!f İstanbul!f röportajlar

Görülmüştür: Serhat Karaaslan ile Söyleşi

Ödüllü kısa filmleriyle adından bahsettiren Serhat Karaaslan’ın ilk uzun metrajı Görülmüştür, 18. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde izleyicisiyle buluştu. Mahkumlara gelen mektupları okumakla görevli olan cezaevi memuru Zakir’in “görülmüştür” damgasına gizlenen sansür algısını ve tekdüze hayatının mektuplardan birinde bulduğu fotoğrafla takıntıya evrilişini görmek isteyenler için Serhat Karaaslan’la sinemanın perdesini araladık.

Röportajımıza sizi tanıyarak başlayalım. Dondurma, Musa, Bisiklet gibi kısa filmleriniz ve ilk uzun metrajınız olan Görülmüştür ile yurt içi ve yurt dışında olmak üzere birçok festivale dahil olup ödüller topladınız. Sinemayla yollarınız ne zaman ve nasıl kesişti?

Sinema fikri, ilk kez lisede yatılı okuldayken düştü aklıma sanırım. Hayatta ne yapacağımı pek bilemediğim bir dönemdi. Öyle aniden verilmiş ve çok emin olunan bir karar ya da istek de değildi. Kimseyle paylaşamadığım ve acaba deneyebilir miyim diye içimde taşıdığım bir istekti.

İlk kez sinemaya da İstanbul’a üniversiteye gelince gittim aslında. Öncesinde sadece televizyonda ve video kasetlerden film izlemiştim. Ama çocukluğumdan beri hikâye anlatıcılığına ilgim ve merakım vardı. Hikâyeler, masallar dinleyen ve yeniden anlatan bir çocuktum. Sinemayı keşfedince de hikâye anlatıcılığına olan ilgim sinemaya evrildi. Üniversiteden sonra amatör kısa filmler yapmaya başladım. Eli yüzü düzgün ilk kısa filmim de Bisiklet oldu. Öncekiler çok basit ve amatör denemelerdi. Bisiklet’in ilgi görmesi, film yapmaya devam etmemi sağladı.

İşin hem senarist hem de yönetmen koltuğunda oturmanın avantajları ve dezavantajları sizin için neler? Kafanızda kurguladığınız hikayeyi kendi yönetmenliğinizde filme aktarıyor olmanız nasıl hissettiriyor? Bu konuda öncelikleriniz ya da bireysel kurallarınız var mı?

Başkasının yazdığı bir senaryoyu ya da hikâyeyi filme çekmediğim için çok bilemiyorum nasıl olacağını ama muhakkak ki her iki şekilde çalışmanın da kendine göre hem avantajları hem de dezavantajları vardır. Kendi yazdığınız senaryoyu filme çektiğiniz zaman yazmanın sonu olmuyor galiba. Çekimde de senaryoyu yazmaya ve değiştirmeye devam ediyorsunuz. Çok fazla deneyimim olmasa da neredeyse yaptığım her filmde senaryodaki bazı temel değişiklikleri son dakikada, hatta çekim sırasında yaptığım oldu. Yine kurguda da çok değiştiği oldu. Belki başka bir yazarın yazdığı bir senaryo olsa böyle değişiklikleri bu kadar kolay yapamayabilirsin.

Mesela Görülmüştür’de hikayenin etrafında döndüğü fotoğraf ve Selma’nın omuzundaki elin kime ait olduğu fikri çekimden bir iki gün önce filmde kullanılacak fotoğraf karesini çekerken aklıma geldi. Senaryoya dahil ettim ve diyalogları ona göre revize ettim. Bu örneği vermemin nedeni biraz da bu detaydan dolayı sık sık Antonioni’nin Blow Up filmine referans veriliyor olması. Ama şu da var bu filme çalışırken en çok baktığım filmlerden biri Blow Up olmuştu. Daha çok gerçeğin göreceliliği meselesinden dolayı.

Kendi yöneteceğin senaryoyu yazmakla ilgili bir diğer önemli şey de bir yandan senaryoyu yazarken bir yandan da filmin üslubunu, tonunu vs düşünüyor olman. Filmin tarzı ve tonu senaryoyu oldukça etkiliyor. Bu da yazma sürecinde senaryo kadar önemli oluyor.

Film yapmanın aşamalarını birbirinden ayırmıyorum. Uzun bir yolculuğun farklı evreleri gibi. Yazmak, çekim, kurgu gibi her bir aşamanın kendine göre sıkıntılı yanları olsa da daha çok zevkli ve keyifli bir süreç oluyor benim için. Film yapmanın şöyle keyifli bir tarafı var bana göre: Oyun oynamak gibi olması. Birtakım karakterler ve hikâyeler uydurup bir süre sonra onları uydurmamışsın ve hepsi gerçekmiş gibi kabul edip sürekli birileriyle üzerine ciddi ciddi konuşmalar yapıyorsunuz. Sanki o insanlar varmış gibi. Oyuncularla çalışırken ya da ekiplerle konuşurken genelde öyle konuşmalar geçiyor aranızda. “Yarın Zakir eve gidiyoruz.” diyorsunuz, sanki Zakir gerçekten varmış ve evde sizi bekliyormuş gibi. Kostümcü gelip Zakir’in gömleğini temizlemeye gönderdim diyor. İşin bu yanı çok eğlenceli bence. Kurallarım yok. Önceliğim her şeyi iyi ve doğru bildiğim şekilde yapmaya çalışmak ve kolaya kaçmamak. Ama ipin ucunu kaçırdığımız çok oluyor tabi.

Karlovy Vary Film Festivali’nde baskıcı rejimler ve sansür gibi temaları sorgulama üslubunu nedeniyle Görülmüştür, Avrupa ve Akdeniz Film Eleştirmenleri Birliği tarafından en iyi film ödülüne layık görüldü. Senaryoyu yazarken sizi tetikleyen, takıntı ve baskı konularını işlemenize, mekan olarak bir hapishane seçmenize neden olan faktörler neler oldu?

Film biraz dönemine denk geldi galiba. Sosyal medyada bu kadar çok “Görülmüştür” damgalı mektubun dolaştığı bu günlerde filmin çıkması ilginç bir tesadüf oldu. Selahattin Demirtaş’ın, Sırrı Süreyya Önder’in hapishaneden gelen mektuplarıyla sık sık karşılaşıyoruz. Dürüst olmak gerekirse hiç bilmediğim bir dünya olan hapishanede geçen bir film yapmak ilk başta beni oldukça korkutuyordu. Uzunca bir süre böyle bir meseleyi nasıl bir yerden ve nasıl bir bakış açısıyla ele alacağım üzerine kafa yordum.

Konuyu politik mahkumlar üzerinden ele almak ilgimi çekmiyordu. Çıkış noktası tanımadığı, görmediği başka insanların yazdığı mahrem şeyleri okuyan ve bu okuduklarına kendini kaptırıp peşine düşen hapishanede çalışan bir memurun hikâyesini anlatmaktı. Biraz bizim edebiyata ve hikâye anlatıcılığına olan ilgimiz gibi. İşi böyle olan bir insanın nasıl bir dünyası olacağını keşfetme isteği ve merakıyla başladım. Ama bir filmin tek bir çıkış noktası olmuyor zaten. Birçok fikir buluşuyor, denk geliyor.

Karakterin takıntılı olması baştan beri vardı. Her gün aynı şeyi yapan ve yaptığı işin esiri olan bir insanla ilgili bir şey yapınca takıntı ister istemez öne çıkıyor. Senaryoyu 2014’te yazmaya başladım. 15 Temmuz süreci olunca bir süre ara verdim ve daha önce yazdıklarımı bir kenara koyup en baştan yazmaya başladım. İlk başta yazdığım senaryo daha çok Zakir’le ve onun dertleriyle ilgiliydi. Sonra başka şeyler de girdi işin içine. Barış Bıçakçı’nın çok katkısı oldu senaryoya. Bu konuya başka bir yerden bakmamı sağladı. İçinden geçtiğimiz karanlık ve zor günler ister istemez farkında olmasam da filme girdi. Filmi bu süreçlerden önce çekseydim muhtemelen çok daha farklı bir film olurdu.

Kısa metrajların ardından Görülmüştür ile uzun metraj kategorisine giriş yaptınız. Bundan sonrası için aklınızda spesifik projeler, ilerlemek istediğiniz alan ve konular var mı?

Yapmak istediğim bir kısa film var. Bir terslik olmazsa bu yılın sonuna doğru çekeceğiz sanırım. Onun dışında aklımda yazmak istediğim bir iki fikir var. Ama acele etmek istemiyorum. Önümüzdeki yıl bu fikirlerden birinin üzerinde çalışmayı düşünüyorum. Aklımda öyle spesifik konu veya temalar olmuyor. Beni insanlara anlatmak için heyecanlandıran fikir ve hikâyeleri anlatmak istiyorum. O hikâyeler de zaten gelip seni buluyor bir şekilde.

Fil’m Hafızası okuyucuları için tavsiye edebileceğiniz, ilham aldığınız ve severek izlediğiniz filmler hangileri?

Son zamanlarda izlediğim birkaç film söyleyeyim o halde. Parasite’i çok sevdim. Hatta Fransa’da üst üste iki gün sinemaya gidip izlemiştim. Bong Joon-Ho’nun hemen hemen bütün filmlerini çok severim. Türleri karıştırması ve mizah duygusu en sevdiğim şey onun sinemasında.

El Angel, Bacurau, The House That Jack Built, Burning yakın zamanda izlediğim ve sevdiğim filmler oldu. I was at Home, But çok ilginç bir filmdi. Sevdiğimi söyleyemem ama çok farklı geldi. Tekrar izlemek istiyorum, ara ara aklıma geliyor.

Yağmur Baki
1994, Ocak ayında doğdu. Yeditepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Basılı yayınlarda ve yayınevinde editörlük ve içerik yazarlığı yaptıktan sonra şimdilerde dijitali deneyimliyor. Edebiyatta ve sinemada psikanalizle ilgileniyor.

Yorum yaz