RöportajSinema Yazıları

Dünay Kılıç ile Söyleşi

Gerilim temalı etkinliğimiz High Tension Night by Fil’m Hafızası’na ev sahipliğini yapan ve korku-gerilim türüne olan ilgisi ile dikkat çeken, Microcassette Recorder (2010) adlı kısa filmin yönetmeni Dünay Kılıç ile deneyimleri, televizyon geçmişi ve önümüzdeki projeleri hakkında keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Kendinizden ve kariyerinizin gelişiminden kısaca bahsedebilir misiniz?

1980 doğumluyum. Yengeç burcuyum, yükselenim aslan. Üniversite eğitimimi Los Angeles’da Media & Arts bölümünde aldım. Bu işe ilk başladığım zaman çok küçüktüm. 14-15 yaşlarında bir şeyler çeker kurgulardım. O yaşlarda benim için oyun gibi gelirdi bu. Bunun bir meslek olacağı ile ilgili bir bilince sahip değildim. Çocuklukta bir vakit sevdiğimiz şeyleri sonradan unuturuz. İşte ben de yıllar geçtikçe bu sevgimi unuttum ve hayatta çok başka işlere daldım. Dış ticaret, iç ticaret… İş dediğin öyle bir şeydir dedim. Sonrasında mutsuz oldum tabi hayatımda. Kendime dedim ki ben mutlu olduğum şeyi bulamazsam hiçbir şey yapmayacağım ve hiçbir şey yapmamaya başladım hayatımda. Uzun bir süre yalnız kaldım ve bu yalnızlık bana iyi geldi. İnsan çocukluğundan ne kadar uzaklaşırsa kendi özüyle ilgili de öyle kalın bir kabuk oluşturmaya başlıyor. O kabuklar yavaş yavaş kırılınca hatırladım ki benim en sevdiğim şey kameramdı. Kameram tekrar aklıma geldiğinde büyük bir heyecan yaşadım. Sonra nereden başlasam diyerek mevzuyu tekrar ele aldım. Biraz araştırdım. Sinan Çetin’in Plato Film adlı okulu başlangıç için mantıklı bir yoldu. Sinan Çetin’in filmlerini biliyordum ama kendisiyle ilgili çok bilgi sahibi değildim. Aynı zamanda Plato Yayınevi vardı ve bu yayınevinde Ayn Rand’ın kitapları çıkıyordu. Kitapları okudum hoşuma gitti. Kendime buradan bir yol bulabilirim dedim ve planımı yaptım. Okula gider setleri görürüm, Sinan Çetin’le tanışır, kendimi de gösterebilirsem sektöre giriş yapmış olurum diye düşündüm. Plan işledi; okula gittim, Sinan Çetin’le tanıştım, gözüne de girdim ve profesyonel hayatım bu şekilde başlamış oldu.

fotoğraf 1

Hobileriniz nelerdir?                                                                                                                          

Müziği çok seviyorum. Uzun zamandır elime almadığım bir akustik gitarım var. Bir zamanlar çok haşır neşirdim ve çok hoşuma gidiyordu. Dave Matthews Band’i çok severim. Müzik yaptığım işle çok örtüşen bir sanat dalı. Klasik müziği de çok seviyorum.

 

Besteleriniz var mı peki?

Bestelerim yok ama olmasını çok isterdim. Kendi filmlerinin müziklerini yapmaları açısından Robert Rodriguez ve Tony Gatlif’e çok imreniyorum. Kendi filmlerimde müzikleri ben seçiyorum. En azından o kadarını yapıyorum. Keşke besteleyebilsem…

 

Neden kısa filmi tercih ediyorsunuz? Uzun metraja yönelmeyi düşünüyor musunuz?

Uzun metraj düşünüyorum neden düşünmeyim! Ama onun bambaşka bir tarafı var. Bazı genç yönetmenler ilk filmlerinde inanılmaz başarılı oluyorlar. Takdir ediyorum, tebrik ediyorum. Ama doğru ya da yanlış bu benim fikrim; insanlardan 90 dakikalarını istiyorsunuz, ondan da öte 10-15 dolarını istiyorsunuz. Bütün bunları istemeden 10-15 dakikalarını alıp ilgilerini ayakta tutabiliyor musunuz; anlatmak istediklerinizi öyküleme biçimleri gibi faktörlerle destekleyip keyifli vakit geçirtebiliyor musunuz, önce buna bakmak gerekiyor. Kısa film bu anlamda daha mantıklı. İnsanın kendini hem uzun metraja hazırlaması hem de bu alanda küçük ölçekte deneyebilmesi adına önemli. O yüzden ilk adımım kısa metraj oldu.

 

Gerilim türünü seçmenizin arkasında nasıl bir motivasyon yatıyor?

Bazen kendinizi bazı şeylere daha yatkın hissedersiniz ama nedenini bilmezsiniz. Mesela Rock da dinliyorum klasik müzik de dinliyorum ama kendimi daha çok Rock dinlerken buluyorum. Gerilim de öyle benim için. Ondaki tansiyon ve gıcıklık hoşuma gidiyor.

 

Gerilim türüne sevginin çocukluktan başladığını düşünüyorum. Sizin için de bu geçerli midir? Hafızanıza kazınmış çocukluk-gerilim anılarınız var mıdır?

Çocukken tek başıma bir korku filmini sonuna kadar izlemek benim için bir oyun gibiydi. Bir izleyici olarak gerilimden aldığın içgüdüsel haz önemli. Korku filmi izlemek koridorda karanlıkta ışığı açmadan yürümek gibi güzel bir oyundu. Sonradan kanıma işledi. Gerilim sevgisi çocukluktan başlar tezini doğruluyorum. Korkmuyorum diyenler de oyunu bozuyorlar aslında. Biz korkmak için zorluyoruz kendimizi.

 

Çocukluğunuzda izleyip etkisinde kaldığınız filmlere birkaç örnek verir misiniz?

Hayvan Mezarlığı (1983), Yaşayan Ölülerin Dönüşü (1985), O (1990) aklıma ilk gelenler.

 

Edebiyatın gerilim sinemasıyla olan ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sinemanın olmazsa olmazı edebiyat. Oradan besleniyor. Ben kendimi teknik tarafta görüyorum ve o yüzden çok mutlu değilim. Daha çok şey okumak ve artık teknik okumak istemiyorum. Ama ne zaman bir şeyler okumaya başlasam kendimi gene teknik kısımda buluyorum. Bu benim kafamı biraz karıştıran bir durum çünkü tekniğin ne kadar iyi olursa olsun doğru hikayeyi yakalayamazsan, dünyanın en iyi filmi olsa da bir işe yaramayacaktır. O yüzden daha fazla okumaya çalışıyorum.

 

Sinemamızda korku-gerilim öğelerinin kullanımı hakkında neler düşünüyorsunuz?

Kısıtlanıyoruz. Kültürümüzde var olan şeylerle korkabiliyoruz. Kurt adamdan korkmayız. Görsek kapıya süt bırakırız veya döveriz. Ama cinden korkarız.

fotoğraf 4

Sinema anlayışınızı etkileyen yönetmenler, filmler veya ülke sinemaları hangileridir?

Metin Erksan etkilendiğim yönetmenlerden. Sevmek Zamanı (1965) enteresan bir film. Zaten yönetmen dönemi dahilinde kendini çok gösterememiş, döneminin ilerisinde bir sinema bakış açısı var. Değeri şimdi şimdi anlaşılıyor, belki ileride daha da iyi anlaşılacak. Ayrıca Uzak Doğu sinemasına kendimi yakın hissediyorum. Kültür olarak bakıldığında onların da arabesk bir tarafı var. Ama onlar çok daha farklı bir şekilde süslüyor. Bize nazaran daha sinema dilinden bir işleyiş var onlarda. Bizde biraz daha kaba ve ilkel. Chan-wook Park benim dünyamı ters yüz etmiş adamdır. Oldboy (2003)’u 2004’te, bu işlere girsem de mutlu olsam yaklaşımı oturmadan önce izlemiştim ve dünyam şaşmıştı. Bir dakika dedim. Ben hiç böyle bir şey izlememiştim. Zaten onun diğer filmlerini izledikten sonra ne kadar acayip bir adam olduğunu anladım. Sonra o kültürün diğer örneklerini de izleyince bunların hepsi acayip dedim. Sanatta acayip olmak iyi bir şeydir. Yeni yeni isimler tanıyorum. Mesela son dönemde Mama (2013)’yı izledim ve cok etkilendim. Çok enteresan bir konusu yok ama öyküleme biçimi çok iyiydi. Aslında hep izlediğimiz konular ama farklı bir illüzyon izlemiş havasına sokuyor insanı.

 

Mama örneğinde olduğu gibi kısa filmlerin uzun metraj olarak da çekildiğini görebiliyoruz. Microcassette Recorder için böyle bir düşünceniz olur mu?

Microcassette Recorder (2010) için olmasa da doğru bir tema üzerinden bir yapı kurulur, doğru bir önerme ve tezi olursa, o genişletilebilir ve kısa da uzun da anlatılabilir. Hikayenin muhteviyatı ve hammaddesiyle ilgili. O yüzden olabilir. Mama da bunun güzel bir örneği.

 

Microcassette Recorder setindeki deneyimlerinizi paylaşır mısınız?

Filmi iki kere çektik. İlk seferde yanlış insanlarla çalıştım. Set etiği başka bir şey. Şarapları içerseniz orada çekim olmaz, başka bir şey olur. Bir anda gözleri kaymış konuşamayan insanlarla çekim yapmak durumunda kaldım. Dolayısıyla tüm ekibi değiştirdim.

 

Uzun bir süre televizyonculuk deneyimiz oldu. Televizyon estetiğinin sinemanıza bir etkisi oldu mu?

Aslında televizyon estetiğinin bir etkisi olmasa daha iyi olur. Televizyonda işler hızlı olmak zorunda. Sektörde ne kadar iyi olduğun değil işi ne kadar hızlı sürede yetiştirdiğin daha önemli. Bu da sinemayı kendine daha yakın gören insanlar için çok acı verici bir şey. Ben başımı çok belaya soktum o yüzden. İyi olsun diye işleri zorlayıp, akışı bozmaya gidecek kadar şeyler yaptım. Pes etmek de istemedim. Çünkü bazı şeyler kırıldığı zaman bitebilir, bazı şeyleri muhafaza etmek gerekir.

 

Çek Bakalım yarışmasının hikayesini anlatabilir misiniz?

Okan Bayülgen sebebiyle katıldım. Onun skeçlerini çekme planı ve arzusu daha önceden hep vardı. Yarışma bünyesinde Okan Bayülgen’i de görünce planlarımıza yaklaştıracak bir adım olarak gördük bunu. Hatta bu projenin bizim için yapıldığını düşündük! Finale kadar ilerledik. Sonrasında da Okan Bey’le çalışmaya başladık.

 

Okan Bayülgen ile çalışmak nasıl bir deneyim?

Şu an beraber çalışmıyoruz. 2-2,5 seneye yakın ortak işler yaptık. Keyifli ve zevkliydi. Ancak televizyon pek bana göre değilmiş onu anladım. Başta hiç televizyon düşünmüyordum ama Okan Bayülgen derken bir anda 200 canlı yayın tecrübem oldu. Ama tamamen yanlışlıkla oldu, isteyerek değil. İlk başta biraz ihtiyatlı yaklaştık birbirimize. Bir iki video sonra sen böyle iyisin devam et dendi.

 

2013’te gösterime giren filmler arasında beğendiğiniz filmler hangileri?

Prisoners (2013)’ı çok sevdim. Yönetmenini çok geç keşfettiğim için kendime kızgınım. Gravity (2013)’yi çok sevdim. Teknikle haşır neşir olan insanlar Gravity’den çok haz alıyorlar. The Hunt (2012) ve Stoker (2012) da çok etkileyiciydi.

 

Yeni projelerinizden biraz bahseder misiniz?

Şu an yine bir gerilim kısa metraj projemiz var. İsmi “Kuyu”. Şenay Gürler’le konuştuk. Onun da hoşuna gitti ve yer almak istedi projede. Bizim için de çok önemli bir adımdı. Küçük bir rolde Okan Bayülgen de yer alabilir. Uzun zamandır yarışmalara sipariş işler yapıyorduk. Sonuçta insanlar senden bir şey yapmanı istiyor ve onların da düşlerine yaklaşman gerekiyor. İş hayatı böyle ve can sıkabiliyor. Kendi projelerinizi yapmazsanız bu iş çok mutlu etmeyebilir. Kuyu’yu geçtiğimiz yaz düşünmüştüm. Freud okurken insan hafızası üzerine travmalar ilgimi çekmişti. Prodüksiyon öncesi hazırlıklarımızı tamamlamaya başladık. Çok özenilmiş bir iş çıkarmak istiyoruz. Ben çok heyecanlıyım. Bu filmde Uzak Doğu sinemasından ve çocukluğumdan etkilendiklerimin dışarı çıkmasını istiyorum.

 

Son olarak Microcassette Recorder’ı da gösterdiğimiz ve ev sahipliğini yaptığınız etkinlik ve ekibimiz hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyiz?

Filmin master kopyası yoktu. Akbank’a yetiştirmek istedim ama anlaşamadık ve filmi çöpe attım. Küçük bir kopyası dursun dedim. Galatasaray Üniversitesi’nin Sinepark’ta etkinliği vardı. O kadar uğraştım göndereyim dedim. Oradan derece aldım ve film İspanya’ya gitti. Ama 50 MB kopyayla gitti. O yüzden ne kadar anlaşıldı bilmiyorum. Kuyu’yla toparlarız inşallah. Siz çok kalabalık bir ekipsiniz. Her görüşmemizde Fil’m Hafızası’ndan farklı insanlarla tanışıyorum. Bu projeyi başlatan Öncü Gülmez ile etkinlik gecesinden önce yemek yedik ve sohbet ettik. Kendisinin film hafızası gerçekten etkileyiciydi. İsminizin hakkını veriyorsunuz. Hepiniz başka başka işlerle meşgulsünüz ama buna gönül veriyorsunuz. Gerçekten gönülle yapılacak bir iş ve buradaki herkesin de o gönüle sahip olduğu ayrı ayrı gözüküyor.

 

yeliz
1984 yılında Zonguldak’ta doğdu. 2009 yılında Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’ni bitirdikten sonra asıl tutkusu olan sinemayla arasında hiçbir engel kalmamış oldu. Özellikle Avrupa ve Uzak Doğu sinemasıyla ilgileniyor ama korku ve gerilim türü her daim vazgeçilmezi.

Yorum yaz