Sarajevo Film Festivali’nde dördüncü günü de geride bıraktık. Günler ilerledikçe programın çeşitliliği de daha fazla kendini göstermeye başladı. Yarışma filmlerinden Cannes’dan Sarajevo’ya gelen yapımlara, farklı bölümlerde karşımıza çıkan daha küçük keşiflere kadar oldukça geniş bir seçki var. Bu çeşitlilik, bir gün çok etkileyici ve üzerine uzun uzun düşündüren filmlerle karşılaşırken başka bir gün izlemesi dahi zor yapımlarla karşılaşmayı da beraberinde getiriyor. Festival deneyiminin heyecanı biraz da bu öngörülemezlikten besleniyor.
Dördüncü güne gelindiğinde gösterimlerin yoğunluğu da iyice artmış durumda. Birbirinden farklı coğrafyalardan ve sinema anlayışlarından gelen filmler arasında zaman zaman beklenmedik tematik yakınlıklar ortaya çıkarken, büyük beklentilerle girilen gösterimlerin hayal kırıklığına, programın daha sessiz köşelerinde duran yapımların ise günün sürprizine dönüşmesi mümkün.
Sarajevo Film Festivali günlüklerinin dördüncü gününde de farklı bölümlerden, birbirinden oldukça ayrı dünyalar kuran filmlerle devam ediyoruz.
Flies (Yön. Fernando Eimbcke, 2026)
Sarajevo Film Festivali’nde bazen büyük beklentilerle girilen filmlerin yanında, tamamen tesadüfî seçimler çok daha kalıcı karşılaşmalara dönüşebiliyor. Kinoscope bölümünde gösterilen Fernando Eimbcke imzalı Flies / Moscas da benim için festivalin böyle bir keşfi oldu. Son anda programa aldığım filmden çıktığımda, festival boyunca yaşadığım en yoğun sinema deneyimlerinden birini geride bırakmış olduğumu hissediyordum. Dünya prömiyerini Berlinale’nin Ana Yarışması’nda yapan ve Ekümenik Jüri Ödülü’nü kazanan Flies, görünürde son derece küçük bir hikâyeden hareket ediyor. Eimbcke ise yalnızlık, kayıp ve yas üzerine kurduğu bu hikâyeyi öylesine sabırlı ve sahici bir yerden anlatıyor ki filmin küçücük dünyası giderek hayatın kendisine açılıyor.
Mexico City’de büyük bir apartman kompleksinde yaşayan Olga’nın (Teresita Sánchez) hayatı yıllardır aynı rutin içerisinde akıyor. Evinde dolaşan bir sinekten kurtulmaya çalışıyor, televizyon izliyor, oyun oynuyor, komşularından gelen seks seslerini dinliyor. Bir ameliyat için ihtiyaç duyduğu parayı karşılayamayınca evindeki odalardan birini Tulio’ya (Hugo Ramírez) kiralıyor. Tulio odayı kendisi için tutmuş gibi görünse de geceleri dokuz yaşındaki oğlu Cristian’ı (Bastian Escobar) gizlice eve getiriyor. Karşıdaki hastanede tedavi gören eşine yakın olmak isteyen baba ile oğlun bu geçici yaşamı, Olga’nın yıllardır titizlikle koruduğu düzenin içine sızıyor. Film büyük ölçüde bu apartman, karşısındaki hastane ve çevredeki birkaç küçük dükkân arasında dolaşıyor. Mexico City’yi geniş planlarla tanıtmak yerine son derece dar bir alan kuran Eimbcke, şehri de karakterlerin birbirine temas ettiği birkaç noktadan ibaret hâle getiriyor.
Olga ile Cristian’ın birbirine yaklaşması, iki ayrı yaşta yaşanan kayıp deneyimini buluşturuyor. Olga hayat tarafından çok önceden hırpalanmış, umuduyla arasına mesafe koymuş bir kadın. Cristian ise annesinin hastalığının ağırlığını henüz tam anlamlandıramayan, merakını ve oyun oynama arzusunu hâlâ koruyan bir çocuk. Hayat döngüsünün birbirinden çok uzak görünen iki ucundalar; yine de belki tam da bu nedenle birbirlerini yetişkinlerle kurabileceklerinden daha kolay bir yerden anlayabiliyorlar. Cristian’ın hastanedeki annesine ulaşma çabası, Olga’nın zamanla bu çabanın içine katılması ve ikisinin birbirlerinin hayatındaki boşluklara sessizce yerleşmeleri hiçbir zaman büyük duygusal gösterilere dönüşmüyor. Eimbcke, bir dostluğun oluştuğunu ilan etmek yerine onu küçük jestlerin, bakışların, gündelik yardımların içinde büyütüyor. Teresita Sánchez ile Bastian Escobar’ın performansları da bu sadeliği koruyor; özellikle Escobar’ın çocuk oyunculuğu, Cristian’ın enerjisiyle kaygısı arasındaki o kırılgan alanı olağanüstü doğal taşıyor. Yönetmenin de Berlinale sırasında Escobar’la çalışırken kendi yönetme biçimini çocuğun enerjisine göre değiştirdiğini, esas işinin onu gözlemlemek hâline geldiğini anlatması bu doğallığın nereden geldiğini açıklıyor.
Cristian’ın hayatında Olga kadar önemli bir başka karakter ise yakındaki dükkânın önünde duran Cosmic Defender Pro adlı atari makinesi. Çocuğun eline geçen her bozukluk onu yeniden makinenin başına götürüyor. Uzaylılarla savaştığı bu eski oyun zamanla eğlencenin çok ötesinde bir işleve kavuşuyor. Cristian annesiyle ilgili korkusunu söze dökemediğinde, hastaneye giremediğinde, kaygısı bedenine yerleştiğinde oyun onun için bütün bu duyguların boşaltılabildiği bir alana dönüşüyor. Bazen babasını, bazen Olga’yı oyunun başına geçiriyor; film de zaman zaman kamerayı makinenin içine yerleştirerek karakterleri onun gözünden seyrettiriyor. Böylece Cosmic Defender Pro gerçekten filmin dördüncü karakterine dönüşüyor. Oyundaki savaş, Cristian’ın anlayamadığı hastalıkla ve yenemediği korkuyla mücadele etme biçiminin çocukça karşılığını taşıyor. Oyunun Camilo Lara imzalı müziğinin akılda kalıcılığı da bu dünyayı daha güçlü kılıyor.
Filmin adındaki sinek de benzer biçimde küçük bir ayrıntıdan bütün hikâyeye yayılan bir metafora dönüşüyor. Olga’nın evinden çıkaramadığı sinek, onun uzun zamandır kapalı tuttuğu hayatındaki huzursuzluğa eşlik ediyor. Pencereyi açıp sinekten kurtulmaya çalışmak ise dışarıdan başka bir şeyin içeri girmesi ihtimalini beraberinde getiriyor. Eimbcke filmi “yalnızlık, yas ve başka insanlarla bağ kurabilme” üzerine düşündüğünü söylerken sineği de tam bu açılma hâliyle ilişkilendiriyor. Siyah-beyaz görüntüler, apartmanın geometrisi ve filmin sabit, çok kontrollü kompozisyonları da Olga’nın düzenli dünyasıyla Cristian’ın hareketliliği arasında güzel bir karşılık yaratıyor. İlk bakışta katı görünen bu görsel yapı, çocuk eve girdikçe ve iki karakter birbirine yaklaştıkça giderek daha sıcak bir alana dönüşüyor.
Flies acıyı sürekli hatırlatarak çalışan bir film kurmuyor. Tam tersine, büyük bir kaybın gölgesinde geçen hikâyenin önemli bir bölümünü tebessüm ederek izlemek mümkün. Cristian’ın kurnazlıkları, hastaneye girme girişimleri, sokaktaki insanlarla kurduğu ilişkiler, Olga’yla arasındaki küçük sürtüşmeler ve Cosmic Defender Pro’nun başındaki anlar filmin içine canlı bir mizah taşıyor. Eimbcke acıyı ertelemiyor; onun yanında hayatın sürmesine izin veriyor. Belki film bittikten sonra bıraktığı ağırlığın bu kadar büyük olmasının nedeni de burada yatıyor. Seyir sırasında korunan hafiflik, sonradan düşünüldüğünde bambaşka bir anlam kazanıyor.
Bazı filmler üzerine yazarken sinemayla kurulan profesyonel mesafeyi korumak kolay olmuyor. Flies benim için o filmlerden biri. Eimbcke çok sıradan görünen birkaç hayatın içinden yas tutmanın, büyümenin, yaşlanmanın ve bir insanın başka bir insana hiç beklemediği anda nasıl tutunabileceğinin hikâyesini çıkarıyor. Olga ile Cristian aynı kayıp duygusuna hayatlarının iki ayrı ucundan yaklaşıyorlar; biri acının ardından yıllar geçirmiş, diğeri henüz onunla nasıl yaşayacağını öğrenmeye çalışıyor. Aralarındaki bağ hiçbir şeyi mucizevi biçimde çözmüyor. Hayat yine devam ediyor, insanlar yine kaybediyor, sinekler yine eve giriyor, oyun yeniden başlıyor. Belki yapılabilecek şey de tam olarak bu: Bir sonraki bozukluğu makineye atıp devam edebilmek.
Queen at Sea (Yön. Lance Hammer, 2026)
Sarajevo Film Festivali programında yer alan Lance Hammer imzalı Queen at Sea, Alzheimer, MS ve yaşlılık üzerinden ilerleyen hikâyesini kısa sürede çok daha çetrefilli bir etik tartışmanın içine taşıyor. Ele aldığı mesele bakımından Gaspar Noé’nin Vortex’ini (2021) akla getiren film, insanın bedensel ve zihinsel çözülüşüne oldukça yakından bakıyor. Hammer ise bunu son derece sade bir sinema diliyle yapıyor. Beyaz, gri ve mavi tonların hâkim olduğu görüntüler, müziğin geri planda tutulduğu ses tasarımı ve neredeyse görünmez hâle gelen kamera, senaryonun taşıdığı ağırlığa geniş bir alan bırakıyor. Biçim geri çekildikçe karakterlerin içinde bulunduğu durum ve filmin sorduğu sorular daha fazla öne çıkıyor.
Uzun yıllardır birlikte olan ve birbirlerine güçlü bir bağla tutunan yaşlı bir çiftin hayatı, kadının hastalığının ilerlemesiyle geri dönülmez biçimde değişmeye başlıyor. Filmin açılışında kızları ve torunları çifti cinsel ilişki sırasında yakalıyor ve o ana kadar evin sınırları içerisinde kalan ilişki hızla hukuki ve kamusal bir meseleye dönüşüyor. Polis, sosyal hizmet görevlileri, bakıcılar ve aile üyeleri eve girdikçe çiftin mahremiyet alanı giderek daralıyor. Burada ortaya çıkan rıza meselesi ise filmin geri kalanına yayılan temel soruyu beraberinde getiriyor: Zihinsel kapasitesi giderek azalan bir insanın rızasından hangi koşullarda söz edilebilir ve yıllardır sevgiyle kurulmuş bir fiziksel yakınlık hangi noktada etik açıdan sorunlu bir alana geçer?
Hammer bu soruya seyircinin rahatlıkla tutunabileceği bir cevap vermekten kaçınıyor. Çift arasındaki sevginin ve bağlılığın gerçekliği konusunda kuşku yaratmazken hastalığın ilerlemesiyle birlikte rızanın sınırlarını giderek belirsizleştiriyor. Üstelik kimi anlarda yakınlığı arzulayan tarafın hasta kadın olduğu hissi de ortaya çıkıyor. Kızın müdahalesi, torunun tanık olduğu durum, eşin davranışları ve devlet kurumlarının yaklaşımı farklı açılardan anlaşılabilir gerekçelere sahip. Film bu nedenle bir suçlu yaratmak yerine herkesi kendi konumunun sınırları içerisinde tutuyor. Seyirciye kalan ise sevgi, bakım, mahremiyet ve rıza arasındaki sınırların birbirine karıştığı bu gri alanın içerisinde kendi cevabını aramak oluyor.
Yaşlı çiftin hikâyesine torun üzerinden açılan ikinci hat, filmin kuşaklar arasında kurduğu ilişkiyi genişletiyor. Genç bir çiftin aşkı ve cinselliği, bir tarafta bedenlerin birbirini yeni keşfettiği bir başlangıca işaret ederken diğer tarafta uzun yıllar paylaşılmış bir hayatın bedensel ve zihinsel çözülüşünü izliyoruz. Bu paralellik, oldukça ağır ilerleyen anlatıya zaman zaman nefes aldırırken sevginin ve bedensel yakınlığın yaşamın farklı dönemlerinde aldığı biçimleri de yan yana getiriyor. Juliette Binoche ise hasta annesi ile kendi çocuğu arasında sıkışan bir kadın olarak bakım emeğini ve kuşaklar arasında taşınan sorumlulukları görünür kılıyor. Yetişmeye çalıştığı her yerde biraz daha eksilen karakterin çaresizliği, Binoche’un ölçülü performansıyla filmin duygusal yükünü taşıyan unsurlardan birine dönüşüyor.
Finale yaklaştıkça zihnin ve bedenin çözülüşü daha sert biçimde görünür hâle geliyor ve filmin başından beri koruduğu mesafe giderek daha zorlayıcı bir seyir deneyimi yaratıyor. Queen at Sea, bu ağırlığı melodramatik bir anlatıya teslim etmeden sevmenin, bakım vermenin ve bir başkası adına karar vermenin sınırlarını tartışmaya açıyor. Filmden geriye de kesin hükümlerden çok, cevabı kolay verilemeyecek bir dizi etik soru kalıyor. MS veya Alzheimer hastalarıyla yaşayan izleyiciler açısından bazı sahnelerin oldukça zorlayıcı olabileceğini de ayrıca belirtmek gerekiyor.
























