Eleştiri - İzlenimSinema Yazıları

Dersaadet’i Vurmasınlar

Kıyıcı bir süreçle karşı karşıyayız. Emek Sineması tarumar olmuş vaziyette. İki yıldan fazladır süren çabalar sonuç getirmiyor bir türlü. Açıklamalar, eylemler, toplanmalar, basın bültenleri, köşe yazıları, dilekçeler…

Sesimiz gürleştikçe, sanki daha da duyulmuyor insanın içini acıtan bir biçimde.
Umut vaat eden tek bir şey varsa, o da “farkında olan” kimsenin artık susmuyor olması.

Hangimiz kime, kimlere, nelere inanıyoruz bunlar değil masaya yatırmak istediğimiz. Tek dileğimiz, bu kıyımın farkında olduğumuzu sizlerle paylaşmak. Ses veren koca bir kalabalığın koluna girmek ve sese ses katmak. Çünkü sayfanın en üstünde büyük puntolarla yazılmış bir başlığın altında birleşiyoruz ve ona inanıyoruz: Sinemaya.

Sinemanın, salt “şahane koltukları ve mükemmel bir ses sistemi” olan karanlık bir salondan müteşekkil olmadığını düşünüyoruz. Evlerimizden çıktığımızda başlayan bir “dönüşüm” o. Yusuf Atılgan’ın söylediği gibi kısa ömürlü bir başka yaratığa dönüşüyoruz, sinemayla her randevulaştığımızda. O yol, o varış, o gişe, o yer gösterici, o çay ocağı hâfızamıza müdâhil oluyor, duvardaki bir kalem işi yahut yerdeki bir rabıta bizi gülümsetiyor meselâ. Filmlere karıştığımız, içlerinde büyüdüğümüz salonlarla da bir bağımız oluyor dolayısıyla.

Hâl böyleyken, sahip çıkmamız icâp ediyor.

Belediyelerin adlandırdığı gibi bir “dönüşüm” yaşadığımız apaçık, ancak dönüşmenin hangi noktadan hangi noktaya olduğu muğlâk. Estetik anlayışımıza “cebren ve hile ile” müdahâle ediliyor, kentin köşe taşları -sırf daha çok para kazanmak uğruna- iğdiş ediliyor, gökyüzü giderek daha az görünüyor ve insan soluk almakta zorlanıyor.

Hayatını ‘eşitlikten yana’ filmler çekerek geçirmiş Costa Gavras, pazar günü, üşenmeden, sıkılmadan, iyicillikle katılım gösterdiğimiz Emek yürüyüşünde gördüğümüz muameleye tanıklık ettiğinde -“bir ülke sanatçılarına, sinemaseverlerine nasıl böyle muamele eder, gözlerime inanamıyorum” dedi.

Ne kadar utanç verici, sizce öyle değil mi?
Bizce de öyle.

Yıktıkları bizim hâfızamız, mitologyalarımız, çocukluğumuz, ilkgençliğimiz. Bu kabullenilecek cinsten bir şey değil. Böyle devam ederse, alışveriş merkezlerine zorla sokulan, birbiriyle konuşacak enerjisi medeniyet tarafından çalınmış, sinema seyirciliğinin kollektif tonunu yitirmiş robotik insanlara dönüşeceğiz.

Fil’m Hâfızası ekibi olarak, bu kıyımın karşısında durduğumuzu yüksek sesle dillendirmek ihtiyâcı duyuyoruz. Sinema bizim bildiğimiz en eski ve en saygıdeğer hikâye anlatıcısı. O, gaz bombasıyla, panzerle, tazyikli suyla, barikatla, polisle, copla, kazmayla, kürekle yaklaşılacak bir şey değil. O naif ve güzel bir şey. İyi muameleyi hâkeden bir şey. Bizler de öyleyiz.

Akıl dışı bir hata yapılıyor, geçmişe dair hiçbir şeyi hatırlayamayacak hâle gelmek üzereyiz. Daha dik durmak konusunda da diğer tüm sinema seven- sinema üreten insanların yanında ve arkasındayız.

Haydi, bugünler çözülmeme günleri. Sizler de bize katılmadan, bilin ki hep ‘bir eksiğiz’.

tugce
1983 yılında İstanbul’da doğdu. 2004 yılında, Eskişehir’deki konservatuvarın oyunculuk bölümünden mezun olarak öğrencilikten men edildi. Ödenekli ve özel tiyatrolarla çalıştı, reklamlar seslendirdi, televizyon serilerinde yer aldı. Bugünlerde otuzlarını selamlıyor ve bu dünyadaki çoğalmanın her şeyden çok sinema’yla gerçekleşebileceğine inanıyor. Argümanları konusunda ordinaryus sayılamaz ama pek hisli kız. Mucizesi sinema.

Yorum yaz