünyayla değil de daha önce bir yerlerde görmüş olabileceği görüntülerle karşılaşır. Ancak bu tanıdıklık hissi güven vermek yerine rahatsız edici bir etki yaratır. Çünkü mekânlar tanıdık olsa da onları anlamlı kılan bağlam ortadan kaybolmuştur.
Filmin bu kadar huzursuzluk oluşturmasının bir diğer sebebi psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’un “tekinsizlik” olarak tanımladığı duyguya yaslanmasıdır. Tekinsiz olan, bütünüyle yabancı bir şeyden çok aslında tanıdık olduğu hâlde yabancılaşmış olandır. Filmdeki odalar, koridorlar ve anlamsız nesneler de tam olarak böyle bir etki yaratır. İnsan, daha önce benzer bir yerde bulunduğunu hisseder; fakat bunun kaynağını tam olarak hatırlayamaz. Bu nedenle Backrooms’taki (2026) korku, bilinmeyen bir varlıkla karşılaşmaktan çok daha farklı bir yerden doğar. Filmdeki koridorlar ne bütünüyle gerçek dünyanın parçasıdır ne de tamamen fantastik bir evrene aittir. Tıpkı bir rüya gibi, tanıdık olanla yabancı olan arasında asılı kalır. Frankenstein’ın (1931) korkusu yabancı olanken Backrooms’un (2026) korkusu ise tanıdık olandır.
Yönetmen Parsons, YouTube döneminden aşina olduğumuz analog korku estetiğini uzun metraja başarıyla taşır. Geniş açılar, uzun koridor planları ve mekânın ölçeğini belirsizleştiren kadrajlar sayesinde Backrooms’un (2026) yarattığı yön kaybı hissi seyirciye de geçmektedir. Özellikle boşluk duygusunu öne çıkaran görüntü yönetimi, filmin en etkileyici unsurlarından biridir. Zaman zaman anlatının temposu aksasa da kamera kullanımı ve ses tasarımı, filmin kurmaya çalıştığı tekinsiz atmosferi büyük ölçüde belirginleştirir.
Anlatının en ilginç taraflarından biri, mekânı yalnızca fiziksel bir labirent olarak değil bilinçdışının maddi bir karşılığı olarak da kurmasıdır. Clark’ın zamanla kendi yarattığı karanlık figür tarafından yutulması, terapistinin bu sürece tanıklık etmesi ve bu odalara giren diğer insanların giderek insan biçimlerini kaybetmeye başlaması, filmin psikolojik yorumunu güçlendiren ayrıntılar arasında yer alır. Burada bireysel sınırlar bulanıklaşırken kişisel anılar, korkular, bastırılmış dürtüler ortak bir zeminde birbirine karışır. Mekânda geçirilen süre uzadıkça karakterlerin yüzlerini, bedenlerini ve hatta kimliklerini kaybetmeye başlamaları da bilinçdışının biçimsiz ve zamansız doğasını akla getirir.
Clark’ın kendi karanlığı tarafından yutulması, fiziksel bir ölüm ya da kayboluştan ziyade bastırılanın sonunda özneyi ele geçirmesi olarak da okunabilir. Bu nedenle filmdeki yaratıklar ya da deformasyona uğrayan bedenler dışarıdan gelen bir tehdidi değil, karakterlerin iç dünyalarından taşan unsurları temsil eder. Bu tuhaf odalar ve koridorlar bir mekândan çok ortak bir düş alanını andırır. Farklı insanların korkuları aynı alan içinde görünür hâle gelirken bireysel bilinçdışı ile kolektif bilinçdışı arasındaki sınır da giderek belirsizleşir.
Birçok korku filminde mekân, karakterlerin hikâyesinin geçtiği bir arka plan işlevi görür. Backrooms’ta (2026) ise durum tam tersidir. Film ilerledikçe Clark, Mary ya da diğer karakterlerden çok koridorların, odaların ve sonsuz boşlukların akılda kaldığı fark edilir. Backrooms’un (2026) gerçek başrol oyuncusu da aslında bu labirentin kendisidir. Parsons, mekânı pasif bir dekor olmaktan çıkarıp yaşayan, dönüşen ve karakterlere tepki veren bir varlığa dönüştürür.
Filmin bana kalırsa tökezlediği noktalardan biri Dr. Mary Kline (Renate Reinsve) karakterinin geçmişini ele alış biçimi gibi durmaktadır. Senaryo, Mary’nin hayatına ve kişisel travmalarına dair bilgileri film boyunca parça parça dağıtır. Ancak bu kırıntılar karakterin iç dünyasını derinleştirmekten çok, seyircinin eksik parçaları tamamlamasını bekleyen bir yapboz hissi oluşturur. Bu durum karakterin gizemini artırmaktan ziyade onunla duygusal bir bağ kurmayı zorlaştırır.
Mary’nin annesinin şizofreni hastalığı öyküsünün film boyunca parça parça ortaya çıkması, bu odaların psikolojik anlamına dair önemli bir ipucu sunar. Bir şizofreni hastasının bilinçdışındaki parçalı imgelerle kurmaya çalıştığı bir dünyada büyüyerek terapist olan Mary’nin odalar ile geçmişi arasında kurduğu paralellikse oldukça şaşırtıcı görünür. Koridorların birbirine açıldığı, zamanın doğrusal işlemediği ve kimliklerin giderek silikleştiği bu mekân, Mary’nin geçmişinde bıraktığı izlerle birlikte düşünüldüğünde, gerçeklik duygusunun çözülmeye başladığı bir zihinsel alan olarak görülebilir. Filmin bilinçdışı, travma ve bastırılmış korkular gibi temalarla mercek tutması, filmi güçlü kılan özelliklerdendir. Ancak Mary’nin geçmişine dair verilen bilgilerin anlatının psikolojik katmanlarına güçlü biçimde bağlanmaması ve sonuçlanmaması, filmin zayıf yönlerinden biri sayılabilir.
Parsons’ın ilk uzun metrajında ortaya koyduğu dünya, günümüz korku sinemasında kolay rastlanmayacak kadar özgün bir deneyim sunar. Film, seyirciyi insan zihninin sınırlarını zorlayan bir gizemin peşinden sürüklerken tanıdık mekânların neden bazen açıklayamadığımız bir huzursuzluk yarattığını da sorgulamaya davet eder. Salondan çıktıktan sonra akılda kalan şey bir yaratığın görüntüsü ya da bir korku sahnesi değil, sanki yıllar önce bir yerde görmüşüz gibi hissettiren o sonsuz koridorlar olur. Belki de Backrooms’un asıl başarısı da o tekinsiz mekânın zihnimizin bir köşesinde yaşamaya devam etmesidir.


























