Mitolojiye göre canlı cansız her şeyi ve herkesi kucaklayan Gaia, bize nefes almayı öğreten, özveri ile kendini sürekli yenileyen, uyumlu, sevgi dolu ve dengesini her daim korumaya çabalayan bir annedir. Sunduğu kaynakları tüketen, bereketli bedeninden beslenen canlıların daima daha fazlasını veren fedakâr doğa; anaç haliyle sonsuz isteklerimize cevap vermeye çalışır. Üretken ve koruyucu tabiat ana, yaşamını sürdürmek isteyen çocuklarına, -hayvanlara, bitkilere, insanlara, kısacası tüm canlılara- hoşgörü ile yaklaşıp dengesini korur; fakat, bu barışçıl yanının suistimal edildiği durumlarda tepkisini vermekten de kaçınmaz. Sanayi devrimi, hızla gelişen teknoloji nedeniyle isteklerimiz ve ihtiyaçlarımız artsa da doğadan gelen ve ona geri dönecek olan insan, bir şekilde doğa ile iç yaşamaya devam etmektedir. Bize sonsuz sevgisini sunan, her bir parçasına saygı ve sevgi göstermemiz gereken bereketli doğanın, bir meyvesi olan bizlerin gelişmesinde koşulsuz şartsız sunduğu nimetlerin rolü büyüktür.
Öyleyse, tabiatın saflığından uzaklaşmadan ve yaratılışına sırt çevirmeden, renklerin tüm tonlarını barındıran doğanın güzelliklerini görmek için insanın artık toprağa dönme vakti. Doğanın iyileştirici gücünden yararlanarak hem fiziksel hem de ruhsal dinginliği sağlamak, yaşam kalitesini artıracağı gibi kapıyı çalan felaketlere de dur diyecektir. Biz de bu yazımızda, doğanın tahrip edilmesini engellemek isteyen, küresel ısınmaya karşı insanları bilinçlendirmeye çabalayan kahramanların hikâyelerini bir araya getirdik. Düşünen, fikir belirten ve eyleme geçen tek canlı olan insanın, kimi zaman kendi çıkarları için yok ettiği ormanlara; yaşamına son verilen canlılara; kirletilen denizlere, okyanuslara; doğayı olduğu gibi kabul eden diğer insanlara ışık tutmaya çalıştık. “Doğanın Çağrısı”nı kelimelere döktüğümüz bu yazıda, insanlık için tabiatın dengesini bozarak ilerlemenin aslında geri adım atmak olduğunu; doğanın dışında kurduğumuz yaşam için yakın gelecekte hayatta kalma mücadelesi vereceğimizi hatırlatmak istedik. Gelin, dolu dolu ama filtresiz, olduğu gibi yaşa mottosuyla göz ardı ettiklerimizi hatırlayalım, doğanın sesine kulak verelim ve mükemmel döngü içindeki yerimizi tekrar görelim.
İnsan ile Orman Arasında Bir Çatışma: Princess Mononoke (1997)
“Uzun zaman önce, dünya çeşitli ruhların ikamet ettiği ormanlarla kaplıydı. İnsanlar ve yaratıklar birbiriyle uyum içerisinde yaşarlardı. Ama bir zaman sonra, en ulvi ormanlar bile yok edildi.”
Filmlerinde çeşitli metaforlar kullanarak insan ve doğa arasındaki çatışmanın sıklıkla altını çizen yönetmen Hayao Miyazaki, 1997 yapımı filmi Princess Mononoke ile animasyon türünün en önemli örneklerinden birine imza atmıştır. Modern çağın bir getirisi olarak endüstrinin gelişmesi, sermaye taleplerinin artması ve insanın gitgide daha açgözlü hale gelmesi, doğanın üretici ve tamamlayıcı gücünü tehdit etmektedir. Teknolojik imkanlar sayesinde doğal kaynakların birçok farklı alanda kullanılmaya başlanması, toplumlar özelinde sosyal ve ekonomik açıdan bir “gelişim” hali olarak algılansa da içinde yaşadığımız dünyayı adım adım tükenmeye doğru sürüklemektedir. Bu durumu eleştirel bir dille ele alan Princess Mononoke, ormanın ruhunu yok eden insanın endüstrileşme uğruna doğaya açtığı savaşı ve bununla birlikte doğanın insana verdiği tepkiyi fantastik bir atmosfer içerisinde anlatır.
Hikâyede Iron City’nin lideri Lady Eboshi, şehir hayatını ve endüstrileşmeyi temsil ederken; Prenses Mononoke de doğal yaşamı naif olduğu kadar kendini savunan güçlü bir tavırla yansıtmaktadır. Prenses Mononoke, Ulu Orman tarafından büyütülmüştür ve evi, güç ve maddiyat peşinde gitgide daha da saldırganlaşan Lady Eboshi tarafından tahrip edilmiştir. Bu nedenle doğayı işgal eden insanlardan nefret etmektedir ve ormanın özgürlüğünü korumak için savaş verir. Diğer taraftan Orman Tanrısı tarafından yaralanan Ashitaka, yarasını iyileştirebilmek için Orman Ruhu’nun peşine düşer ve Ulu Orman’daki yolculuğunda Prenses Mononoke ile tanışır. Ashitaka, filmin içerisindeki doğa ile insanı barıştırıp aradaki savaşa ılımlı bir yön vermeyi amaçlayan dengeleyici bir karakter olarak karşımıza çıkar.
Tüm canlıların birbirlerinin haklarına saygı göstererek bir arada huzurla yaşayabileceğini vurgulayan Princess Mononoke, hem çocuklara hem de yetişkinlere yönelik, çevreyi korumaya dair çarpıcı ve yol gösterici mesajlar içeren nitelikte etkileyici bir animasyondur. Birçok farklı ödüle layık görülen yapım, Miyazaki’yi 2003 yılında Spirited Away (2001) ile “En İyi Animasyon” Oscar ödülünü almaya hazırlamıştır.
Teknolojiye Karşı Doğanın Gücü: Avatar (2009)
“Tüm enerjini sadece ödünç alındığını ve bir gün doğaya geri vermek zorunda olduğunu unutma”
Yönetmen koltuğunda Aliens (1986) ve Titanic (1997) gibi ses getirmiş filmlerin yönetmenliğini üstlenmiş olan James Cameron’ın oturduğu, kalabalık kadrosunda Sam Worthington, Sigourney Weaver, Michelle Rodriguez, Matt Gerald ve Laz Alonso gibi isimleri buluşturan bilimkurgu filmi Avatar’ın görüntü yönetmenliğini Mauro Fiore yapıyor. Beyaz perdede gösterime girdiği tarihte büyük yankı uyandıran film, başta Oscar ve Altın Küre olmak üzere katıldığı pek çok film festivalinden sayısız ödülle ayrılmayı başardı. Cameron’ın senaryosunu H. Rider Haggard ve E. Rice Burroughs’ın romanlarından ilham alarak kaleme aldığı Avatar, insanların sınırlı dünya kaynaklarını tüketmeleri ve bu durumun insanlığın geleceği adına büyük bir çıkmaza yol açmasıyla gelişen olaylar silsilesini konu alıyor.
Topraklarındaki değerli madenlerin keşfedilmesiyle beraber; farklı bir gezegenin yörüngesinde yer alan Pandora isimli uydusunda yaşamlarını devam ettiren, dışa kapalı kabile kültürünün özelliklerini barındıran, mavi tenli insan görünümlü Na’vi halkı ile iletişim kurmak isteyen bilim insanları, uyduya gönderilmek üzere Jake Sully’nin (Sam Worthington) görevlendirilmesine karar verirler. Avatar ismindeki yarı Na’vi yarı insan görünümlü melez bedenlerin kullanılmasıyla gerçekleştirilecek olan görev büyük bir serüvenin ilk adımını da öncülemiş olur. Filmde Resources Development Administration kuruluşunun liderliğinde yürütülmeye çalışılan bu büyük keşif operasyonu, başta yalnızca eski bir deniz askeri olan ve geçirdiği felç sebebiyle bacaklarını kullanamayan Jake’in kendi kişisel çıkarları uğruna şirketi adına Pandora’daki hayatla ilgili veri toplama girişimi gibi gözükürken; zamanla bu topraklarda yer alan kaynakların insanlığın tehdidi altına girmesiyle birlikte durum karmakarışık bir hâl almaya başlar. Bir yandan içten içe sevmeye başladığı Na’vi halkının mücadelesi diğer yandan görevi başarıyla devam ettirmesi neticesinde yürüme yetisine yeniden kavuşacak olması Jake’i içinden çıkamadığı bir açmaza sürükleyecektir.
Sınırlı kaynakların devasa kapitalist şirketlerin türlü hırslarına kurban edildiği günümüz dünyasında “Farklı bir gelecek mümkün müdür?” sorusuna, seyirciyi hayal gücünün sınırlarını zorlayıcı bir evrene davet ederek kendi destansı yanıtlarını vermeyi başaran Avatar, insanlığı bekleyen hazin sonu adeta sinemasal bir görsel şölene dönüştürerek sunuyor ve Doğa’nın Çağrısı’na kulak vermediğimiz, bize milyonlarca yıldır hayat veren gezegenimizin imkânlarını hor kullanmaya devam ettiğimiz takdirde bizi bekleyen ve kaçamayacak olduğumuz makus talihimizi de tüm çarpıcılığıyla gözler önüne seriyor. Siz de Cameron’ın yarattığı masalsı evrenin yeşil toprakları arasında daha önce hiç tatmadığınız fantastik bir gezintiye çıkmak ve farklı bir doğa gerçekliğini deneyimlemek isterseniz, Avatar’ı bir an önce izlemelisiniz.
Doğanın İçinde Arada Bırakılmış Bir Topluluk: Charlie’s Country (2013)
“Maddi nesnelerden ve ön yargılardan kurtulmak, ”var olmaya” doğru yapacağın yürüyüşün gerekli ve vazgeçilmez adımıdır.” – Bir Aborjin Atasözü
Bir zamanlar Avustralya’da yaşayan, dünyada eşi benzeri bulunmayan bir insan topluluğu yaşardı. Binlerce yıllık geçmişleri olan bu insanlar, avcı ve derleyici bir ırk olarak biliniyordu. Gün doğumuyla birlikte doğal yaşamın içerisinde başlayan yolculukları, doğanın akışı içinde plansız ve hayatta kalmaya dayalı geçiyordu. Onlar, modern insanın aksine, doğanın sunmuş olduğu eşsiz nimetten olabildiğince organik bir şekilde yararlanıyorlardı. Tüm ihtiyaçlarını toprak ve denizde bulan bu topluluğun süpermarketleri doğa olmuştu. Dünyadaki her türlü sanat eserlerinin ana teması olan doğaya büyük bir saygı duyuyorlardı. Onlar için; dağlar, tepeler, vadiler kimseye ait değildi. Doğanın içinde barındırdığı her şey klana, tüm insanlığa aitti. Bu topluluğun ilk ortaya çıktıkları ülke ya da Avustralya’ya ne zaman ayak bastığı bilinmemekteydi. Sadece bumerang ve ilkel yaylı silahlar kullanarak kıtanın geniş topraklarında avlanan bu topluluğun adı: Aborjinler’di.
Beyazların Avustralya’ya gelmesi ve Aborjinler’in yaşadığı toprakları işgal etmesiyle birlikte, bu kültürün modernizm karşısında yok olmaya yüz tutmasını ve uyum çabasını ele alan Charlie’s Country (2013), belgesel niteliği taşıyan ve arada kalmışlığı ele alan bir yapımdır. İlkel bir şekilde doğayla uyumlu bir biçimde yaşayan Aborjinler ve ataları filmin ana karakteri olan Charlie’nin deyimiyle topraklarını beyazlara devretmişlerdir. Charlie için, bulunduğu topraklar oldukça önemlidir; çünkü, sahip oldukları topraklar atalarının ruhlarını barındırmaktadır. Ancak Aborjinlerin kültürü, yaşadıkları bölgeye beyaz ırkın gelmesiyle birlikte başkalaşım geçirmiş; modern toplum olarak tabir edilen sistemin içerisinde dışlanmış ve ikinci sınıf vatandaş olarak hayatlarını idame ettirmeye zorlanmışlardır. Bu düzene kimileri alışmış kimileri de tıpkı Charlie gibi değişime direnmeye çalışmıştır. Ancak değişimin yanı sıra her şeyden önce Charlie’s Country’de ön plana çıkan ve altı çizilen olgu adalettir. Çünkü Charlie, topluluğunun kültürünü yaşatmaktan ziyade beyazlar ile eşit haklara sahip olabilmek ister. Filmde, karakterlerin Batı düşüncesi ile içgüdüleri arasında kalmışlığı, imgesel sahnelerle ve derinlikli bir biçimde seyirciyle buluşur. Nitekim Charlie barınakta yaşamasına rağmen pantolon giyer, kemer ve gözlük takar. Tüm bu imgelemler seyirciye bir arada kalmışlığı göstermek ister. Aynı zamanda Charlie’nin Kraliçe için dans ettiğini ısrarla belirtmesi, kültürün içinin boşaltılmasını simgeler. Film de seyirciye bu eylemin her ne kadar özgürleştirici olarak görülse de, emperyal güçler için yapıldığını hatırlatmak ister.
Cannes Film Festivali ve Avustralya Sinema ve Televizyon Sanatları Akademisi’nden En İyi Erkek Oyuncu ödülüne sahip olan David Gulpilil’in muazzam oyunculuğu ve filmin yönetmeni Rolf de Heer’in filmin içerisinde sıkça karakteri seyirciyle buluşturup, düşsel duvar içerisinde bizi farklı bir yolculuğa sürüklemesiyle birlikte Charlie’s Country, sömürgeci güçlerin baskı ve kuşatması altında Aborjinlerin hayatını belgeleyen bir film olarak akıllarda kalır.
Toprak Ana’nın Bereketli Kollarında: Tanna (2015)
“Çileden bilgelik doğar, öldürmek sadece keder getirir. Bir taraf güç için savaşır, diğer taraf intikam kovalar. Tanna’nın ayrı düşmüş çocukları, barışın etrafında birleşin. “
Pasifik adasına konuşlanmış Tanna kabilesi, kuşaklardır kendisini dış dünyadan izole etmiş, azınlık sayılabilecek bir toplumu oluşturmaktadır. Bunca zamandır doğayla iç içe, ormanın derinliklerinde yaşamlarını idame ettirmektelerdir. Masallarda geçen büyülü ormanlar gibi tüm halk, büyük bir harmoni içerisinde, usulca, doğa ana izninde nefes alıp vermektedir.
Kastom kabilesi, kurallara sahip, etik ahlak değerlerine bağlı ve inanç kaynakları Neo Şamanizm olan Animist çoğunluğu oluşturur. Herkes bilir ki; Ruh Anne her şeydir ve Tanna’nın tüm çocukları ona bağlıdır.
Gerçek bir hikâyeden uyarlanan Tanna (2015), aynı kabilede büyüyen Wawa ve Dain’in birbirilerine karşı olan ölümsüz sevgisini konu alır. Zamanın başlangıcından beri kabile şefleri, Tanna geleneği olarak kimin kiminle evleneceğini kendi aralarında belirler. Bu eşleşme; doğanın izninde, saf enerjilerin ilahi tesadüfü oluşturmasıyla gerçekleşmektedir. Kadınlık çağına henüz girmiş olan Wawa da ritüellere uygun bir şekilde toplumu bereketlendirmesi ve kabile arası verimin artması için evlendirilecektir. Bu nedenle çocukluk arkadaşı olan Dain ile görüşmesi artık doğru değildir. Kastom kadınları, Wawa’yı kadınlık evresine geçiş için büyük bir özveriyle hazırlar.
Aktif bir volkanik dağ olan Yahul, Kastom kabilesi tarafından ilahi güç olarak kabul görmüştür. Hayatın, sevginin ve Kastom’un kaynağıdır. Bir Yahul ziyareti sırasında, Imedinler tarafından saldırıya uğrayan şef, olayların büyümemesi için anlaşmaya gitmek zorundadır. Uzun zamandır savaş hâlinde olan iki kabile, Ruh Anne’nin vahiyi sebebiyle barış gerçekleştirmek mecburiyetindedir. Eski bir gelenek olarak birçok toplumda görülen kız alıp-verme eylemi, Tanna çocukları için de geçerlidir. Barışın sağlanması ve ilahi düzenin işlemesi için Wawa, Imedinlerden biriyle evlendirilecektir.
Kabilesine ilk kez karşı gelen genç kız, aşkı için her şeyi göze alır. Dain’e kalbini açar ve oyun arkadaşıyla sonunu düşünmediği bir yolculuğa çıkar. Kastom kabilesi ne karar alırsa o geçerlidir; ama iki aşık, kendilerine farklı bir yol çizmeye karar verir. Güneşin, yeşilin ve Toprak Ana’nın bereketli kollarında yeni bir hayata başlayan çift, sonu ne olursa olsun asla pes etmeyecektir.
Tanna; sevgiyi, doğayı, barışı ve canlıları her şeyin üstünde tutan bir inançla, kendi aşklarına olan bağın gücü olarak addetmiş iki masum bedenin egzotik keşfidir. Birbirini özden seven insanların yaşadığı her yeri ev olarak kabul eden, en hakiki ibadetin sevgi olduğunu düşünen, doğayı en büyük güç olarak benimseyen, ilkel sayılabilecek; ancak aynı zamanda da kozmik aydınlığa çoktan kavuşmuş, bilgelik düzeyi yüksek bir toplumun anatomisinin bir gözlemidir.
Doğa İçin Savaşan Bir Kadın: Woman at War (2018)
“Bizim kuşağımız, yeryüzüne karşı başlatılan savaşı durdurmak için en güçlü kuşaktır. Çocuklarımız ve torunlarımız hiçbir şeyi değiştiremezler. Onlar için her şey çok geç olacak. Bugün, harekete geçmenin tam zamanı.”
Ateşin ve buzun buluşma noktasında yer alan İzlanda; volkanik dağları, termal kaynakları ve coğrafi şekilleri ile eşsiz güzelliklere sahip bir ada ülkesidir. Avrupa’nın kuzeyinde yer alan ülke, endemik bitki türleri ve buzulların aşındırdığı yüzey şekilleriyle dikkat çeker. Savaşçı özellikleri ile bilinen Vikinglerin en eski yerleşim yerlerinden biri olan İzlanda, ordusu olmayan tek NATO üyesidir. Renklerin ve zıtlıkların diyarı, müzik dünyasına olan katkıları, eğitim seviyesi yüksek genç kitlesi, demokratik yönetimi ve barışçıl dış politikası ile her anlamda övgüyü hak eden bir İskandinav ülkesidir. Bu güzel özelliklerinin yanı sıra; belki de izole bir toprak parçasında yaşamanın verdiği alışkanlıkların bir sonucu olarak yabancı olana karşı oldukça mesafeli ve önyargılıdırlar. Hem özgürlükçü hem de milliyetçi olmayı başarabilen İzlandalılar, “üstün ve modern bir toplum” anlayışını benimsemişlerdir.
Nordik kültürün tüm damarlarından beslenen İzlandalı yönetmen Benedikt Erlingsoon’un ülkesinde çektiği ikinci uzun metraj filmi Woman at War (2018), ataerkil söylemlere nükteli dokunuşlarda bulunan modern bir kahramanlık öyküsüdür. Film, bir koro şefi ve eko-aktivist olan Halla’nın (Halldóra Geirharðsdóttir) İzlanda’daki alüminyum tesislerine karşı başlattığı bireysel mücadeleyi konu alır. Küresel bir felaket olan ekolojik yıkımı engellemeye çalışan kahramanımız, doğayı korumayı kendine görev edinmiş, savaşçı bir kadındır. Evrensel etik merkezli düşünen Halla, toplumun empoze ettiği kurallara göre değil, kendi inancına göre hareket eden çevreci bir eylemcidir. Günlük hayatında müzik dersleri veren Halla, “Dağların Kadını” takma adını kullanarak elektrik şebekelerini sabote etmekte ve devlet tarafından aranmaktadır.
İzlanda’nın büyüleyici doğasının anlatıya eşlik ettiği ve mücadeleci bir kadının macerasına tanık olduğumuz filmde, enerjiye olan ihtiyacımızın, doğadaki su döngüsünü bozarak bizi büyük bir çevresel sorunun eşiğine getirdiğinin altı çizilir. Küresel ısınmayı durdurabilecek son nesil olduğunu düşünen Dağların Kadını’nın başlattığı bu mücadelede, toprak ana ile teknoloji arasındaki savaşa da yer verilir. Devletin ideolojik aygıtlarına ve son teknoloji gözetleme araçlarına rağmen eylemlerini kararlılıkla sürdürmeye devam eden savaşçı, doğanın sunduğu tüm imkânları kullanarak, ülkesinde ağır sanayinin yol açtığı çevresel yıkımı durdurmaya çalışır. Gandi ve Mandela’yı rol model olarak benimseyen Halla, devletin kendisi için başlattığı sürek avından doğanın yardımı ve kıvrak zekâsı sayesinde kurtulur. Küresel felaket konusunu teatral bir estetikle ele alan, müziğe “eylemci” olarak yer veren filmde, çevreye duyarsız kalan söylemlere “zarif” göndermeler yapılır. Halla’nın çıktığı yolculuğun aslında hepimizin yolculuğu olduğunu anlatan Woman at War, doğanın çağrısına kulak veren insanların evrensel sesi olmayı başarır.