Sarajevo Film Festivali’nde üçüncü güne gelindiğinde festival artık şehrin ritmine bütünüyle yerleşmiş durumda. Gösterim salonlarından açık hava sinemalarına, festival merkezlerinden günün hemen her saatinde kalabalıklaşan sokaklara kadar Sarajevo’nun dört bir yanında festival hareketliliğini görmek mümkün. Gün içinde salonlar arasında koşturan seyirciler, akşam saatleri yaklaştıkça artan kalabalık ve şehrin farklı noktalarındaki etkinliklerle festival, Sarajevo’nun gündelik hayatının bir parçasına dönüşüyor.
Fatherland ile yapılan açılışın ardından ikinci gün yarışma heyecanı da başladı. Uzun Metraj Yarışması başta olmak üzere festivalin farklı bölümlerindeki filmler seyirciyle buluşurken, üçüncü günle birlikte programın yoğunluğu giderek artıyor. Bölge sinemasının yeni örneklerinin ağırlıkta olduğu yarışma seçkisi de festivalin takip etmeye değer ana damarlarından biri olmayı sürdürüyor.
Sarajevo Film Festivali günlüklerinin üçüncü gününde, gün boyunca izlediğimiz filmlere ve festivalde öne çıkan yapımlara yakından bakmaya devam ediyoruz.
Fjord (Yön. Cristian Mungiu, 2026)
Romen Yeni Dalgası’nın önde gelen isimlerinden Cristian Mungiu’nun sinemasıyla uzun zamandır güçlü bir bağım var. 4 Months, 3 Weeks and 2 Days (2007) elbette filmografisinin en çok anılan yapımı; ancak Beyond the Hills (2012), Graduation (2016) ve R.M.N. (2022) gibi filmleriyle de Mungiu, ahlaki çatışmaları kolay cevaplara bağlamadan tartışmaya açan bir sinema kurmayı sürdürüyor. Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında yapan ve Mungiu’ya kariyerinin ikinci Altın Palmiye’sini getiren Fjord da bu çizginin devamında okunabilecek bir film. Sarajevo Film Festivali’nde açık hava sinemasında, soğuk havaya ve yakındaki etkinlik alanından zaman zaman gösterime kadar ulaşan yüksek müzik sesine rağmen filmin 146 dakikalık süresini pür dikkat takip etmek mümkün oldu.
Sebastian Stan ve Renate Reinsve’nin canlandırdığı Mihai ile Lisbet, beş çocuklarıyla Norveç’te bir köye yerleşen dindar bir çift. Çocuklarını kendi inançları doğrultusunda yetiştiriyor; sosyal medya ve telefon kullanımını kısıtlıyor, dini eğitim veriyorlar. Ailenin ergen kızının bedeninde morlukların fark edilmesiyle başlayan süreç ise kısa sürede çocuk koruma hizmetlerinin devreye girmesine ve beş çocuğun aileden alınmasına kadar uzanıyor. Mungiu burada tartışmayı çocuklara uygulanan fiziksel şiddetin kabul edilebilirliği gibi basit bir soruya sıkıştırmıyor. Bir tarafta kendi inanç sistemini çocuklarının yaşam alanını fazlasıyla daraltacak ölçüde belirleyici kılan ebeveynler, diğer tarafta kendisini ilerici ve özgürlükçü bir yerde konumlandırırken karşısındaki yaşam biçimini anlamaya giderek daha az istekli hâle gelen kurumlar var.
Fjord bu çatışma üzerinden bugün dünyanın pek çok yerinde giderek derinleşen kutuplaşmanın fotoğrafını çekiyor. Muhafazakâr ve dini hareketlerin güç kazandığı bir dünyada bunun karşısında konumlanan seküler, ilerici kesimler de kendi doğrularının tartışılmazlığına giderek daha fazla yaslanıyor. İki uç arasındaki mesafe büyüdükçe konuşmanın, anlamaya çalışmanın ve ortak bir zeminde buluşmanın imkânı azalıyor. Mungiu bu tabloda taraflardan birinin sözcülüğünü üstlenmek yerine kamerayı aralarındaki mesafeye yerleştiriyor. Dindar bir ailenin çocuklarını kendi değerleri doğrultusunda yetiştirmesiyle, bu değerlerin çocukların bireysel alanını kısıtlamaya başladığı nokta arasındaki sınırı sorgularken; devlet kurumlarının koruma amacıyla sahip olduğu gücün başka bir yaşam biçimine müdahaleye dönüşebileceği noktayı da tartışmaya açıyor. Ailenin Romanya kökeni ise bütün bunlara göçmenlik ve aidiyet meselesini ekleyerek çatışmayı daha katmanlı hâle getiriyor.
Mungiu’nun bu kadar kolay hararetlenebilecek bir meseleyi ele alışındaki sakinlik filmin biçimine de hâkim. Beş çocuğundan ayrılan anne ve babayı büyük duygusal patlamalarla izlemiyoruz; karakterler hukuki yolları deniyor, çevrelerinden destek arıyor ve çocuklarına ulaşmaya çalışıyorlar. Mahkeme süreci de haklı ile haksızı belirleyecek bir sonuca ulaşmaktan çok, aynı olaya birbirinden tamamen farklı değer sistemlerinden bakıldığında hakikatin nasıl parçalanabildiğini gösteriyor. Sebastian Stan ve Renate Reinsve de bu ölçülü yapıya uygun performanslarla Mihai ile Lisbet’i kolayca mağdurlaştırılabilecek ya da mahkûm edilebilecek karakterlere dönüşmekten uzak tutuyor.
Norveç’in coğrafyası ise filmin tartışmasını görsel olarak tamamlıyor. Çevrede kontrollü biçimde gerçekleştirilen çığlar başlangıçta doğal hayatın sıradan bir parçası gibi görünürken, giderek anlatının taşıdığı toplumsal gerilimin karşılığına dönüşüyor. Kontrol altında tutulduğu düşünülen bir güç, sınırını aştığında önüne çıkan her şeyi sürükleyebilir. Fjord boyunca büyüyen kutuplaşma da benzer bir tehlikeyi taşıyor. Mungiu, muhafazakârlıktan göçmenliğe, çocuk yetiştirmeden devlet müdahalesine uzanan pek çok başlığı aynı çatışmanın içine yerleştirirken kesin bir hükme ulaşmak yerine seyirciyi kendi konumunu sorgulamaya çağırıyor. Çığın şimdilik kontrol altında olması, bir gün hepimizin altında kalmayacağımız anlamına gelmiyor.
Hen (Yön. György Pálfi, 2025)
Sarajevo Film Festivali programındaki en ilginç filmlerden biri olan György Pálfi imzalı Hen, endüstriyel üretim tesisinden kaçan bir tavuğun peşine takılarak insan dünyasına alışılmadık bir perspektiften bakıyor. Bir hayvanın bakışını anlatının merkezine yerleştirmesiyle Jerzy Skolimowski’nin EO’sunu (2022), daha geride ise Robert Bresson’un Au Hasard Balthazar’ını (1966) hatırlatan film, bu sinemasal hattı kendi politik ve etik meseleleriyle genişletiyor. Hayvanların sinemadaki temsiline vegan bir izleyici olarak daha hassas yaklaştığım düşünüldüğünde, Hen benim için hikâyesinin yanında yapım biçimiyle de üzerinde durulması gereken bir filme dönüşüyor.
Tavuğun endüstriyel üretimden kaçışı ilk bakışta bir özgürleşme hikâyesinin başlangıcı gibi görünse de Pálfi kısa süre içinde bu beklentiyi tersine çeviriyor. Civcivlerin cinsiyetlerine göre ayrıştırıldığı ve erkek civcivlerin öğütülmeye gönderildiği üretim düzeninden kurtulan tavuk, bu kez küçük ölçekli bir çiftliğin parçası hâline geliyor. Koşullar değişiyor, sömürü ilişkisi ise başka bir biçimde devam ediyor. Yumurtalarının sürekli alınması ve üreme döngüsü üzerindeki kontrol, endüstriyel üretim ile daha “doğal” ya da “iyi” kabul edilen hayvancılık pratikleri arasındaki etik sınırı tartışmaya açıyor. Böylece özgürlük meselesi, kafesten çıkmanın çok ötesine uzanıyor.
Tavuğun yolculuğu ilerledikçe Yunanistan coğrafyası üzerinden göç, savaş, yoksulluk ve insan kaçakçılığı da hikâyeye ekleniyor. Göçmenlerle hayvanların deneyimleri arasında doğrudan bir özdeşlik kurmaktan kaçınan film, farklı bedenlerin aynı ekonomik ve toplumsal düzen içerisinde nasıl araçsallaştırılabildiğine bakıyor. Tavuğun mültecilerle yolunun kesişmesi de bu açıdan anlam kazanıyor. Türleri ve yaşadıkları deneyimler birbirinden farklı olsa da her iki tarafta bedene biçilen değer, onun sistem içerisindeki işlevi üzerinden belirleniyor.
Annelik ise bütün bu yapının içinden giderek daha fazla öne çıkıyor. Sürekli yumurtlayan ancak yumurtaları elinden alınan tavuğun bir yavruya ulaşma çabası, filmin başından beri kurduğu sömürü tartışmasını başka bir noktaya taşıyor. Finalde insanın büyük ölçüde ortadan çekildiği, neredeyse post-apokaliptik bir dünyada bu döngünün tamamlanabilmesi de oldukça açık bir karşılık yaratıyor: İnsan müdahalesinin sona erdiği yerde hayvan kendi yaşam döngüsüne kavuşabiliyor.
Tam da burada filmin kendi üretim koşulları rahatsız edici bir soru yaratıyor. Hen gerçek tavuklarla çekilmiş bir film ve hayvanın bedenine olağanüstü ölçüde yaklaşan sahneler içeriyor. Özellikle yumurtlama anlarını gösteren yakın planlar teknik açıdan etkileyici olduğu kadar etik açıdan da tartışmaya açık. Hayvan sömürüsünü eleştiren bir filmin bu anlatıyı kurabilmek için gerçek bir hayvanı kamera önünde kullanması, temsil ile sömürü arasındaki sınırı ister istemez gündeme getiriyor. Rızasını alma imkânımız bulunmayan bir hayvanın bir film setinde “oyuncu” olarak kullanılması hangi noktaya kadar meşru kabul edilebilir? Film, anlattığı hikâyeyle hayvanın bedenine bakışımızı sorgulatırken kendi yapım süreciyle de aynı sorunun içinde kalıyor.
Pálfi’nin son derece kontrollü rejisi, hayvan perspektifini bir gösteriye dönüştürmeden sürdürmesi ve insan dünyasını bir tavuğun göz hizasından yeniden kurması Hen’i biçimsel açıdan dikkat çekici bir yere taşıyor. EO ve Au Hasard Balthazar ile birlikte düşünüldüğünde ise sinemanın hayvanı insan hikâyesinin tamamlayıcı unsuru olmaktan çıkarıp özne hâline getirdiği uzun bir geleneğin güncel örneklerinden biri olarak okunabilir. Hen bu geleneğe hayvan endüstrisi, annelik, göç ve sömürü üzerinden yeni sorular eklerken, kendi üretim yöntemlerini de aynı etik tartışmanın dışında bırakmıyor.
























