Özel DosyaSinema Yazıları

Bir Ben Var Benden İçeri: Sinema Filmlerinde Alter Ego (Alternatif Benlik)

Kulaklarını aç ve iyi dinle sözlerimi. Fısıldayacağım sana tüm gerçeği. En gizli sırlarını bilen sadık bir dost ve bir yabancı olarak anlatacağım her şeyi. Her kelime ile daha çok hissedeceksin içinde yaşayan bir diğerini.

Olmak istediğin ve görünmek istediğin gibi biri. Derinlerde sakladığın en gizli duyguların beden bulmuş hali. Bir kahraman, bir mağdur ya da bir süperstar belki. Bir amaç uğruna yaşayan, benliğine tutunan bir öteki.

Benlik bilinci olarak tanımlanan ego, kişiliğin oldukça güçlü ve bağımsız bir bölümüdür. Birinci işlevi, bireyde kimlik duygusunun oluşmasını sağlamak ve bunu korumaya çalışmaktır. Ayrıca içgüdüler ile manevi ihtiyaçlar arasında bir arabuluculuk görevi üstlenir. Gerçekliği algıma şeklimizi ve dış dünya ile olan etkileşimimizi düzenler. Yani yaşanılan hayatın kabul edilebilir koşullarını belirler.

Ego, basit ve yegâne olabildiği gibi, karmaşık ve birden çok imgeden de meydana gelebilir. Bu ikincil kimliğin sinonimi (önadı) olan alter ego, benliğe tutunan alternatif bir kendilik yapısıdır. Bilinçli olarak yaratılabildiği gibi bilinç dışı süreçlerin ürünü olarak da ortaya çıkabilir. Deneyimlerin, isteklerin ve çevresel koşulların, insan zihni üzerindeki etkileri sonucu oluşur. Gerçeğin acı veren doğasını yumuşatarak onu daha katlanır hale dönüştürür. Ayrıca bireyin “kendini gerçekleştirme” idealine yardım eder.  Bu özelliklerinin yanı sıra, insanı gerçeklikten koparacak kadar güçlü olan ikincil benlik, sahip olmadığınız bir hayatı yaşadığınıza inandıracak kadar da tehlikelidir.

İnternetin ve sosyal medyanın yayılmasıyla birlikte avatarlara ve kullanıcı adlarına dönüşen alter ego, fordist bir ürününe dönüşerek sanal dünya için yeniden tanımlanır. Çevrimiçi eylemlerimize hizmet eden takma isimlere ve profillere dönüşür.  İnsanların kendilerini daha rahat hissetmelerini sağlayan, mesleki yaşamlarını kişisel yaşamlarından ayrı tutmalarını kolaylaştıran bir kılıf olarak kullanılır. Bizi ön yargılardan korur, incitir ya da daha çok eğlendirir. Huzursuz ruhumuzu, ihtirasın tarumar eden rüzgârı ile dört bir yana savurur. Sıradan bedenleri içinde rahatsız, başkalarına ve onların yaptıklarına özenen, mutsuz insanlara dönüştürür.

Clark Kent, Bruce Wayne, Dr. Jekyll, Tayler Durden gibi karakterler üzerinden birçok defa bu konuyu ele alan sinema, insanın ruhunun bu karanlık tarafında bir kibrit çakmaya çalışır. Biz de bu dosyada, benliğin bu görünmeyen yüzünü, filmler üzerinden ortaya çıkarmaya karar verdik. Sinema tarihinden her biri kült esere dönüşen filmler seçerek alternatif kimliklerimizi bütün yönleri ile masaya yatırmaya çalıştık. İkinci benliğin derinliklerinde keyifle dolaşmanız dileğiyle…

Black Swan (Yön. Derren Aronofsky, 2010)

Derren Aronofsky imzalı Black Swan (2010), annesi tarafından büyütülen Nina Sayers’in (Natalie Portman) narin ve itaatkâr küçük bir kızdan, şehvetli ve tüm tabularından azade olgun bir kadına dönüşmesini konu alır. Annesi gibi kendisi de bir balerin olan Nina, onun yarıda bıraktığı kariyerini devam ettirmekle yükümlüdür. Kontrolcü ebeveyninin psikolojik şiddeti altında, asosyal ve çocuk ruhlu bir genç kız olarak yetiştirilmektedir. Bu “küçük kızın” hayattaki tek amacı ise, kusursuz tekniği ile herkesin takdirini kazanan bir dansçı olabilmektir.

Filmde Nina’yı yıkıcı bir psikoza doğru sürükleyen sebepler, olay örgüsü içinde yavaş yavaş kendini gösterir. Onun bu saplantılı davranışlarının temelinde annesiyle olan sıra dışı ilişki yatar. Hâlâ annesi tarafından giydirilen, gördüğü rüyaları bile annesine anlatmakla yükümlü olan bu genç kızın, aslında özel bir hayatı yoktur. Normalde, sağlıklı bir anne-çocuk ilişkisinde kordon bağının kopması ile başlayan fiziksel ayrışmanın, ruhsal bir özerkleşme ile devam etmesi gerekir. Bu aşamalardan geçmeyen ve sağlıklı bir şekilde ayrışamayan anne ve çocuk, Erica ve Nina örneğinde olduğu gibi duygusal açıdan birbirine bağımlı tek bir kişilik olarak varlıklarını sürdürür. Bu bağımlılık hali çocuğun bağımsız kişiliğini ve psikolojisini zedeleyerek ayrı bir birey olarak var olmasını zorlaştırır. Nina’nın zaman zaman kendini tırnaklaması ve bedenine zarar vermeye çalışması stresin etkileri gibi görünse de aslında bastırılan ikincil benliğinin ortaya çıkmak için dış kabuğunu sıyırmak istemesi olarak da okunabilir.

Kendini tutku dolu ve ayartıcı bir Siyah Kuğu rolü ile keşfetmeye başlayan Nina’nın bu yeni ve gizli benliği ruhsal ve bedensel bir yok oluşu da beraberinde getirir. Alter Egosu, Lily (Mila Kunis) karakterini kendine hem bir rakip hem de bir kimlik imgesi olarak seçer. Yani bu karakter hem gerçek hayatta onu sabote eden rakibi hem de kendini inkâr edişinin bir sembolü olur. Bu nedenle onun ve kendi kimliğinin birbirine karıştığı halüsinasyonlar görmeye başlar. Hatta bir sanrısında onunla ve kendi sureti ile ilişkiye girdiğini görür. Buradaki bir diğer önemli detay ise oyuncaklarla süslenmiş yatağında annesinden sıkça duyduğu “benim tatlı kızım” sözlerini söyleyen Lily ile birlikte olmasıdır. İşte bu an onun annesinden kopuşunun da net bir göstergesidir.

Saplantılı bir şekilde özdeşim kurduğu ve kendisine örnek aldığı bir diğer karakter ise topluluğun eski primadonnası Beth’dir (Winona Ryder). Nina, kulisindeki eşyaları çalarak onun gibi mükemmel bir kadın olmak ister. Mantığını yitirmeye ve benliği ile savaşmaya başladığında ise tıpkı kendi bedenine yaptığı gibi Beth’e de zarar vermeye çalışır. Artık yetişkin bir kadın olarak bir rol modele ihtiyacı kalmamıştır. Ancak bir anda ortaya çıkan yetişkinlik fikri ile de baş edemez ve korkuya kapılır. Karanlık egosunun yol açtığı delüzyonlarla çıldırmanın eşiğine gelerek gerçeklikle olan bağını kaybetmeye başlar.

Filmde, anlatılan dans alegorisi ile aslında Nina’nın kendi benliğinin iki farklı yönünü keşfedişini izleriz. Masumiyetin simgesi olan beyaz bir kuğudan, özgür ve ölüme kanat çırpan siyah bir kuğuya dönüşen Nina, tıpkı dansında olduğu gibi bir spiral çizerek uçuruma kenarına doğru yaklaşır. Filmde aynalar ve yansımalar bir mecaz olarak kullanarak kimlik bölünmesine ait aşamalar tek tek ortaya konur. İnsanı ürperten bu ruh halini seyircinin de duyumsamasını sağlamak amacıyla kanat sesleri, kahkahalar ve makinelere ait gıcırtılar görüntü dışı sesler olarak kullanılır. Muhteşem olduğu kadar korkutucu bir dönüşümün hikâyesi olan Black Swan insan ruhunun gizemli yanlarına vurgu yapan anlatımı ile adından sıkça söz ettiren kült bir gerilim filmdir.

Mehmet Neşet Turgut

 Shutter Island (Yön. Martin Scorsese, 2010)

 

1954 yılında Mareşal Edward “Teddy” Daniels ve yeni partneri Chuck Aule, üç çocuğunu boğarak öldürdüğü için kapatıldığı, psikolojik sorunlarından dolayı hüküm giymeyen mahkûmların barındığı bir akıl hastanesi olan Ashecliff’ten kaçan Rachel Solando isimli kadının dava soruşturmasını yürütmek ve olayla ilgili daha detaylı bilgi edinmek için Zindan Adası’na gelir. Bir yandan pek yardımsever olmayan hastane personeliyle, bir yandan da karısının Andrew Laeddis adlı bir kundakçının çıkardığı yangında ölmesiyle ilgili geriye dönük anılarıyla uğraşmaktadır. Soruşturma ilerledikçe Teddy, kendi korkunç geçmişiyle ve aslında kim olduğuyla ilgili yüzleşmeye başlar.

Halıyı ayağınızın altından kaydıran, mükemmel kurgulanmış bir filmdir Shutter Island (2010). İlk izlenildiğinde ipuçlarını fark etmek zor olduğundan, birkaç defa izlenilip sindirilmesi gerekir. Filmde, aklını kaybetmiş yas tutan bir kocanın gerçek anlamda kendini bulma yolculuğunu izleriz. Cesur ve başarılı Mareşal Edward Daniels değil, aslında zihninin karanlıklarında kaybolmuş zavallı katil Andrew Laeddis olan Teddy’nin kimliği henüz açık edilmeden önce bile baş ağrılarından mustarip, gördüğü kâbuslar yüzünden uyumakta zorlanan, geçmişindeki sorunlarıyla başa çıkmaya çalışan stresli ve dengesiz bir adam olduğunu görürüz.

İkinci Dünya Savaşı’nda görev almış ve halihazırda travma sonrası stres bozukluğu yaşayan Teddy, bir gün eve gelip de bipolar karısının üç çocuğunu da boğduğunu fark edince, dayanamayıp karısını öldürür. Fakat yaşadığı bu travmatik olay kısa süre içinde hafızasından silinir. Dissosiyatif amnezi ile Ashecliff’e kaldırılan Teddy, doktorların yardımı ile anılarına yeniden kavuşsa da bu durum fazla sürmez. Geçmişinde yaptığı hataları ve geri dönülemez sonuçları kabullenmek istemediğinden, iki sene boyunca farklı kişiliklere bürünerek kendini kandırır, sorunları kabul etmek ve üstesinden gelmek yerine göz ardı eder, erteler.

Acımasız tedavi yöntemlerine ilk etapta karşı olan Doktor John Cawley, hastalarının işledikleri suça bakmaksızın öncelikle hepsinin insan olduğunu savunur ve onları dinleyerek, anlamaya çalışarak ve saygı duyarak, onlara ulaşılabileceğini ve onları iyileştirilebileceğini düşünür. Teddy ile de yakinen ilgilenir. Fakat her ne kadar bu alışılmadık metodunda zaman zaman ilerleme kaydetmiş olsa da, Teddy için uzun süre çabalamanın ardından artık sona gelinmiştir. Edward Daniels, genç adamın büründüğü son karakter, iyileşme yolundaki son durağıdır.

Teddy, aradığı kişinin aslında kendisi olduğunu öğrendiğinde ve günahlarıyla bir kere daha karşı karşıya geldiğinde, artık doktorların merak ettiği şey, Teddy’nin bir kere daha her şeyi unutmayı seçip, bambaşka bir karakterle tekrar sahneye çıkıp çıkmayacağıdır. Öyle olduğu takdirde tedavi başarısız sayılacak ve hastanede popüler olan yöntem Lobotomi’ye başvurulacaktır. Filmin finalinde, ne yazık ki Teddy’nin yeniden hafızasını kaybettiği ve başka bir kimliği benimsediği düşünülüp operasyon hazırlıklarına başlanır. Hâlbuki genç adam birazdan yaşanacakların farkındadır. Belki de bu yüzden Teddy ve doktoru Sheehan’ın son konuşmalarının yaşandığı filmin finali, hafızalarımıza kazınmayı başarmıştır.

Teddy: Biliyor musun, bu yer beni düşündürüyor.

 Sheehan: Öyle mi? Ne hakkında patron?

 Teddy: Hangisi daha kötü olurdu? Bir canavar olarak yaşamak mı, yoksa iyi bir adam olarak   ölmek mi?”

 Teddy ayaklanıp kendisini bekleyen hastabakıcılara doğru yürürken, Sheehan arkasından “Teddy?” diye seslenir neler olup bittiğini anlamaya çalışırken.

Genç adam seçimini yapmıştır. Hayatında olan biten her şeyin yükü altında ezilmemek için en iyisi hatıralarını unutmak ya da onları kabullenmek değil kendini kaybetmektir çünkü.

Efsane Karayılanoğlu Toka

Secret Window (Yön. David Koepp, 2004)

 

“Uçuruma uzun süre bakarsan uçurum da senin içine bakar.”

İntihar ederek yaşamına son veren Stefan Zweig, bu cümleyi bırakır edebiyat dünyasına. Biliriz ki bu cümlede devasa büyüklükteki boşluğun içerisinde dönüp dolaşan düşünceler vardır. Düşünceler çoğaldıkça ve içinden çıkılamaz bir hâl aldıkça, onları yazıyla aktarmak isteyen yazarlar eserlerini bırakır beyaz sayfalara. Koca boşlukta dönüp duran düşüncelerini bize aktarırken başımızın tatlı bir şekilde dönmesini sağlayan yazarlardan bir tanesi de Stephen King’dir. Gerilim ve korku türünde yazdığı eserlerinin dili, sinemaya o kadar uygun ki yönetmenler, yazarın hikâyelerini beyaz sayfalardan perdeye taşımadan edemiyorlar. Yazarın yazdığı türler, sinema dünyasında öznenin birey ve bireyin iç dünyasından kaynaklı yaşadığı çatışmaları daha iyi anlatılabilmesine imkân sağlıyor. Bilinçaltımızı, en ufak bir sarsıntıda bile tetiklenecek bir fay hattı gibi düşünürsek, King’in yazdığı hikâyelerdeki korku objeleri, karakteri derinden sarsarak iç benliğiyle alakalı bir çatışmaya sürükleyip, karakterin ikinci bir benlik geliştirmesine neden oluyor ve bu da bizi Secret Window‘daki (2004) hikâyeye götürüyor.

Stephen King’in Four Past MidnightSecret Window, Secret Garden adlı kısa öyküsünden uyarlamış olduğu Secret Window’da aslında karakterin yaşadığı çatışma çok net ve alışılmış bir anlatımla yansıtılıyor kameraya. Filmin konusuna değinecek olursak; ana karakterimiz, filmin başından itibaren karakterin iç sesiyle baş başa bırakıldığımız çok satan romanların yazarı Mort Rainey (Johnny Depp), karısının kendisini aldatması ile şoka girer ve boşanma sürecini göl kenarındaki bir evde inzivaya çekilerek geçirmeye çalışır. Aslında bu, hikâyenin çıkış noktası olur. Rainey, karısını kendisiyle aldatan adamı görür ve o anı unutmak ister ancak bilinç dışında bu durumu bastırmıştır. Bu travmatik olay parça parça Rainey’in hikâyesinin sonunu değiştirme arzusuna yön veren dünyayı tanımasına yardımcı olur. Ancak bunun için her şeyin başladığı yere dönmek gerekir. Kamera da, filmin en başından itibaren buna hizmet edercesine gölden eve doğru yaklaşır, karakterin penceresine girer ve aslında hikâyenin sondan başa doğru gideceği sinyallerini verir. Deniz/göl sonsuzluğu sembolize ediyorsa, karakterin sonu da sonsuzluğa değil en başa dönecektir. Mort Rainey, depresif biçimde günlerini uyuyarak geçirmekte ve tıpkı Shining (1980) filminde olduğu gibi yaratıcılık sıkıntısıyla karşı karşıyadır. Günün birinde bir yazarın en korktuğu şey başına gelir. Kapısına dayanan bir okuru, kendisini hırsızlıkla suçlamaktadır. Üstelik bu gizemli okuru, yazarı kendi öyküsünü çalmakla itham etmekte ve öykünün finalini değiştirdiği için ona kızmaktadır. Mort’tan bu ayıbını kabul etmesini ve hikâyenin sonunu yeniden kendisininki ile değiştirmesini istemektedir ve böylece karakterin benliğini sorgulama süreci başlamış olur.

Korku sinemasıyla fazlaca içli dışlı olan ve psikanalitik teoriyi en iyi anlatan filmlerden bir tanesi olan Secret Window’un içine yerleştirilmiş alt metinler, sade ve düz bir anlatımla, ancak başarılı bir şekilde ilerler. Mort Rainey’in bilinmek istenmeyen arzularının bilinç dışında bastırılması sonucunda, ikinci bir benlik yani “Alter Ego” geliştirdiğini söyleyebiliriz. Filmde bunun ele alınma biçimi ise bastırılmış duyguların gerilim ve rüyalarla birlikte iç içe geçtiği anlatımla birlikte sunuluyor. Kamera, yer yer Mort Rainey’in Rem uykusundayken koltuktan aşağıya doğru baktığında okyanusun üzerinde süzüldüğünü gösterirken, yer yer Rainey’in bölünmüşlüğünü, aynada kendisini gördüğü sahnenin Rene Magritte adında sürrealist ressamın bir tablosunu andırdığı için ‘Magritte Çekimi’ olarak anılan yöntemle yansıtıyor. Ayna sahnesinde Rainey’i, kendisine bakarken; “Rahibe, pencereyi kimin kırdığını buldu.” sözü eşliğinde görürüz. Ancak karakteri aynada, tıpkı ressamın tablosunda olduğu gibi yüzünün yansıması gereken yerde, kafasının arkasıyla görürüz.

Film teorisyenleri bir film izlemenin bir bebeğin kendini aynada keşfetmesine benzediğini vurgularlar. Bu teorideki ana terim suture’dur. Bütün bu parçalar kısa bir zaman sonra karakterin bilinç dışında bastıracağı deneyimleri ve hatta travmaları olacaktır. Aynı zamanda Rainey, bu sahneyle birlikte kendini aynada tanımaya çalışmaktadır.

Aynalar karakterin kendisiyle yüzleşmesinde araç olmaya devam ederken, Mort arabasından dışarıya bakarken, yan dikiz aynasındaki “Nesneler, aynadaki yansımalarından daha yakındırlar.” ibaresi göze çarpıyor. Rainey’in çevresiyle ilişkisi ise filmde nereye gizlendiği belli olmayan bir öfkeyle ve diyaloglar aracılığıyla yansıtılıyor. Mort uzaktan, karısının yeni sevgilisi ile aşk yuvası haline gelen, çok sevdiği evine bakarken “Bu benim güzel evim değil, o benim güzel karım değil artık,” diyerek aslında filmin sonundaki cinayete sebep olacak düşünceler doğuruyor.

Yazarın yarattığı bazı karakterler ile özdeşleşmesi ve günlük hayatındaki sıkıntılarını romanlarına farkında olmadan uyarlaması filmin can damarını oluşturuyor. Rainey’in kapısına dayanan yabancının adının John Shooter olması bunlardan başlıcası. Shooter sözcüğü, kolaylıkla “shoot her” (kızı vur) şeklinde de okunabilir. Ancak Mort, Shooter’ı tek sözcük olarak algılıyor ve onun, kendisini rahatsız etmesi için gönderilmiş bir tetikçi olabileceğini düşünüyor. John Shooter ile Rainey arasındaki hırsızlık tartışmaları uzayıp giderken, John Shooter’ın “Beni tanımamanızın önemi yok. Ben sizi tanıyorum Bay Rainey, önemli olan da bu,” demesi karakterin Alter egosuyla ilk temaslarından bir tanesini oluşturuyor.

Diyalogların hikâyeye önem kattığı bu filmde yazarın hikâyesiyle birleşip, mısır koçanının bilinçaltını simgelediği sinematik şölenle birlikte karakterin derinliğinde kaybolurken buluyoruz kendimizi.

“‘Biliyorum yapabilirim,’ dedi Todd Downey kendi kendine, bir başka mısır koçanını daha kaynar kazandan çıkarırken… Eminim zamanla en ufak zerresi bile yok olup gidecek. Ve ölümü benim için bile bir gizem olacak.”

Göksu Ertüren

Dr. Jekyll ve Mr. Hyde (Yön. Maurice Phillips, 2003)

Aydınlanma Çağı’nın ardından XIX. yüzyılın bilim ve sanat dünyasına kazandırdığı en büyük gelişme, modernitenin tek yönlü pozitivist anlayışına karşı; insan bilincinin karmaşık, özgün ve değişken yapısını savunan modernizmdir. Buna göre insan zihninin her bireyde aynı niteliklere ve kuvveye sahip olduğunu öne süren eski anlayışın aksine modernizm, bireyin çok yönlü psikolojik durumunu gözeterek çok daha karmaşık bir “insan” modeli ortaya koyar. Dolayısıyla modernizm akımının temellerini atan bu dönem, özellikle Avrupa edebiyatında radikal eserlerin de baş gösterdiği dönemdir. Gotik elementlerin karanlık betimlemeleri, bilinçaltının gizemli köşelerini açıklamada bir araç olarak kullan sanat, Romantizm akımının etkilerini hâlâ taşımaktadır. Ancak yavaş yavaş psikolojiyi bir bilim olarak kabul eden ve araştırmacı bir bakış açısı edinen eserler, kendini yenice ilan eden bu akımın manifestosu da olmuştur. Bunlardan önde geleni, İskoçyalı yazar Robert Louis Stevenson’ın 1886’da yayımladığı Dr. Jekyll ve Mr. Hyde adlı romanıdır. İnsanda çift benlik olarak da nitelendirilebilecek alter-ego kavramını merkezine alan eser, her daim ilgi ve merak konusu olan bu yönüyle beyazperdeye pek çok kez uyarlanan edebî eserlerden biridir.

2003 yılında Maurice Phillips yönetmenliğinde aynı adla ekrana getirilen yapım, bu uyarlamaların başarılı bir örneğidir. Filmin konusu, alter-egosunu obsesif bir düzeyde ortaya çıkaran Dr. Henry Jekyll’in (John Hannah), ancak içindeki iyi ve kötüyü birbirinden ayırdığı takdirde tamamen özgür bir birey olacağına inanması, bu yüzden de ikinci bir kimlik oluşturarak kötülüğü tamamen ona atfetmesi üzerinedir.  Doktorluk statüsüyle aynı zamanda bir bilim insanı olan Jekyll, tıpkı aynı dönemde Mary Shelley’nin kurguladığı karakter Dr. Frankenstein gibi bilimi, psikolojinin gizemlerine hizmet için kullanır. İçindeki ikinci kişiliği ortaya çıkarmak ve tam anlamıyla bölünebilmek için bir ilaç geliştiren doktor, Hyde olarak adlandırdığı “öteki” kişi üzerinden saldırgan ve vahşi tarafını özgürce ortaya çıkarır. Ancak bu durum, cinayet işlemeye kadar varan ciddi sonuçlara neden olacaktır. Peki, kişinin özünden ayrı tutmak için tabiri caizse “yaratılan” ikinci kimlik, özde iyiliğin bulunduğunu kanıtlamak üzere mi kurgulanmıştır, yoksa temelde yer alan şeytanî kötülüğü aklamak için bir kılıf mıdır?

Çoğunlukla bir kaçış alternatifi olarak nitelendirilebilecek alter-ego, burada ikinci seçeneği haklı çıkaran türde resmedilmiştir. Zira her ne kadar Hyde adlı bir başka kişilik oluşturarak kötülüğü kendinden def etmeye çalışıyor gibi görünse de Dr. Jekyll; kurguladığı karakteri, kötü emellerini gerçekleştirmede bir maşa gibi kullanmaktan da çekinmez. Dahası, Hyde sayesinde içindeki vahşi dürtüleri eyleme rahatlıkla dökebileceği bir sahne oluşturmuştur kendine. Bu nedenle Hyde, Jekyll’in aslında hiçbir zaman ayrı düşmek istemediği, karanlık dünyasını özgür kılacak bir dosttur. Aralarındaki ilişkinin, “iyi” ve “kötü”nün temsilciliğinden ziyade birbirinin arkasını kollayan, suçlarının da üstünü örten bir dostluk olduğunu kabul ettiği anda artık Jekyll, oldukça tehlikeli bir patolojik hâlin içine girmiştir: çoklu kişilik bozukluğu.

Jekyll’in nispeten anlaşılabilecek başlıca emellerinin, bilimsel bir temelden hareketle patolojik boyuta taşındığı bu süreç, alter-egonun oluşumunu ve negatif yönde gelişimini böylelikle ayrıntılı bir şekilde sergilemektedir. Peki, hangisiyle başa çıkmak daha kolaydır? İnsanın, içindeki ‘kötü’yü kabullenip onunla birlikte ve ona rağmen yaşaması mı; yoksa kötülüğün sorumluluğunu tamamen üstünden atabileceği bir başka kimlik oluşturarak onunla bir yandan dostluk kurarken diğer yandan düşman olması mı?

Rabia Elif Özcan

 Mulholland Drive (Yön. David Lynch, 2001)        

Sinema, hâleti ruhiyesi bambaşka olan, aklından geçenlerin kimsenin tahmin edemediği ve izleyicisine saç baş yolduran onlarca yönetmene bağrını açmıştır. Söz konusu yönetmelerden bazıları farklı sanat dallarında ürünler verirken, bazıları da yaratılışları itibariyle bu kazanıma sahip olmuşlardır. Bunların her ikisini de barındıran, sanatını katman katman ören, sinemanın gücünü âdeta kitlelere duyuran yönetmenler de vardır elbette. Bu çemberin içine hiç şüphe yok ki David Lynch’i rahatlıkla alabiliriz. Öyle ki Lynch, ressam olmasının getirisiyle birlikte, iki sanat dalını da harmanlayarak sinemaya birbirinden nadide eserler armağan etmiştir. Üzerine yazmayı planladığım, her Sinefil’in bildiği ve hayranlıkla bahsettiği Mulholland Drive (2001) filmi, yönetmenin en iyi işi olarak kabul edilir. Bu filme, ‘film’ bile demek onun değerini azaltıp, nispeten hakaret sayılırken, ‘iş’ demenin ise ne kadar günah olduğunun farkındayım ve bunun için affınıza sığınıyorum. Filme geçmeden önce böylesine uzun bir girizgâh yapmamın nedenini umarım anlatabilmişimdir. Çünkü bu filme olan saygım, sinemanın geneline saygım kadardır diyor ve filme geçiyorum…

David Lynch’in 21.Yüzyılın başında çektiği film, otobanda seyrine devam ederken bir anda kaza yapan bir araba görüntüsüyle açılır. Bu kazadan sonra hafızasını kaybeden ve hiçbir şeyi hatırlamayan bir kadınla, Hollywood’a oyuncu olma umuduyla gelen Betty’nin hayatlarının kesişmesi, filmin grifterinin başlamasının fitilini ateşler. Bu saatten sonra Betty’nin hayalleri, rüyaları iç içe geçer ve bize, takibi ve izlenmesi zor bir izlencenin kapısını aralar.

Lynch’in sanatının birer izdüşümü olan bu filmde, Betty’nin hayalleri umutları, çevresinde tanık olduğu olaylar bizi yanılttıkça yanıltır. İki bölümden oluştuğunu söyleyebileceğimiz filmde, Betty’nin hayalleri ve umutları ardını asla bırakmaz. Kişililiğinin değişmesine ve psikolojisinin darmadağın olmasına sebep olur, sanrılar görmeye başlar. Etrafındaki insanlar, umutlarının yeşermesini ve zamanla çürüyüp yok olmasını mimler. Tam bir, ‘ne umduk, ne bulduk’ manzarasıyla karşı karşıya kalan Betty’nin kişiliğinin binbir parçaya bölünmesiyle, masumiyetini kaybeder. Filmin birinci bölümünde masumiyetini, saflığını ve doğallığını imgeleyen ne kadar insan varsa, ikinci bölümünde bir o kadar yok oluşunu, hayatının ellerinden kayıp gidişini imgeler. Filmin ikinci bölümünde, hafızasını kaybedenin de, oyuncu olmaya çalışanın da Betty olduğunu görürüz.

Mulholland Drive, hayalleri gerçekleşmeyen ve bununla yüzleştiğinde delirme noktasına gelen bir yok oluşun resmi gibidir. Gerçeğin ve rüyanın ne olduğunun belli olmadığı, nerede başlayıp, nerede sonlandığının bilinmediği ve bunların iç içe geçerek, gerçekliğin kırıldığı bir film olarak sinema tarihine geçer.

Musa Bölükbaşı

 Aaahh Belinda! (Yön. Atıf Yılmaz, 1986)

Yönetmeliğini usta Atıf Yılmaz’ın yaptığı, senaryosunu ise Barış Pirhasan’ın yazdığı Türk sinemasının en iyi filmlerinden biri olan Aaahh Belinda (1986), benim gözümde fantastik komedi türünde en iyi alter ego karaktere sahip filmdir. Naciye, Asiye ve Serap’ı canlandırması için, Türk sinemasındaki kadın algısını değiştiren ve onu azizelikten, yapaylıktan ve cinsiyetsizlikten çıkarıp, gerçekten ete kemiğe büründüren usta oyuncu Müjde Ar’dan başkası düşünülemez.

Filmde 80’lerin Türkiye’sinde yaşayan ve birbirinden çok farklı hayatları olan üç kadının tek bedende toplanmış hikâyesi anlatılır. Filmin çekildiği yıllarda Türkiye, Özal dönemini yaşamaktadır. Film, neoliberal politikaya geçmenin yarattığı sancılar üzerine, bu düzene ağır politik eleştiriler getirmekte ve Türkiye’de feminist hareketin güçlenmesinin izlerini taşımaktadır. Serap, idealist, özgür, tek başına yaşayan bekâr bir kadındır ve tiyatro oyuncusudur. Film, Serap’ın yüzünde bir maske ile reklam kuşağını izlediği sahneyle açılır. Gelen bir telefona verdiği yanıtla, ertesi gün çekimine başlayacağı reklam filmine hazırlandığını ve kurduğu; “Maskemi taktım, reklam bandını izliyorum, mideme kramplar giriyor.” cümlesiyle aslında reklam filminde oynamayı içine hiç sindiremediğini anlarız. Bu da o dönem reklam filminde oynamayı içine sindiremeyen oyunculardan bugün banka reklamlarında oynayan sol görüşlü oyunculara nasıl evrilindiğinin acı bir izdüşümüdür.

Serap, reklam filminde oynamayı kabul eder çünkü tiyatro karın doyurmamaktadır. Serap tiyatro yapmaya devam edebilmesi için, ‘çok iyi para verdikleri’ reklam oyunculuğunu yapmak zorundadır. Bu yönüyle tiyatro sahnesinde canlandırdığı Asiye karakterinden hiçbir farkının olmadığını gösterir. Çünkü Asiye de para karşılığında sevgisini satmaktadır! Serap bir şampuan reklamında oynayacaktır ve canlandıracağı Naciye adındaki karakter, gündüzleri bir bankada çalışmakta, akşamları ise evine geldiğinde evinin kadını olup, yemek, temizlik ve çocuklarla ilgilenme gibi temel ev kadınlığı hizmetlerinin ardından geceleri de kocasını memnun etmektedir. Naciye’nin hayat tarzı tam anlamıyla Serap’ınkinin zıttıdır. Serap reklam oyunculuğunu küçümsediği için çekimler sırasında bir türlü iyi iş çıkaramaz. Yönetmenin devamlı olarak ‘kestik’ cümlelerine daha fazla dayanamaz ve kendini rolüne vermeye başlar. Serap saçlarını ‘Belinda’ marka şampuanla yıkarken kendinden o kadar geçer ki, gözlerini açtığında kendini sette değil bir evin banyosunda bulur. Hemen banyodan çıkar ancak onu asıl sürpriz salonda beklemektedir. Reklam filminde eşini ve çocuklarını canlandıran kişiler şimdi ona “Naciye delirdin mi sen, niçin soğuk suyla yıkandın?” demekte, “Anne, anne,” diye eteğine sarılmaktadır. Yaşadıklarını, set ekibinin kötü bir şakası zanneden Serap, evdekilerin şaşkın bakışları eşliğinde evi terk ederek bildiği hayata döner. Ne var ki nereye gitse (sevgilisinin evi, tiyatrocu arkadaşlarının gittikleri bar ve kendi evi) kimse onu tanımamakta ve ona deli muamelesi yapmaktadır.

Yaşadıklarına hiçbir anlam veremeyen ve gidecek başka yeri olmayan Serap, tekrar kocası rolündeki Hulusi ve çocukları rolündeki İnci ile birlikte Hakan’ın yanına döner. Sabah olunca her şeyin düzeleceğine inanan Serap, ertesi gün de aynı kâbusun içine uyanınca kendini tımarhanede bulacak kadar bir buhran geçirir. Tımarhane Serap’a, bir gün tekrar Serap olabilmesi için şimdilik Naciye rolüne bürünmesi gerektiğini öğretir. Tımarhaneden çıkan Serap, bir süre Naciye’ye dönüşür. Ancak bu bir aldatmacadır ve bir gün tekrar Serap olabileceği hayata kavuşabilmek için ince ince hazırlık yapar. Bir şekilde eski sevgilisinin tekrar hayatına girer ve daha önce Asiye rolünü oynadığı oyunda bu kez kendini Seniye Hanım olarak kabul ettirir.

Serap böylelikle sabahları Naciye olmakta, akşamları da Serap olarak tiyatro sahnesine çıkmaktadır. Henüz Naciye’nin Serap’a dönüşümü tamamlanamadan, Hulusi yaşananları fark eder ve Naciye’yi tiyatro sahnesinden çekip alır. Serap’ın artık Naciye’ye dönüşmekten başka çaresi kalmamıştır. Ancak Naciye’ye dönüşürse toplumda var olabileceğini anlar ve o dakikadan itibaren imambayıldı tarifi verecek kadar gerçek bir Naciye olur. Kendini Naciye olarak bulduğundan beri kocası Hulusi’nin ahtapot kollarından kurtulmaya çalışan Naciye, artık gönül rızasıyla kendini Hulusi’nin kollarına bıraktığı an yönetmenin “Kestik” sözü ile uyanır. İşte yine Serap’tır. Ya da hâlâ Naciye… Kimin serap, kimin gerçek olduğu birbirine karışır. Kim bilir belki Serap, Naciye’nin hayalidir. Naciye, evli ve çocuklu olmaktan pişman, başka hayalleri olan bir kadındır ve yıllarca içinde büyüttüğü Serap bir gün çıkagelmiştir. Tekrar Naciye olması gerektiğini anladığında ise ancak Serap’ı yaşatabilirse bu hayata katlanabileceğini anlamıştır. Ya da belki Naciye, Serap’ın en büyük korkusudur. Sevgilisiyle evlenmeden birlikte yaşayabilen idealist bir bekâr kadın ne de olsa eksiktir. Tam olabilmesi için bir kocası ve çocukları olması gerekir. Mutlu bir aileye sahip olmayan bir kadın neye sahip olabilir? Naciye gibi bir kadın olmak korkusu, Serap’ı Naciye’nin hayatına mahkûm etmiştir. Ben izleyici olarak bu sorunun yanıtını hala veremiyorum. Sahi hangisi gerçekti?

Tam bir yıldızlar geçidi olan filmde, Müjde Ar’a harika oyunculuğuyla Macir Koper eşlik ederken, Yılmaz Zafer, Füsun Demirel, Mehmet Akan, Güzin Özipek, Tarık Papuçcuoğlu, İsmet Ay ve Fatoş Sezer de arz-ı endam ederler.

Ezgi Ulukoca

Amadeus (Yön. Milos Forman, 1984)

Peter Shaffer’ın oyunundan uyarlanan Milos Forman’ın 1984 yapımı Amadeus filmi konu itibariyle artık yaşlı olan Viyana Saray Bestecisi Antonio Salieri’nin gözünden, Wolfgang Amadeus Mozart’ın yeteğini, özel hayatını ve Salieri’nin Mozart’a karşı duyduğu hayranlık ile kıskançlık duygularını anlatması üzerine kuruludur. Yönetmen Forman’ın iki insanın hayatını drama ögeleri ile anlattığı yapım, aslında iki müzisyenden birinin alt benliğinin baskınlığı sonucu toplumdan dışlanmasını; diğerinin ise toplumsal kurallara uydukça hayata karşı yaşadığı özlem duygusunun kin ve nefretle dışavurumunu anlatır.

Salieri’nin “İkiye bölünen bir adamın deliliği” olarak ifade ettiği Mozart; on sekizinci yüzyılın sonlarında yaşamasına rağmen günümüzde adı ve besteleri herkesçe bilinen, müzik literatüründe önemli bir yere sahip olan ve klasik batı müziğinin simgesi haline gelmiş saygın bir müzisyendir. Salieri ise daha hayattayken bile besteleri çoktan unutulmuş, tanınmayan biridir. Filmde, her daim tutucu, planlı ve ciddi olan Salieri cinselliği yaşamaya tövbe etmiştir. Tanrı ile arasında kurduğu bu anlaşma sayesinde unutulmayan bir besteci olacağına inanır. İçinde bulunduğu çevrede saygın bir müzisyen olmak için hayatını işine/ müziğine adar. Salieri yaptığı bu fedakârlıkların mükâfatını elde ettiğini düşünür, ta ki Mozart ile tanışana kadar. Kendi deyimiyle “Tanrı sesini duyurmak için adeta Mozart’ı seçmiştir”. Salieri Mozart’a karşı duyduğu kıskançlığı Tanrı’nın bir oyunu olarak yorumlasa da aslında yaşayamadığı hayatı ve bastırdığı duygular, Mozart’ı kıskanmasına neden olur. Bu durum Salieri için bir yıkım olur ve bir bakir olarak sürdürdüğü hayatın kendisine verdiği tek karşılık; Mozart’ın müziğinin değerini anlayabilecek kadar yeteneğe olmasıdır. Toplumsal öğretiler ve inancı doğrultusunda adeta bir papaz hayatı sürdüren Salieri, yaşayamadığı hayatın zaferini bir başkasının kazandığını öğrenince bastırdığı duyguları, haset ve intikam duygularına dönüşür. Çünkü Freud’un yapısal kuramına göre üst benliğinin baskınlığı altında kalan alt benlik ya bazı duyguların fışkırmasına ya da bazı dürtülerin kontrolünün bozulmasına neden olur.

Salieri’in tam zıt karakteri olan Mozart ise filmde, ahlâki düzeyi düşük biridir. Yaşamayı, kadınları ve alkolü seven Mozart, daima babasının kontrolü altında ve onun öğütleriyle büyümüştür. Babasından gördüğü baskı ve küçümsemeler, Mozart’ın toplumsal normlara karşı direnç göstermesini sağlar. Mozart’ın kişiliğinde baskın olan alt egosu onu kuralları olmayan bir sanatçıya dönüştürür ama bu olumsuz yanların aksine duyduğu her notayı hafızasına kazıyan, gece gündüz besteleri üzerine çalışan ve klasik batı müziğine yenilikler kazandıran Mozart kendi deyimiyle “Viyana’nın en iyi müzisyenidir”. Mozart’ın bu kibri ve sınır tanımayan egosu sonunda onu yalnızlığa sürükler. Çünkü Salieri, Mozart’ın baskın olan alt egosunu intikam için kullanır.

Bir belgesel kaygısı taşıyarak çekilmeyen Amadeus, Tanrı’nın bir kardeşi üstün tuttuğu devamında kıskançlığın oluştuğu ve bir cinayet ile sonuçlanan Habil ile Kabil’in hikâyesinden esinlenerek oluştuğu bilinmektedir.

Büşra Soylu

Saklambaç (Yön. John Polson, 2005)

Alternatif bir kişiliğin ardına gizlenme durumunu adım adım tırmanan gerilimiyle izleyiciyle buluşturan Saklambaç (2005), meydana gelen bir travmanın Alter Ego’ya dönüşmesini ve ardından yeni travmatik olaylar silsilesine ortam hazırlamasını konu alır. Annesinin intiharının ardından babasıyla birlikte New York’tan taşınarak küçük bir kasabaya yerleşen Emily (Dakota Fanning), bir süre sonra Charlie adında hayali bir arkadaştan söz etmeye başlar. Charlie, başlarda yas psikolojisindeki küçük kızın yarattığı bir hayal ürünü gibi algılansa da filmin ilerleyen dakikalarında kan donduran bir gerçekliğe bürünecektir.

Kayıp psikolojisini ele alan bir dram türü olarak başlayan filmi, gerilim kategorisine taşıyan yönetmen John Polson, yarattığı Alter Ego’yu psikolojik bir rahatsızlık olan “Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu” yani “Çoklu Kişilik Bozukluğu” ile birleştirir. Emily’nin babası rolündeki Robert De Niro, ilk olarak eşinin sarsıcı ölümünün ardından küçük kızının sorumluluğunu tamamen üstlenen Psikolog David Callaway karakterinde karşımıza çıkar. Ancak, aynı zamanda olay örgüsündeki ters köşenin baş kahramanı ve Charlie’nin de ta kendisidir. Son derece naif bir adam olarak tanıdığımız David, Charlie kimliğine geçtiğinde Emily’le “saklambaç” oynamakta, korkunç cinayetler işlemekte ve tekrar David karakterine büründüğündeyse bunların hiçbirini hatırlamamaktadır.

Yaşanan felaketlerin ardındaki kişiyi arayan ve kızına tehlike yaratan Charlie’nin kim olduğunu keşfetmeye çalışan David, en nihayetinde Alter Ego’suyla yüzleşip içindeki Charlie’yle tanıştığında aslında eşinin intihar etmediğini, onu da kendisinin öldürdüğünü fark eder. Peki David’i ikinci bir kimlik ihtiyacına sürükleyen travma ne olabilir?

Yılbaşı gecesinde eşini merdiven boşluğunda bir başkasıyla birlikte gören David, o noktada bir kırılma yaşar ve ertesi gün onu öldürür. Charlie kimliğindeyken yaptıklarını hatırlamadığı için de eşinin küvette intihar ettiğine inanır. Aldatılma anını görmesiyle birlikte David, artık iki zıt ruhun aynı bedende buluşmuş halidir. Emily, yeni eve taşındıkları ve Charlie’yle ilk tanıştığı andan itibaren durumun farkında olsa da onu kızdırmak istemeyişinden kimseye hiçbir şey söyleyemez ve saklambacın kurallarını asla bozmaz. Kendi ailesinin çöküşüne, çevresindeki insanların zarar görmesine ve en nihayetinde kendi ölümüne sebep olan David-Charlie’nin kişilik bozukluğu, çekimler sırasında henüz 10 yaşında olan Dakota Fanning’in ve usta oyuncu Robert De Niro’nun başarılı performansıyla buluşunca esrarengiz bir bulmacayı, takip etmesi son derece gergin ve heyecanlı bir şekilde izleyiciye sunuyor.

Babasının ölümünün ardından yeni ve güvenli bir hayata başlayan Emily, son sahnede resim yaparken kendini iki kafalı bir kız çocuğu olarak çizerek babasının ona miras bırakmış olduğu travmayla ve çoklu kişilik bozukluğunun sinyalleriyle de ürpertici bir finale imzasını atıyor.

Yağmur Baki

Arzunun O Belirsiz Nesnesi  / Cet Obscur Objet du Désir (Yön. Luis Buñuel, 1977 )

Biz hayatta en çok kendimize güveniriz!  Peki, kendimizin güvendiği  “Ben” kimdir? Cicero da der ki: “ İkinci bir ben, güvenilir bir arkadaş.” Yani, bu düşüncede çok uzun süredir yalnız değiliz. Cicero, bunu söylediğinden bu yana alter ego, somut ve kabul edilebilir bir hâle geldi.  Alter ego, her ne kadar persona ya da çoklu kişilik bozukluğu olmasa da, gerçeklikten kopma durumunda kontrolden çıkabilir. Peki, kontrolsüz bir alter ego dışarıdan nasıl gözlemlenir?

Luis Bunuel’in yönetmenliğini yaptığı Arzunun O Belirsiz Nesnesi (1977) filmi, bize bu soruları tekrar düşündürür. Bunuel, arzu – nesne ilişkisiyle beraber alter egonun,  sarmal bir şekilde işlendiği bu filminde, ikili ilişkilerimizin anlamlandıramadığımız sancılı sürecin altında yatan sebepler ve bireyin içindeki “Ben” kavramına kendi imzasıyla yaklaşır. Film, Pierre Louÿs’in La Femme et le Pantin (Kadın ve Kukla) (2012) isimli kitabından uyarlanmıştır. Filmin konusuna değinecek olursak; oldukça yaşlı bir burjuva olan Mathieu (Fernando Rey), Conchita’yı arzulamaktadır. Conchita, arzunun o karanlık nesnesidir ve Mathieu için ulaşılmaz bir hâle gelir. Mathieu’nun arzusu karşısında Concitha, sürekli olarak değişkenlik gösterir.

Filmde Conchita’yı iki farklı yüzle görürüz. Carole Bouquet ve Ángela Molina, Conchita karakterini canlandırırken keskin bir karakter farkı yaratmadan, aynı karakterin farklı yüzleri şeklinde karşımıza çıkar. Bu, hikâyenin içerisinde o kadar başarılı bir şekilde işlenmiştir ki, Conchita karakterini iki farklı oyuncunun canlandırdığını birçok seyirci fark edememiştir. Yine de Bouquet, karaktere daha soğuk ve femme fatale bir etki kazandırırken; Molina ise ona daha şen şakrak ve çocuksu bir yön vererek, karakterin sağlam bir alt yapısını oluşturur. İzlerken anlayamadığımız şey ise, bu yüzlerden hangisinin alter ego olduğudur. Seyirciye de bu ayrımı hissettirmemeyi amaçlayan Bunuel, aslında hikâyeyi amacına hizmet eder bir şekilde işler. Ne kadar bildiğimizi düşünsek de çoğu zaman tanıyamadığımız bir yakınımız gibi hissettirir.

Bunuel’in çektiği son film olma özelliğini taşıyan Arzunun O Belirsiz Nesnesi, bir kadının dantelli ve kanla lekelenmiş bir mantoya yama yaptığı sahneyle birlikte, yönetmenin beyaz perdedeki son sözü olarak sinema tarihine geçer. Film, hem Lacan’ın arzu – nesne ilişkisini ele alması açısından, hem de alter egoyu anlatan iyi bir örnek olarak eskimeyecek bir dile sahiptir.

Pelin Büyüktaş

Yorum yaz