Mülteci dediğimizde zihnimizde nasıl bir insan belirir? Yerinden edilmiş, yoksul, çaresiz ve yardıma muhtaç biri mi? Bu imge, mülteciliği tarihsel ve siyasal koşulların ürettiği bir durum olmaktan çıkarır ve neredeyse değişmez bir kimlik gibi sunar. Böylece “biz” yerinde duranlar, “onlar” ise yerinden edilenler olarak ayrılır. Oysa savaşlar, işgaller, sınırlar, ekonomik krizler ve devlet politikaları, insanın bulunduğu yeri ve hayatını bir anda değiştirir.
Abdallah Al-Khatib Chronicles from the Siege’da (2026) bu güvenli mesafeyi ortadan kaldırmaya çalışır. Berlin Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan ve Perspektives bölümünde GWFF En İyi İlk Film Ödülü’nü kazanan film, yönetmenin Yarmuk Filistin Mülteci Kampı’nda yaşadığı kuşatma deneyiminden beslenir. Al-Khatib aynı deneyimi daha önce Little Palestine, Diary of a Siege (2021) adlı belgeselinde de ele almıştır.
Ancak Chronicles from the Siege yalnızca Yarmuk’ta yaşanan bir felaketin kaydını tutmaz. Filmin asıl meselesi, kuşatma koşullarında insanın neye dönüşmek zorunda kaldığı ve buna rağmen ne olarak kalabildiğidir. Bu nedenle film, mülteciyi yalnızca acı çeken bir beden olarak değil; düşünen, arzulayan, karar veren ve çelişkileri bulunan bir özne olarak kurar.
Üstelik bu yaklaşım, filmi yalnızca “başkalarının yaşadığı bir trajedi” olmaktan çıkarırken sinemanın politik işlevinin yalnızca görünmeyeni göstermekle sınırlı olmadığını da hatırlatır. Gösterilen görüntünün seyircinin kendi dünyasıyla ilişkisini kurmasını sağladığı ölçüde sinema politik bir düşünme alanına dönüşür. Chronicles from the Siege da bizi Yarmuk’a bakmanın ötesinde, Yarmuk üzerinden kendi güvenlik, sınır, mültecilik ve kuşatma anlayışımızı sorgulamaya yöneltir.
Edward Said’in oryantalizm eleştirisi, filmin temsil politikasını anlamak için önemli bir çerçeve sunar. Said’in gösterdiği üzere Doğu; Batı’nın bilgi ve temsil mekanizmalarında çoğu zaman irrasyonel, geri kalmış, tehlikeli ya da yardıma muhtaç bir “öteki” olarak kurulur. Günümüz Orta Doğulu mülteci temsilleri de bu anlayışın bir uzantısıdır. Mülteci ya acınacak, iradesiz bir kurban ya da tehdit oluşturan öfkeli bir kalabalık olarak sunulur. Her iki durumda da kişinin özne olma kapasitesi geri plana itilir ve yok sayılır. Chronicles from the Siege ise bu kalıbı kırarak filmdeki insanların yalnızca açlık ve bombardımandan kaçan bedenler olmadığını gösterir. Bu insanlar birbirleriyle tartışır, âşık olur, şakalaşır, korkar, bencilleşir ve dayanışır.
Burada filmin başardığı en önemli şey karakterlerini idealize etmemesidir. Kurban imgesinin karşısına kusursuz kahramanlar koymaz. Çünkü özne olmak, ahlaken kusursuz olmak anlamına gelmez. Aksine özne, koşulların baskısı altında seçim yapmak zorunda kalan kişidir. Kuşatma ise tam olarak bu seçim alanını daraltır. Yiyecek, ilaç ve yakacak gibi temel kaynakların yokluğu, normal koşullarda kolayca değerlendirilebilecek davranışları ahlaki ikilemlere dönüştürür. İnsanların birbirleriyle dayanışması kadar bencilleşmesi de bu koşulların sonucudur. Film böylece savaşı, dışarıdaki bir şiddet olmanın ötesinde daha derin bir bakışla, insan ilişkilerini ve değer yargılarını dönüştüren bir güç olarak ele alır.
Filmin politik gücü, büyük direniş anlatılarından çok gündelik hayatın ayrıntılarında ortaya çıkar. James C. Scott’ın “infrapolitika” kavramıyla işaret ettiği gündelik ve görünmez direniş biçimleri burada açıklayıcı olur. İnsanların mizah üretmesi, sigara paylaşması, müzik dinlemesi, sohbet etmesi ya da âşık olması ilk bakışta politik eylemler olarak görülmeyebilir. Ancak kuşatma, tam da bu sıradanlığı ortadan kaldırmaya çalışır. İnsanların hayatı giderek yemek bulmak, saklanmak, ilaç aramak ve bir sonraki güne ulaşmak gibi biyolojik ihtiyaçlara indirgenir.
Oysa James C. Scott’ın özellikle “Direniş ve Tahakküm Sanatları” kitabında bahsettiği infrapolitika teorisine göre, fiziksel ya bir askeri kuşatma altında kalan ya da vatanından edilip mülteci konumuna düşen kitleler, açık bir askeri veya hukuki direnç gösteremediklerinde görünmez bir hayatta kalma mücadelesi başlatırlar. Bu topluluklar için görünürde itaat etmek bir hayatta kalma stratejisiyken, sistemin gözünden kaçan mikro direnişler ve gizli dayanışma ağları gerçek varoluş alanlarını oluşturur. Dolayısıyla kuşatmayı yaracak büyük bir isyan çıkarma gücü olmayan mülteci veya mazlum halklar; fıkralarla, sınır ihlalleriyle, kayıt dışı yardımlaşmalarla ve pasif direnişle iktidarın duvarlarında görünmez çatlaklar açarak infrapolitikayı en yalın haliyle üretmiş olurlar.
Kuşatma, insanı siyasal ve toplumsal bir özne olmaktan çıkararak yalnızca hayatta tutulması gereken bir bedene indirgeme eğilimi taşır. Bu durum başlı başına planlı bir kimliksizleştirme amacına hizmet ederken insani özellikleri korumak ve film aracılığıyla göstermek de bir o kadar politiktir. Bu bağlamda film, bu kasıtlı indirgemeye karşı hayatın “fazlasını” gösterir. Aşk, mizah, sanat, arzu ve sohbet biyolojik ihtiyaçlar değildir. Fakat insanı yalnızca hayatta kalan bir organizmadan ayıran da tam olarak bu alanlardır. Bu nedenle filmde gündelik hayatın sürdürülmesi, basit bir anlatı olarak değerlendirilemez. Kuşatma altında yaşamak başlı başına bir direniş biçimidir.
Bir Film Kaseti Ne Kadar Değerlidir?
Bu düşüncenin en güçlü karşılığı, video kasetlerinin yakılıp yakılmayacağı etrafında oluşan ahlaki ikilemde görülür. Isınmak için kullanılabilecek kasetler, bir anda sanat ile hayatta kalma arasında seçim yapmayı gerektirir. Burada mesele yalnızca “Sanat mı hayat mı?” sorusundan ibaret değildir. Kasetler aynı zamanda hafızayı temsil eder. Başka hikâyelerin, başka hayatların ve başka dünyaların kayıtlarını taşır. Onları yakmak, kültürel hafızanın bir parçasından vazgeçmek anlamına gelir. Ateşe atılan 12 Kızgın Adam film kasetinin ardından duyduğumuz “Sonunda bir işe yaradılar” repliği ise kuşatma altında olmanın sınırları ve duygu durumu hakkında fikir verirken bizi de bu tartışmanın içine çeker.
Film sanatın ya da sinemanın değerini romantikleştirmez. Gerçekten üşüyen bir insan için bir film kasetinin kültürel anlamı ile ısınma ihtiyacı aynı düzlemde yer almaz. Kuşatmanın asıl şiddeti de burada ortaya çıkar: İnsanları normal koşullarda karşılaştırılması mümkün olmayan değerleri aynı terazide tartmaya zorlar. İnsan hayatta kalmak için kendisini oluşturan şeylerden ne kadar vazgeçebilir? Üstelik yakacak hiçbir şey kalmamışken video kasetler ısınmak için kullanılabilir.
Ayrıca yönetmenin gözünden sinemanın kendisi de bu sorunun içinde yer alır. Al-Khatib, daha önce belgesel aracılığıyla kayda aldığı Yarmuk deneyimini bu kez kurmaca üzerinden yeniden ele alır. Bu yolla Chronicles from the Siege hem kuşatmayı anlatan hem de unutulmaya karşı hafıza üreten bir film olarak da okunur. Yönetmenin önceki belgeseliyle kurduğu ilişki, kurmacanın gerçeklikten uzaklaşmak olmadığını, yaşanmış deneyimin başka bir biçimde düşünülmesi olabileceğini de gösterir.
Kuşatma Bize Uzak mı?
Filmin asıl politik sorusu burada ortaya çıkar: Kuşatma gerçekten yalnızca başkalarının yaşadığı bir durum mudur? Bu soruya cevap verirken her türlü toplumsal sıkışmışlığı Yarmuk Kuşatmasıyla eşitlemek elbette doğru olmaz. Savaş, işgal, açlık ve zorla yerinden edilme gibi deneyimlerin özgül maddi gerçekliği korunmalıdır. Ancak film kuşatmayı askeri bir operasyon olmaktan daha önemli bir noktaya taşıyarak, insanın hareket alanını, seçeneklerini ve gelecek tahayyülünü daraltan bir iktidar biçimi olarak düşünmemize olanak tanır.
Bu açıdan kuşatma farklı biçimlerde gerçekleşebilir. Bir insanın nereye gideceğinin, hangi kaynaklara ulaşacağının, ne kadar hareket edebileceğinin ya da geleceğini nasıl kuracağının başkaları tarafından belirlenmesi, kuşatmanın daha geniş ve daha politik mantığını gösterir. Mültecilik açısından da benzer bir mesafe söz konusudur. “Hepimiz bir gün mülteci olabiliriz.” demek, elbette herkesin aynı deneyimi bir gün yaşayacağı anlamına gelmez. Fakat mülteciyi bizden tamamen farklı, değişmez bir insan kategorisi olarak görmenin ne kadar yanıltıcı olduğunu hatırlatır.
Bugün yerinde duran insanın yerinde kalacağının tarihsel bir garantisi yoktur. Sınırlar değişebilir, savaşlar çıkabilir, ekonomik ve ekolojik krizler yaşanabilir; bütün bunlar insanların yaşam alanlarını ortadan kaldırabilir. Dolayısıyla film bizi mültecinin yerine koymaya çalışmaktan çok daha önemli bir şey yapar: Mülteci ile aramızdaki kesin mesafeyi sorgulamamızı sağlar.
Politik sinema, seyirciye ne düşünmesi gerektiğini söylemek zorunda değildir. Daha güçlü bir politik sinema, seyircinin hazır kategorilerini bozar. Chronicles from the Siege “Mülteciler de insandır.” demekle yetinmez; çünkü bu ifade bile mülteciyi önce “mülteci”, sonra “insan” olarak görme riskini taşır. Film bunun yerine mülteciliğin içinden insanı gösterir: acısını, arzusunu, mizahını, ahlaki çelişkilerini ve gündelik hayatını…
Bu nedenle filmdeki küçük ayrıntılar, savaşın büyük görüntülerinden daha politik bir anlam kazanır. Birinin bir film üzerine tartışması, bir sigaranın paylaşılması ya da iki insanın âşık olması, kuşatmanın insan hayatını bütünüyle belirleyemediğini seyircisine gösterir.
Chronicles from the Siege, mülteciyi yalnızca kurban olmaktan çıkarıp özneleştirirken onu kahramanlaştırmaz. İnsanları çelişkileriyle birlikte gösterir ve savaşın bedenlerle beraber ahlaki değerleri, ilişkileri ve gelecek tahayyülünü de kuşattığını ortaya koyar.
Said’in oryantalist temsil eleştirisi, bu insanların neden yalnızca acıları üzerinden görülmemesi gerektiğini; Scott’ın gündelik direniş kavramı ise sıradan hayatın neden politik bir anlam taşıdığını anlamamıza yardımcı olur. Kurama hiç ihtiyaç duymadan film bize tüm bunları düşündürmeyi başarır. Aynı zamanda filmin bütün bu teorik çerçevelerin ötesinde söylediği daha yalın bir şey vardır: Hayatta kalmak ile yaşamak aynı şey değildir.
Kuşatma insanın bedenini hedef aldığı kadar hayatını da daraltır. İnsani nitelikleri yok etmeye ve insanı özne olmaktan çıkarmaya çalışmasındaki temel gaye, savaşın diğer insanlar üzerindeki duygusal etkisini hafifletmektir. Öyle ya birilerini insanlık dışı ilan ettiğinizde, onların başına gelenler bir insanın başına gelmiş sayılmayacağı için duygusal ve vicdani yük de o nispette azalır. Film işte tam da bu noktada aşkı, hafızayı, sanatı, mizahı ve seçme kapasitesini kayda geçirerek mültecinin de insan olduğunu hatırlatır.
Bu nedenle Chronicles from the Siege Yarmuk mülteci kampı üzerinden genel olarak kuşatmanın insan hayatına ne yaptığının filmidir. Aslında bizi “onların” felaketine bakarken kendi güvenlik duygumuzun, sınırlarımızın ve yerimizde durduğumuza ilişkin varsayımlarımızın ne kadar kırılgan olduğunu düşünmeye çağırır. İnsanın uzaktaki insana mesafesini kısaltarak hem insan olma hâlini hem de mülteci olma potansiyelimizi hatırlatır.
Ezberlere itiraz eden, insanı uzakta da olsa görmemizi sağlayan ve başkasının hayatına bakarken kendi dünyamızı yeniden sorgulamaya zorlayan sinemanın politik gücü de belki tam burada ortaya çıkar.



























