AnalizSinema Yazıları

İyinin ve Kötünün Ötesinde Bir Film: The Turin Horse

Neden yaşadığını kendine sorabilen tek canlı olması insanın kendi varlığından duyduğu endişeyi gündeme getirir. Tarihsel süreçte neden yaşadığını anlamlandırma çabası, ortak bir amaç edinmeye çalışan insan evladının elle tutulur bir cevap bulamasa da sorunu ortadan kaldıracak nitelikte kurgular yapmaya sevk etmiştir. Önce tanrılar sonra Tanrı ve onların dinleri bilinmeyenden aldıkları güçle öbür taraftan ulvi cevaplar sunmuş ve artık mesele inanmak ya da inanmamaya indirgenmiştir. Gerçeğin ve sıradanlığın verdiği amaçsızlık kendi beyni içinde yaşayan insan için diğer bir ifadeyle hayvan bedenine kıstırılmış bir bilinç için yaşama uğraşını beyhude bir çabaya dönüştürür. Çünkü o bilinç yemek, çoğalmak ve dışkılamaktan başka bir işe yaramadığını düşündüğü bu kıllı bedenlerden daha “iyisini” tahayyül etme kapasitesine sahiptir. Böylelikle bütün büyük dinler bedeni olumsuzlayan bir yapıyı inşa ederken bu imkansız görünen -bedeni terk etme ve üstün bir varlığa karışma- çabası var olmanın dayanılmaz endişesini insan evladının sırtından alır ve ona ulvi bir görev verir.

Peki tanrıların ve Tanrı’nın öldüğü, anlamını yitirdiği bir çağda insan ne için yaşar? Gün gelip biri “Ahlakın Soy Kütüğü Üzerine” kafa yorarken dünya daha önce görülmemiş bir biçimde Kutsalların sömürüsüyle yönetilmektedir. Artık düello yapmanın, onurlu olmanın bir ehemmiyeti kalmadı derken Nietzsche, kimselerin anlamadığı o ironik deli üslupla “Şen Bilim”de Tanrı’nın öldüğünü ilan eder. Onurun, erdemin ve daha nice ulvi olgunun insan evladını terk ettiği bir çağda insan ne için yaşayacaktır? Tanrı’nın hükmü ortadan kalkarken iyi ve kötü kendine dayanak bulamazken “neden yaşıyoruz” sorusu şimdi hazır bir kurgudan (dinlerden) yoksun kalan insan için başa dönmeyi dayatır, güçlen, çoğal ve dünyaya hakim ol! Artık Tanrısız insanın bundan böyle Tanrı olmaktan başka çaresi kalmamıştır. Tanrı ise “iyi”nin ve “kötü”nün ötesindedir.

“Şimdi nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Durmadan düşmüyor muyuz? Öne, arkaya, sağa, sola, her yere düşmüyor muyuz? Hâlâ bir yüksek ve alçak kavramı var mı? Sonsuz bir hiçlik içinde aylak aylak dolaşmıyor muyuz? Yüzümüzde boşluğun nefesini duyumsamıyor muyuz? Hava şimdi daha soğuk değil mi? Geceler gittikçe daha fazla karanlıklaşmıyor mu? Tanrı öldü! Tanrı öldü! Onu öldüren biziz!”

Béla Tarr son filmim dediği The Turin Horse’u kendine yakışır bir biçimde Nietzsche ile başlatıyor. Aslında bu eser başlı başına bir Nietzsche filmi olarak bile nitelendirilebilirdi fakat Nietzsche’nin meşhur ‘kırbaçlanan at hikayesi’ni siyah arka plan üzerine bir dış ses aracılığıyla anlatmaya başlayan Béla Tarr’ın asıl merak ettiği atın akıbeti oluyor. Dolayısıyla bu yazının ilk derdi de At’ı anlamlandırmak olacaktır.

Birçok simgesel anlatımda at “iyi bir şey”i temsil eder. Nietzsche “Ahlakın Soy Kütüğü”nü çıkarırken “iyi ve kötü”nün kökenine inmeye çalışır. Öncelikle Nietzsche’nin iyi bir dil bilimci olduğunu belirtmek gerekir. Bu noktada Nietzsche çalışmalarında “iyi” sözcüğünün aslında eski dillerde bulunan “soylu” kavramından türediği sonucuna varır. At hayvanının tahayyülümüzde kendinden “iyi” oluşu ise bu hayvanın eski zamanlarda “soylu”ya ait bir binek olmasından kaynaklanması muhtemeldir. Yani iyi olan ezelden iyidir, soylu, güçlü ve yüksek bir konumda olan “iyi”nin niteliğini belirleyebilmektedir. Bunun tam tersi “kötü” ise gösterişsiz ve kaba olandır. Bir zamanlar şalvar giymek iyiyken şimdi takım elbise giymek iyi oldu ise bunu birilerine bağlamak ve bunun o kişilerin “iyi”si olduğunu anlamak pek güç değildir. Dolayısıyla bizim “iyilik” dediğimiz aslında başkalarının iyiliğidir. Bu noktada iyiliğin dallanıp budaklanıp büyük dinlerin ortak amacı haline gelmesi ve insanları kabalıktan, soysuzluktan kurtarmayı hedefleyerek “ruhani” dediğimiz yapının en temel yapı taşlarından birini oluşturması “ruh” denilen yapının inşasında kullanılan malzemenin en azından kökenine inmemizi sağlamaktadır.

“Kırbaçlanan At” hikayesine geri dönersek At’ı bundan böyle iyi ve ruhani olan yani insanın olmaya çalıştığı belirlenmiş bir iyilik timsali olarak görebiliriz. Soylu ve iyi olanın büyük ölçüde hüküm sürdüğü 19. Yüzyıl’a kadar dinin egemenliği kuşkusuz normaldir. Böyle bir egemenlik altında soyluluk, onurluluk, yücelik vb kavramların kökeni de belirli bir zümrenin etkisi altında şekillenmekteydi. Dolayısıyla Nietzsche, “Tanrı öldü” derken aslında “iyi ve kötü” diye bir şeyin var olmadığından bahseder. Yapılması gereken iyi’nin ve kötü’nün ötesine geçerek özgürleşmek ve insanın bütün potansiyelini kullanacağı üst-insana evrilmektir. Fakat Nietzsche uzun suskunluğuna kadar hep bir ikilem içindedir, hem özgürleşmek ve üst-insana ulaşmaktan bahseder hem de bütün çabalarını boşa çıkartan bir sonsuz döngüyü savunur. “Kırbaçlanan At”da Nietzsche bengi-dönüş fikriyle kendi ruhuna yüklediği değerler kümesinin ona nasıl işkence çektirdiğini anlamıştır. Başkalarının iyi’siyle kırbaçlanan ruh, yorgun, argın ve bitiktir artık bedeni taşıyacak gücü kalmamıştır. Olaydan sonra on yıllık suskunluktan önce “ne kadar aptalmışım anne” diye serzenişte bulunan Nietzsche’nin haleti ruhiyesi bu bakımdan oldukça yorumlanabilir durmaktadır. Uzun süreler “bengi-dönüş” teziyle evrende hiçbir şeyin değişmediğini enerjinin aktarımı yasasıyla bunun bir gün kanıtlanacağını düşünen Nietzsche o dönemler kaderci düşüncenin ağında kendini yiyip bitirmektedir. Dünya’ya bin kere de gelse hiçbir şeyin değişmeyeceğini ve hayatı olumlamaktan, olduğu gibi kabullenmekten başka çaresi olmadığını savunur. Bu noktada “ne kadar aptalmışım anne” serzenişi büyük ihtimalle -daha sonra Bernhard’ın uzun monoloğunda da değinileceği üzere- “bengi-dönüş” fikrindeki ısrarından kaynaklanmıştır. Bununla ilgili Lou Salomé şöyle yazmıştır:

Sonsuz Dönüşü ve onun bütün sonuçlarının kesinliğini kabul etmek için gösterilen çabanın Nietzsche’nin sinirlerini yıprattığını ve onun deliliğine neden olduğunu her zaman düşünmüşümdür.”

Nietzsche’nin atın boynuna dolanıp bayılmasının akşamında eve dönen arabacı tahtakurularının suskunluğuyla karşılaşır. Varlığı anlaşılmayan fakat yokluğu fark edilen tahtakurularıyla Tanrı arasında kurulan metaforik bağlantı sinemada gördüğüm en güzel anlatımlardan biridir. Belki de tam o saatlerde ne kadar yanılmış olduğunu anlayıp Tanrı’yı -bu sefer- bengi-dönüş fikriyle birlikte öldüren ve suskunlaşan aslında Nietchze’dir ya da Tanrı öldüğü için susan tahtakuruları. Ufak ama etkileyici bir değişimdir bu, yıllardır yanı başlarında tıkırdayan bu canlıların varlığı unutulsa da durduklarında ya da yazgıları bozulduklarında evlerinin (evrenlerinin) bir parçası olduğu anlaşılır. Artık bir şeyler (yazgı) bozulmuştur. Bundan böyle Nietzsche değiştirilemez yazgı fikrinin onu düşürdüğü ikilemden kurtulmuş ve belki de ilk defa Tanrı’nın ölmüş olması gerçekten onu özgürleştirmiştir.

Baba Ohlsdorfer ve kızı sabah olduğunda hiçbir şey olmamış gibi rutinlerine dönerler. İşe gitmek için hazırlanan baba, atı ahırdan çıkartıp semerini geçirdiğinde atın hareket etmediğini görür ve acımaksızın kırbacını atın sırtına tekrar geçirir. Baba bütün çabalarına rağmen kızının uyarısıyla atın artık hareket etmeyeceğini anlar, çünkü artık Tanrı ölmüş, değerler kümesi dağılmış ve hayat anlamsızlaşmıştır. Bundan böyle gündemdeki soru -hayatı olumlama ihtimali ve yazgıcılık da ortadan kalktığı için- Ruhun bedeni taşıyacak gücü nereden bulacağıdır? Ve Bela Tarr ustalığını konuşturup varoluşun dramatik sıkıcılığını, durağanlığını ve yavanlığını müthiş görsellerle bize sunmaya başlar.

“Her şey mahvoluyor. Her şey değersizleşti. Fakat şunu söyleyebilirim ki, onlar mahvetti ve değersizleştirdi. Çünkü sözde masumane insani yardımla gelen bir çeşit afet değil bu. Tam tersine insanın kendi kararlarıyla ilgili bu, kendi kararlarının kendisinin önüne geçmesiyle. Tabii ki bunda Tanrı’nın da eli var. Hatta bana kalırsa, büyük bir payı var. Ve bu pay ne olursa olsun, hayal edebileceğin en korkunç yaratılışa sahip. Çünkü görüyorsun sen de, dünya bayağılaştı. Benim ne söylediğimin bir önemi de yok, çünkü her şey satın alınarak değersizleştirildi. Sinsi, alçakça bir savaşla ele geçirdiklerinden beri, her şeyi adileştirdiler. Her neye dokundularsa, ki her şeye dokundular, onu değersizleştirdiler. İşte bu nihai zafere kadar giden yoldu. Muzaffer bir sona doğru giden. Ele geçir, değersizleştir. Değersizleştir, ele geçir. Ya da istersen farklı şekilde de ifade edeyim: dokun, değersizleştir ve dolayısıyla ele geçir. Ya da, dokun, ele geçir ve dolayısıyla değersizleştir. Durum bu şekilde yüzyıllardır devam ediyor. Yüzyıldan yüzyıla, her çağda. Bazen sinsice, bazen kabaca, bazen kibarca, bazen acımasızca ama durmaksızın devam ediyor. Değişmeyen tek şey ise şekli, pusudaki bir sıçan saldırısı gibi. Çünkü bu mükemmel zafer, diğer taraf için de aynı şekilde gerekliydi. Mükemmel, bir şekilde önemli ve asil olan her şey, böylesi bir savaştan kaçınmalı. Herhangi bir mücadeleye girmemeli, bu sadece bir tarafın aniden mükemmelliğini, büyüklüğünü ve asilliğini kaybetmesi demek. Şimdi kurdukları pusudan yönettikleri dünyaya saldırıyor bu kazanan galipler ve birilerinin onlardan bir şey saklayabileceği küçük bir köşe dahi yok. Ellerini attıkları her şey zaten onların çünkü. Ulaşamayacaklarını düşündüğümüz şeyler bile, ki onlar her yere ulaşır. Çünkü gökyüzü şimdiden onların, düşlerimizin olduğu gibi. Onların zaman, doğa ve sonsuz sessizlik. Hatta ahlaksızlık bile onların, anladın mı? Her şey ama her şey sonsuza dek kayboldu! Ve o asil, önemli ve mükemmel pek çok şey orada kaldı, bilmem izah edebildim mi? Bu noktada çark ettiler, durup anlamaya başladılar ve kabul etmek zorunda kaldılar, ne tanrının ne de tanrıların olmadığını. Mükemmel, önemli ve asil olanın ise bu doğruyu en başından beri anlayıp kabul etmesi gerekiyordu. Tabii onlar bunu anlamaktan oldukça yoksundu. İnanmış ve kabul etmişlerse de, bunu anlamamışlardı. Şaşkın ama boyun eğmemiş bir şekilde orada dururlarken bir şey oldu ve beyinlerinde çakan bir kıvılcım, sonunda onları aydınlattı. Ve birden ne tanrının ne de tanrıların olmadığını fark ettiler. Birden ne iyinin ne de kötünün olmadığını gördüler. Akabinde görüp anladılar ki, eğer öyleyse aslında kendileri de yoktular! Söndüler, yanıp kül oldular dediğimiz an bunlar olmuş olabilir sanıyorum. Çayırda cayır cayır yanmaya bırakılan bir ateş gibi söndü ve yanıp kül oldu. Biri daimi kaybedendi, diğeri doğuştan kazanan. Mağlubiyet, galibiyet. Mağlubiyet, galibiyet ve bir gün yine bu civarlarda fark etmek zorunda kaldığım ve sonunda fark ettiğim bir şey oldu, ben hatalıydım. Şu dünyada herhangi bir değişimin asla olmamış olduğunu, ve asla olamayacak oluşunu düşünürken gerçekten de hatalıydım. Çünkü, inan bana, artık biliyorum ki, bu değişim aslında gerçekleşti.

Yukarıda alıntılamak zorunda kaldığım Bernhard’ın ağzından verilen bu açıklamalar aslında yazının ve filmin bir özeti gibidir. Bernhard, Ohlsdorfer’ları olmakta olan hakkında uyarmaya gelmiştir fakat baba, Bernhard’ın saçmalamakta olduğunu düşünür. Bernhard nereye gittiği belli olmayan fakat Tanrı’nın öldüğünü fark etmiş ve yazgısını kendi eline alarak iyi’nin ve kötü’nün ötesine geçmeye çalışan “aydın”ı simgeler. Çetin hava koşullarında çıkmış olduğu yolda bir gece vakti içini ısıtan alkolü bitmiş eski değerlerini yitirmenin verdiği hafif melankoliyle yoluna devam etmek isteyen bir adam ve onun gidişini camdan izleyen Ohlsdorfer’ların sahnesi gerçekten görülmeye değerdir.

Baba Ohlsdorfer Bernhard’ın uyarılarına kulak asmayarak hayatına devam etmek ister. Ertesi gün tekrar atını ahırdan çıkartıp yola koyulmak istediğinde atın durumunun bir önceki günden daha da kötü olduğu anlaşılır. Yemeden ve içmeden kesilen at artık anlaşıldığı üzere hayattan umudu kesmiştir. Bundan böyle hareketin de bizatihi terk ettiği Ohlsdorfer ailesinin beklemekten başka çaresi yoktur. Hayat bütün anlamsızlığıyla devam edecektir ta ki istenmeyen misafirler su kuyularının başında belirene kadar.

Yamaçtan inen çingeneler ironik bir biçimde soyluları, iyi ile kötüyü belirleyen zümreyi temsil ederler. Kızın eline tutuşturdukları kitap kendi öğretileridir. Baba ile kızının elinde kalan son yaşam kaynağıdır bu su kuyusu. Babanın sert çıkışıyla çingeneler kovulur fakat onlar geri dönüp her şeyi ele geçireceklerini belirtmekten geri durmazlar. Tıpkı Bernhard’ın uyardığı biçimde, “her neye dokundularsa ki her şeye dokundular, onu değersizleştirdiler.” Ve su kurur. Artık yaşamanın imkansız bir hale gelmesi sonunda Ohlsdorfer’ların yazgılarını terk edip yola koyulmalarını gerektirir. Artık Bernhard’ın gittiği yoldan iyi’nin ve kötü’nün ötesine geçmeleri gerekmiştir.

Nietzsche’nin çokça bahsettiği gibi Tanrı’yı öldürüp iyi’nin ve kötü’nün ötesine geçmek kolay değildir. Bu çetin yolda başınız sıkıştığında yaslanabileceğiniz ne bir Tanrınız ne de sizi çekecek bir atınız vardır. Tüm çıplaklığınızla ayaza karşı yürüyerek yol almak zorundasınızdır. Nitekim Ohlsdorfer’lar da öteye geçmekte başarısız olurlar ve yorgun argın geri dönerler. Bundan böyle hiçbir şey olmamış gibi davransalar da hayatlarına devam etmeleri imkansızdır. Artık onlar için kaçınılmaz son gelmiştir, karanlık. Sonuçta Bela Tarr dünyayı altı günde yaratıp yedinci gün dinlenen Tanrı’ya yaptığı bu taşlamada Ohlsdorfer’ların dünyasını onun yokluğunda altı günde yok eder. Filmin ne hakkında olduğunu soranlara, “anti-genesis” cevabını vermesi sanırım bu yüzdendir.

Değerler kümesinin değişkenliği arttıkça -çağımızda olduğu gibi- insanlar iyi ve kötü’ye dayanak bulmakta zorlanırlar. Bu ne yapacağını bilememekle eş değerdir. Yaşamak da son tahlilde bir “ne yapacağım” sorusuna cevap aramaktır çünkü insan durduğunda kendinden hiç bir şey olmaz. Değerler kümesinin ve anlamın yitişi demek her insanın kendi kendini anlamlandırmasını koşut tutar. Kendini anlamlandıramayan ise, ya başka değerlerin kölesi olacak ya da kendi hiçliğinde kaybolacaktır tıpkı Ohlsdorfer’lar gibi…

“Öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculukları erken tanıdım. Öyle çok değerliymiş ki zaman, hep acele etmem bundandı, anladım. İnsan, bir an önce kargaşasını, kendine anlam veren bir düzene çevirmezse, yıldız doğurtamazsa karanlığına, yok olacaktır.”

oguzveli

oguzveli

Kimler Neler Demiş?

1 Yorum - "İyinin ve Kötünün Ötesinde Bir Film: The Turin Horse"

Bildir
avatar
Sıralama:   En Yeniler | Eskiler | Beğenilenler
metin Hiraoglu
Ziyaretçi

Bir Film Tam Benlik Oda Sizde Yok yaziyorum cevap verende yok benim icin tam benlik FILIMIM 1935,ten CECIL B: DEMILLE,nin Orjinal Titel THE CRUSADES-Bana Türkcesi Hacli Sefeleri veya
Almancasi Die Keuzritter Bana Bulun her iki DVD,sinide Satin alayim Youtube,de ve ingilzce Tek Kelima Anlamadan izlenemiyor.

wpDiscuz
Önceki yazı

Paul Thomas Anderson

Sonraki yazı

Sinemada Sansür