!f İstanbul!f röportajlar

Suç Unsuru (2019): Süleyman Arda Eminçe ile Söyleşi

Bu evde Suç Unsuru arıyorsanız, bulamayacaksınız! Türk Sineması’nın “Yeni Dalga”sına farklı bir etki yaratabilecek potansiyeli olan, vizyonu geniş, dinamik, farklı ve özgün bir dile sahip işlere imza atan, üretken, genç oyuncu ve yönetmen Süleyman Arda Eminçe’nin Denizatı (2015), Yolculuk (2016) gibi kısa filmlerinden sonra ilk uzun metraj filmi olan Suç Unsuru (2019), 18. !f Bağımsız Filmler Festivali Ödülleri’nde “!f Ulusal İzleyici Ödülü” aldı. Suç Unsuru’nun yönetmeni ve senaristi Süleyman Arda Eminçe ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Kendinizi tanıtır mısınız? Süleyman Arda Eminçe kimdir? Sinemayla ne zaman tanıştınız? Bu zamana kadar kaç kısa film ya da belgesel çektiniz ve tepkiler ne yönde oldu?

Merhaba ben Süleyman Arda Eminçe. Varyete Film/Bros. kurucularından sadece biriyim. Sinemayla tanıştığım zaman çok küçük yaştaydım ve ilk Terminatör (1984) filmine gitmiştim. Konuşmayı yeni öğrenmişim falan Terminatör’deydim. Hatta o dönem hatırladığım sahneler var.☺ Daha sonrasında ise ilk okul 5. sınıftayken Yılmaz Güney’in Yol (1982) filmine bilet satmaya başladım. İlk film makinesini gördüğümde çok heyecanlanmıştım mesela. Ondan sonra sinema yapmaya karar vermem ise;  zaten o dönemlerde yakın arkadaşlarımın hepsi bu işe yakın şeyler yapıyor, kısa filmler falan çekiyorlardı. Oyunculuk mezunuyum ben normalde ve benim de sadece oynayacağım hayal edilirdi. Maalesef öyle olmadı.☺ ‘Bu işleri onlar yaparlar biz oynarız.’ diye düşünüyorduk ama onlar yapmadılar ve biz bu filmleri çeker hale geldik.

2014’den beri yapıyorum bu işi ancak çok uzun zamandır sinemayla iç içeyim. Korsan Dvd cilik falan da yapmıştım zamanında. Evde çok fazla DVD vardı ve tüm bu Dvd’leri ne yapıcaz diyip Dvd dükkanı açtık ve onları satmaya başladık. Bağımsız sinemayı öyle sevdirdik. ☺ Bir tane Dvd alacak adama 5 tane falan sattığım oluyordu. Baktık satabiliyoruz o zaman ‘Neden kendi filmimizi yapmıyoruz?’a geçtik ve zaman içerisinde kendi filmlerimizi yapar hale geldik. İkinci soruya gelecek olursak; dört kısa film ve bir belgesel filmimiz var.

Kendinizi uzun metrajda mı yoksa kısa metraj da mı daha başarılı görüyorsunuz veya hangisinde ilerlemeyi düşünüyorsunuz?

Kısa metraj çekmek de çok önemli ancak ben uzun metrajda kendimi daha iyi görüyorum ve uzun metraj filmler çekmek istiyorum. Çünkü uzun metrajda bir şeyleri daha rahat anlatabiliyorsunuz ve daha çok vaktiniz oluyor. Kısa metraj öyle değil. Kısada çok hızlı olmak ve çok ince düşünmek gerekiyor. Türkiye’de çok anlaşıldığını düşünmüyorum ben kısanın. Yapan birisi olarak da çok saygı gördüğünü de düşünmüyorum açıkçası. Hakikaten saygı görmüyor. Ne bir festivalde ne de herhangi bir yerde hak ettiği yerde değil kısa filmler ki kısa filmler bugünkü uzun metraj film yapan yönetmenlerin var olma sebepleri. Mesela basit bir örnek vermek gerekirse; uzun metraj bir film çektiysen en azından otele gittiğin zaman seni eğitim oteline atmıyorlar. Seni ana otele yerleştiriyorlar uzun metrajın var diyip. Kısa metrajın olsaydı eğer seni saçma sapan bir otele koyarlardı. Ama ayıp değil mi o da film o da film. Çok saçma.

Suç Unsuru hangi festivallerde yarıştı?

Suç Unsuru çok fazla festivalde yarıştı. Ankara, İstanbul, Malatya, Elazığ, Antakya, İran’da Fecr Film Festivali, Hindistan’a kadar gitti birçok yerde bulundu. Şimdi de Amerika’ya göndermeye çalışıyoruz. ☺ Dün akşam Southwest Film Festivali’ne başvuru yaptık alınacağına inanıyoruz. ☺

Nişantaşı City’deki gösterim sonrası söyleşide Chained For Life’ın görüntü yönetmeni de olumlu yorumlar söylemişti film hakkında. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Evet Adam J.Minnick. Hatta o da; ‘Filmi Amerika’ya gönderelim, 3 tane büyük festival var Amerika’da.’ dedi Soutwest, Sundace ve Tribecca. Adam sayesinde başvuru yapmaya ikna olduk. 80 dolar  çıkardı verdi. ☺Adam bizim Teksas’a gelme  ihtimalimize çok inanıyor. ☺ Filmin böyle güzellikleri var yani dünyanın başka yerinden bir daha asla karşılaşma şansı olmayan insanları bir yere getirebiliyor. Bu garip bir mucize.

Filmin senaryosunun gerçek olduğunu ve yaşadığınız bir olaydan alıntılandığını artık biliyoruz. Peki bu noktada benim sormak istediğim şey; o gün yaşadığınız ve gördüğünüz muamelenin filmdeki yansıması tamamen gerçek mi, yoksa ülke sorunlarına dikkat çekmek ya da kızgınlığı dile getirmek, tepki göstermek için diyaloglar abartılı yazılmış diyebilir miyiz?

Evet film gerçek. Ev arkadaşım Behlül Berk Parça ile birlikte yaşadık bu olayı ancak bu kadarını yaşamadık.☺ Yani şöyle söyleyeyim; bizim yaşadığımız şey daha sertti bir kere. Bu yumuşatılmış ve daha izlenilebilir bir hâle getirilmiş şekli. Çünkü ben o şekilde göstermek istemiyorum. Polis bir emir alıyor ve aldığı emir üzerine yapması gereken şeyi yapıyor. Beni tanımaz ki beni tanımasını beklemiyorum. Aynı şekilde ben de bu konudan hiç haberim yok, polis geliyor ve bunu savunmak zorundayım. Benim de konuyla bir alakam yok yani. Şimdi bu durumu düşündüğün ve bu olayı filme çekeceğiniz zaman orta bir noktada buluşturmanız lazım. Kimsenin suçu değil bu yaşanan olay. Bu sadece; ‘yani böyle bir olay var ve bu olayın görünmesi gerekiyor, bunu görün, böyle saçmalıklar oluyor.’ dediğimiz bir nokta. Yoksa ‘polisler kötüdür, biz çok iyi insanlardık aslında. Polisler niye bunu yaptılar, biz bunu hak etmedik.’  gibi bir şey değil. Kendimizi acındırmayı sevmiyoruz yani demagoji yapmayı sevmiyoruz. Olmuşsa olmuştur. Bunun için ‘o benim başıma geldiğinde ben ondan sonraki altı ay uyuyamadım.’ demek gerekmiyor çünkü bu kimseyi ilgilendirmiyor, bu benim sorunum. Öyle şeyler yok, polis emir almış yani.

Filmin yorumlarından memnun musunuz? Aldığınız tepkiler, eleştiriler veya olumlu yorumlar filmin hangi başarısı veya başarısızlığı üzerine oldu? Teknik, senaryo…

Aldığım eleştirilerden yüzde seksen, doksanı olumlu ve kendimi iyi hissediyorum. Kötü olanları için de iyi şeyler düşünüyorum. Filmde bir eksiklik yok aslında. Yani bunu aklınıza gelen herhangi başka yerli ya da yabancı bir yönetmen de bu evde ve bu şartlarda on günde filmi çekmeye karar verirse maksimum alacağı değer (Film malzemesi anlamında)☺ bu kadar olacaktır. Bakın maksimum diyorum burası çokomelli. Tek mekan işi çok fazla matematik gerektiren bir iş. Hele hele çok fazla oyuncu olunca integral bilmeniz şart. Sayılar ve harfler havada uçuşuyor piuuvvv.☺Yani Amerikan Bağımsız Filmleri’nde neye sahipsen, şu an bu projede de buna sahipsin yani eksiğin yok. İnsanlardan bazıları film için küçük bütçeli diyor.☺Düşük demek istemiyor sanırım. ☺Hâlbuki alakası yok, bu bir tavır. Benim bir milyonum da olsaydı bunu çekerdim yani bir milyonu olan adam da gelse bunu çekecek, yüz bin lirası olan adam da… Bu kadar yani. Bunu insanlara anlatamıyorum. Benim bir eksiğim olduğunu düşünmüyorum zaman dışında. Bu film bu kadar bir film, uzatılacak bir şey yok. Bu kadar olurdu daha fazlasını olmasını zaten beklemiyorum.

Şimdi yeni proje yapacağım ve bu film bitti. Suç Unsuru bu kadar, benim için bitti. Benim için Suç Unsuru adalet arayışımızın ilk adımı. Mesela biz devlete dava açıp diyoruz ki; ‘Başımıza böyle bir şey geldi, biz hak etmedik bunu.’ On beşer bin liralık maddi manevi tazminat davası açıyoruz Berk’le ve devlet bize 100 tl veriyor. Şimdi ben film çekmeyeyim de ne yapayım? Öcümü almam kendimi ezdirmemem lazım, öyle bir şey yok. Zaten onlar (Polisler) evin kapısından çıktığı an ben oturdum ve filmin senaryosunu yazmaya başladım.

Teknik anlamda ne kadar zorlandığınızı tahmin edebiliyoruz. Film tek mekânda geçiyor ve diyaloglar o kadar akıcı ki burada senaryonun başarısı, belki de yaşanmışlıktan dolayı filmin doğallığı söz konusu. Film çekim sürecinde bu doğallığı oyunculara mı bıraktınız yoksa tamamen senaryo üzerinde düşünülmüş ve diyalogların yazılmış olduğu bir metinle mi karşı karşıyayız?

Ben hiçbir şeyi oyunculara bırakmadım. Ben de oyuncu olduğum için oyuncuların oynamaları gereken alanları onlara daha çok açtım. Özgürleştiler ve kameranın varlığını nerdeyse unuttular. Olay onların ilgisini daha çok çekti ve yaşamaya başladılar. Bu alanlar oyuncular için çok önemli ve onlara bu alanları açmak şöyle bir vasıf gerektiriyor: Hem film tekniğini hem de oyunculuğu çok iyi bilmek. Yani bunun ikisi durumu da iyi bilirsen; o zaman dersin ki Bülent’e ya da Koray’a nasıl oynaması vehatta nasıl alanlara sahip olduğunu açıklayabilirsin. Kurguda bunu nasıl toparlayabileceğini en az bir kurgucu kadar bildiğin için sadece oyuncularını oyun alanlarına yönlendirebilirsin. Bu ülkede çok iyi oyuncular var ama oyuncu yönetimi şaibeli. Bu aslında ikisinin birleştiği noktada mühendislik gerektiren bir durum çünkü çok fazla matematiği ve teknik bilgi gerektiriyor. Oyuncu bu kadar rahat, açık veya özgür oynarken, bir taraftan senin bunu film içerisinde toparlaman şart. Bunların hepsi çok fazla parametresi olan bir sürü işten geçiyor. İşini şansa bırakamazsın, bu sohbet konusu bile olamaz.

Ama ben kendi adıma oyuncu olduğum için oyuncuların doğal olmasının çok önemli olduğunun farkındaydım ve bu duruma çok fazla özen gösterdim. “Doğal olalım, biz bize olalım, compact olsun iç içe geçsin her şey”. Sette söylediğim ve sıkça tekrarladığım cümleler oldu. Ama bunun yanı sıra da organik olması bizim için çok kıymetliydi. Özellikle Bülent Çolak’la bunu çok konuştuk. Üzerinde en çok tartıştığımız şey oydu. ‘Abi bak tam geçmedi, tam samimi değil, Ercan Kesal gibi oyna abi ☺ biraz daha yapabiliriz bu durumu.’ diye.☺

Sizin oyuncu olmanız da filmdeki oyunculukları başarılı şekilde izlememizde büyük bir etken.

Evet, çok büyük etken. Senaryo yazarken de çok işime yarıyor bu durum. Hepsini oynayabiliyorum tüm karakterleri. Bir düşünsenize. Yaşlısından gencine tüm karakterleri oynayabiliyorsun ve replik yazabiliyorsun. İnsanlar diyor ki; ‘Çok iyi replik yazabiliyorsun.’ Şunu söylesene diyorum mesela oyuncuma ve onu öyle bir söylüyor ki zaten ona ait. Çünkü tam onun ağzına uygun yazdım. Çok oluyor yani. ☺Öyle olunca da biz başarıya ulaşıyoruz. En azından fazlasıyla zorluyoruz. Yeni filmlerimde de bu olacak mesela.

Filmi eleştirenlerin arasında filmin Tarantinesk kara komedi olduğu ve artık bu dönemin geçtiği, bu tür filmlerin kalıcı olmayacağı yönünde yorumlar var. Siz ne düşünüyorsunuz?

Alakası yok. Bu tarz derdi olan filmler yakın zamanda geçse bile uzun vadede geçecek bir şey değil. Bu bir dert. Bu bizim evimizin basıldığı bir polis mevzusuydu. Bunu anlatabileceğimiz en hızlı biçim olarak bu tarzı seçtik. Bazıları filmi ‘daha hızlı olabilir ya da tekrara düşüyor.’ diye eleştiriyorlar. Aksine her şey olması gerektiği gibi olduğu için bir türlü kabullenmiyorlar. Biz de gülüyoruz. ☺ Bizim hep aynı, birbirini tekrar edecek bir film tarzımız yok. Biz yenilikçiyiz, derdimiz de, yaptığımız şey de bu. Yeni Dalga Türk Sineması denilen şey bu yani: az bütçeli, çok fazla fikirli ve havalı. Yani iyi işler yapmak. Bütün yapmak istediğimiz şey bu ve bu filmde de bunu yaptıracak potansiyel mevcut. Çok az paramız vardı, mekân tekti. Bir sürü sınırlamalara rağmen biz çok akıcı ve izlenebilir bir film yaptık. Yani bu komik ve eğlenceli. Kara komedi falan değil. Kara olan şey benim yaşadığım olay.☺ Hani mahkemeye gitsen ve anlatsan bunu kara komedi diye olur. Beraber paylaşabiliriz aramızda ama onun dışında sadece komik yani.☺

Bir sonraki projemizde öyle olacak diye bir şartımız yok mesela. Daha fazla aksiyona ihtiyacımız varsa daha fazla aksiyon yani bu. Jim Jarmusch da bunu diyor: ‘Çalın diyor.’ Biz çalıyoruz. Bir sürü film izledim ben bugüne kadar. Şimdi de bu kadar film izledim. Bunları izlememiş gibi davranamam filmlerimde. Bir sürü şey izledik ve izlediğimiz bir sürü şeyi de ortaya koymaya çalışıyoruz. Yeni projemiz ‘Mitat’ da da bunu yapacağız mesela. Devam edecek. Tarzımız bu.

Yeni projeniz nedir?

Öncelikle bir kısa film çektim dinle alakalı, onunla uğraşıyoruz. Ama asıl projem Doğu Yücel’in son kitabı var: “Kimdir bu Mitat Karaman.” Onu yapacağız şimdi sıradaki büyük öncelik onda. Önümüzdeki yaz çekmeyi planlıyoruz. Bir yandan da Cansel Elçin ve Reha özcan, Suna Yıldızoğlu ve Dilşad Çelebi gibi önemli oyuncularla  beraber bir tiyatro oyununa başladık. Benim için önemli “Çıplak Vatandaşlar”. Bu projede oyuncuyum ben ve yönetmen de Laçin Ceylan.☺ Bu yıl baya eğlenceli bir komedi oyunu geliyor, sıkı durun. ☺Sonuçta oyunculuk altın bileziğim, mesleğim benim.

Daha önceki kısa metraj filmlerinizde de “Denizatı” Türkiye’de trans bir birey olma sorunundan bahsetmiştiniz. Bu filmde ise politik eleştiriler ve göndermeler var. Sizce kısa/uzun metraj filmlerin süresi bu göndermeler için yeterli mi? Bu konuları özellikle doğal bir oyunculukla sergiletebildiğinizi izledik.

Buna özen gösterdik zaten. Bütün ekip içinde de tartıştığımız bir konuydu: ‘Bunu daha iyi söyleyebileceğimiz ne olabilir? Bunu daha iyi nasıl yapabiliriz?’ diye. Tavrımız ortadaydı yani. Bunun için mücadele ettik.  Kısa mı, uzun mu sorusuna gelecek olursak: “Uzun daha sağlam bir iş. Bunu söyleyebilirsin çünkü uzun film daha fazla insana ulaşıyor.” diye düşünüyorsundur ama bu tamamen yanlış. Mesela kısa metraj filmim olan ‘Denizatı’ bizi popüler yapan, bizi bir noktaya taşıyan film oldu ve Denizatı birçok anlamda yenilikçi ve farklı bir filmdi. Bizim aramızda trans bir birey mi vardı? Hayır, yoktu. Ama toplumda düştükleri durumlar bizi çok rahatsız etti ve demagoji yapmadan yalnızca final sahnesi üzerine bir film yapmaya karar verdim. Finalde iki erkek bir kavga olayından sonra biri diğerini sırtında taşımak zorunda kalıyor. Bu olay nerede olabilir diye düşününce ilk olarak akla savaş filmlerindeki cepheler geliyor. Bu yapmak istemeyeceğimize göre de bunu bir erkek aşkı çevresinde toparlamaya karar verdik. Tüm film bu finalden ibarettir. Denizatı, bizi yeteri kadar başarılı olduğunu düşündürmeye yetti ve arttı. Denizatı çok iyi bir filmdi.

Politik eleştirilerinize karşı çıkan kesim oldu mu? Bir kadrajın içerisinde Atatürk’ün ‘Nutuk’ adlı kitabını gördük. Bu tarz açık duruşlar belli bir kesim tarafından eleştirildi mi? Ya da eleştirileceği konusunda bir korkunuz oldu mu?

Hayır, sonuçta bizi tahakküm altına alan herkes Atatürk’ü arkasına aldı. Her zaman böyleydi bu yani yeni bir şey değil. Ama bir taraftan da öyle bir çaprazlama var komiseri gördüğümüz karelerde. Sol üstte Atatürk var, sağ alt köşede de“İhtilal” adlı Türkiye’nin ilk Boardgame’i var. Bizim o dönemki ev arkadaşımız Zeki Berkkurt, Türkiye’nin ilk Boardgame’ini yaptı, bu bir masa oyunu. İsmi de ihtilal. Yani şöyle bir baktığınız zaman adam cemaatçi çıkıyor.☺ Aslında çok fazla detay var bakıldığı zaman filmde ama kimse bakmıyor ya da görmüyor. Türkiye’de film izlendiğini ben düşünmüyorum. Yani bakıyorlar ve diyorlar ki film tek mekânda geçiyor. ☺İşin içinde o kadar zekânın olmasına rağmen film okuması yapan kimse yok. Eleştiri ben duymuyorum. E zor tabii; bakacan, görecen, çözecen de yazacan. İnşallah öyle eleştirmenlerle de karşılaşırız ilerde. ☺

Mesela filmde LGBT şemsiyesinin içine girdiği vazonun bile anlamı var. Bazıları diyor ki; küçük bütçeli film. Biz başka bir şey yapmaya çalışıyoruz, bir müsaade et. Senin çok paran da olsa sen de bu filmden daha iyisini yapamazsın. Bir alakası yok yani parayla. Bunu ben tercih edemem. Ama bir sonraki projem pahalı, yani para şart.☺ İşte diyorlar ki; filmde hiçbir şey olmuyor. E ne olsun ki? Sana ne lazım mesela? ☺Aslında oluyor. Biz filmde normalde Celal’i öldürüyoruz. Çektik de o sahneleri ama sonradan çıkarttık. Dedik ki neden kan gösterelim ki? O zaman Tarantinesk olurdu ve bu bizi ilk etapta üzerdi zaten. ☺

Ülkede özellikle son zamanlarda filmlerde, dizilerde, şarkılarda bir başkaldırı söz konusu diyebilir miyiz sizce? Yepyeni bir dönem mi geliyor? Derdimizi belki de sade bir gerçekliğin içinde dolandırmadan öylece söyleyeceğimiz bir dönem? Sizin filminizin de alt metninde çok fazla şey var. Siz ne dersiniz?

Bir başkaldırı benim için öyle bir şey değil ama sonuçta farklı bir şey yapıyor olmaları, seslerini müzik yoluyla duyuruyor olmaları bence harika bir şey. Evet, Suç Unsuru’nun derin bir alt metni de var ama alt metni gören şu anda kimse yok. Çok garip gerçekten ve çok az insan var algılayabilen. Sanırım biraz zaman lazım. ☺

Özel hayatınızda da Apolitik birisi olduğunuzu söylüyorsunuz. Bundan sonraki filmlerinizde bu görüşünüzü yansıtan filmler mi izleyeceğiz?

Ben artık apolitik olamıyorum. Apolitik değilmişim yani. Evime polis girene kadar apolitik bir insandım ama o eve polis girdikten sonra bu iş böyle olmadı. Her şey değişti. Artık çok net bir tavrım var dünyaya karşı.

Son olarak Fil’m hafızasını takip ediyor musunuz?

Fil’m Hafızası’nı takip ediyorum. İnstagramdan okuyabildiğim yazılar varsa elimden geldiğince okumaya çalışıyorum. ☺Ama Fil’m hafızası henüz beni fark etmedi diye düşünüyorum. Çünkü geri takip etmiyor hala. ☺

 

Göksu Ertüren
1992 yılında Uşak’ta doğdu. Yazmaya olan merakı onu, yazdıklarını görselle buluşturabileceği sinema okumaya yönlendirdi. Uşak Üniversitesi'nde Radyo ve Televizyon Programcılığı bölümünde okuduktan sonra Eskişehir Anadolu Üniversitesi'nde Sinema ve Televizyon bölümünü bitirdi. Şimdilerde ufkunu, farklı dünyaları arayıp, bulduklarını kendi dünyasına katarak genişletmeye devam ediyor.

Yorum yaz