İlişkilerde karşımızdaki insanı olduğu gibi sevmekle, onu sevilebilir bulduğumuz hâle getirmeye çalışmak arasındaki mesafe bazen sandığımızdan daha kısadır. İlişkide zihnimiz, partnerimiz daha az konuşsa, bizimle daha çok ilgilense, bizimle aynı şeylerden hoşlansa, bizi daha iyi anlasa gibi keşkelerle dolu olabilir. Peki bir ilişkinin içinde sessizce biriken bu küçük beklentileri sonuna kadar götürdüğümüzde ortaya nasıl bir eş çıkar? Drew Hancock’ın Companion’ı (2025), ilk bakışta yapay zekâ, robotlar ve yakın geleceğin teknolojik ihtimalleri üzerine kurulmuş gibi duran bir film olsa da filmin özü, günümüz ilişkileriyle alakalı rahatsız edici bir ihtimalin peşine düşer. Karşımızdaki kişiyi değiştirmekle yetinmeyip onu en başından kendi ihtiyaçlarımıza göre tasarlayabilsek, buna hâlâ aşk diyebilir miyiz? Yazının bundan sonraki kısmı filmi izlememiş okuyucuları rahatsız edebilecek bilgiler içermektedir.
İlk bakışta Iris, Josh’a neredeyse çocukça bir hayranlıkla bağlı, onun arkadaş çevresine girmeye çalışan ve sevgilisinin yanında sürekli doğru davranıp davranmadığını kontrol eden genç bir kadın gibi görünmektedir. Sophie Thatcher’ın performansında daha ilk sahnelerden itibaren hissedilen hafif bir tuhaflık seyirciye geçer. Iris’in gülümsemesi biraz fazla kusursuz, Josh’a bakışı biraz fazla dikkatli, sanki görünmez bir sınavdan sürekli tam puan almaya çalışıyor gibidir. Fakat kısa süre içinde bu huzursuzluğun nedeni açığa çıkar. Iris bir insan değil, Josh’un satın aldığı ve büyük ölçüde kendi zevklerine göre ayarladığı bir eşlikçi robottur.
Bu noktadan sonra filmin asıl meselesi yapay zekânın ne kadar gelişebileceği değil, bir insanın başka bir varlık üzerinde ne oranda güç sahibi ve kontrolcü olmayı arzulayabileceği hâline gelmektedir. Çünkü Josh’un Iris’te sevdiği şey düşündüğümüz anlamda Iris değildir. Onun itiraz etmeyen, terk etmeyen, arzularını önceleyen ve varlığını Josh’un mutluluğu etrafında kuran hâlidir. Iris’in zekâ düzeyinden ses tonuna, davranışlarından duygusal tepkilerine kadar değiştirilebilir olması bu nedenle yalnızca bilim kurguya ait eğlenceli bir fikir gibi durmamaktadır. Film, ilişki içinde zaten var olan güç mücadelelerini bir menü ekranına dönüştürür.
Josh’u ilginç kılan da açıkça korkutucu bir erkek olarak tasarlanmamış olmasıdır. Jack Quaid’in tanıdık, sempatik ve biraz beceriksiz görünen yüzü özellikle burada işe yarar. Josh, kendisini zalim biri gibi değil, aksine muhtemelen kendi hikâyesinde sürekli haksızlığa uğramış iyi bir adam olarak görür. Bu nedenle Iris üzerindeki tahakkümünü şiddet olarak algılayamaz. Sonuçta Iris ona aittir ve üstelik ona göre Iris’in mutluluğu bile önceden garanti altına alınmış durumdadır. Film bu fikir üzerinden karşısındaki kadının iradesini sevginin önünde bir engel olarak gören, reddedilmeyi kişisel bir adaletsizlik gibi yaşayan ve ilişkiyi karşılıklılık değil hizmet üzerinden tarif eden oldukça tanıdık bir erkeklik hâlini karikatürleştirmektedir.
Bu açıdan Hancock’ın en zekice yaptığı şeylerden biri robotun insanlaşıp insanlaşamayacağı sorusunu ters yüz etmesidir. Iris giderek daha insani görünürken çevresindeki insanlar bunun tersi yönünde hareket eder. Çünkü Iris; korkar, acı çeker, neyin gerçek olduğunu anlamaya çalışır ve nihayetinde kendisi hakkında karar vermek ister. Seyirci, başlangıçta programlanmış birkaç anıdan ibaret olduğunu öğrendiği Iris’in kimliğinin, filmin ilerleyen bölümlerinde paradoksal biçimde daha sahici bir şeye dönüştüğünü görür. İnsan olmak burada nasıl dünyaya geldiğimizden ziyade kendi hayatımız üzerinde söz sahibi olabilmekle ilişkilendirilir.
Bu nedenle Iris’in özgürleşmesini yalnızca teknolojik bir uyanış olarak okumak filme biraz haksızlık olur. Onun hikâyesi aynı zamanda kötü bir ilişkinin içinden çıkmaya çalışan birinin yaşadığı aydınlanmaya benzemektedir. Önce bazı şeylerin normal olmadığını fark etmek, ardından sevgi sandığı davranışların aslında kontrol biçimleri olduğunu görmek ve en sonunda karşısındaki kişinin anlattığı hikâyeden bağımsız olarak kendine ait bir hikâye kurmaya çalışmak; bütün bunlar benzer durumları yaşamış kişilere tanıdık hissettirebilir. Iris’in kelimenin tam anlamıyla programlanmış olması, sağlıksız ilişkilerdeki görünmez programlamayı çok daha somut hâle getirir.
Yapımın bana kalırsa eleştirilebilecek yanlarından biri zaman zaman kendi kurduğu dünyanın düşündürücü taraflarını biraz fazla hızlı geçmesidir. Yapay zekâ etiği, bilinç ya da bir robotun hak sahibi olup olamayacağı gibi sorular düşündürür ama film bunların hiçbirinde uzun süre kalmaz ve konuyu derinleştirmez. Hancock daha çok kara komedi, gerilim ve zaman zaman oldukça kanlı bir kaçış hikâyesiyle ilgilenmektedir. Bu tercih, filmi daha eğlenceli hâle getirse de vaat ettiği bazı fikirlerin yüzeyde kalmasına neden olur. Özellikle filmin ikinci yarısında olay örgüsü hızlandıkça başlangıçtaki huzursuz ilişkinin yarattığı gerilimin yerini daha tanıdık bir aksiyon sineması tadı alır.
Buna rağmen Sophie Thatcher, filmin duygusal ağırlığını taşımayı başarır. Iris’in başlangıçtaki neredeyse yapay neşesinden giderek daha öfkeli, kuşkucu ve kararlı bir karaktere dönüşmesi yalnızca senaryodaki dönüşlere yaslanmaz. Thatcher, küçük bakışlar, kısa duraksamalar ve yüzündeki kontrollü ifadelerle Iris’in kendisi hakkında öğrendiği her yeni bilgiyle biraz daha değiştiğini hissettirmektedir. Filmin ironilerinden biri de burada ortaya çıkar. Hikâyedeki en yapay karakter, bir süre sonra seyircinin duygusal olarak en kolay bağ kurduğu kişiye dönüşür.
Companion’ı güncel kılan şey, gelecekte robot sevgililerin gerçekten hayatımıza girip girmeyeceği mevzusu değil, bundan çok daha basit bir soru soruyor olmasıdır. Bir başkasını gerçekten sevmenin koşulu onun bizden bağımsız olmasına tahammül edebilmek midir? Çünkü bağımsızlığın olmadığı yerde reddedilme ihtimali de yoktur ama bu nedenle gerçek bir tercih de yoktur. Josh, kusursuz sevgiliyi satın aldığını düşünürken aslında sevginin en temel unsuru olan, karşısındaki kişinin onu sevmemeyi seçebilme ihtimalini de ortadan kaldırmıştır.
Yapım, Iris’in insan olup olmadığı sorusunu bir noktadan sonra önemsizleştirmektedir. Çünkü onun dönüşümü, bilinç kazanan bir makinenin hikâyesinden çok, kendisini başkasının bakışında tanımlamayı bırakan birinin hikâyesine dönüşmektedir. Iris başlangıçta neyi sevmesi, kimi istemesi, nasıl mutlu olması gerektiğini hatta ne arzuladığını bile bilen biri değildir. Bu yüzden filmin sonunda asıl değişen şey Iris’in artık seçim yapabiliyor olmasının yanında ilk kez neyi seçmek istediğini kendisinin belirleyebilmesidir. Josh’un onu arzuladığı biçimde var olmaktan, Josh’un arzusunu kendi arzusu sanmaktan vazgeçer. Bu keşif, ister robot ister insan olsun, yaşamın özüne yakın bir yerde durmaktadır. Başkası tarafından biçilen arzunun içinden çıkıp henüz ne olduğunu tam olarak bilmesen bile, kendine ait bir arzunun peşinden gidebilmek: Iris’in sonunda bulduğu şey insanlık değil kendisidir.



























