Özel DosyaSinema Yazıları

Havvaların Öyküsü: 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü

Unutmamak gerekir, “kadın” bir cinsiyet değildir.

Kadın en başta doğumdur, berekettir, topraktır. Sadece rahme verilmiş bir meziyet değil; fikri, yaratıcılığı, estetiği, farklı olanı doğurmak, iki ayrı nehirden gelen suyu bir denizde toplamaktır.

Kadın, vücudun en verimli hâlidir. Ancak belli görevlerin, sorumlulukların, mecburiyetlerin, kimliklerin, kıyafetlerin, biçimlerin, renklerin atfedildiği bir gövde değil; becerinin, inceliğin, ayrıntının ellerinde can bulmuş, her biri on marifete birden koşan parmaklardır.

Kadın toplumun aynası ve bir o kadar da kuytusudur. Kadının aydınlık yüzü ve neşesini etrafa pay eden, doğasında mayalanmış şefkatle ikram ettiği gülümsemesi, üzerinde nefes aldığı coğrafyanın dinginliğini, huzurunu, güzelliğini yansıtır. Daha aşağılarda, derinlerde, tam yüreğin oturduğu yerdeyse gözyaşında eritiverdiği suskunlukları saklıdır. Ne zaman ki o aydınlık yüzde mora, yeşile, kızıla çalan renkler belirir; ne zaman ki tebessümün içini keskin bir çığlık doldurur, sokakların karanlığı o zaman gün yüzü gibi ortaya dökülür.

Bundandır ki kadın hayatın kucaklayabileceği tüm enginlikler, tüm topraklar, tüm doğumlardır.

Mart’ın 8’inde kadının adını ayakta alkışlıyor ve bu özel dosyamızda sizlere kadın filmleri ikram ediyoruz.

Selvi Boylum Al Yazmalım (Yön. Atıf Yılmaz, 1977)

Asya bir köylü kızıdır. Okumamıştır, mesleği yoktur. Herhangi bir geçim kaynağı yoktur. Bir erkeği çok sever. Çok ama çok sever. Onunla evlenir ve bir çocukları olur. Çocuk daha kucakta bebedir. Sevdiği erkeğin işleri yolunda gitmez. Asya sevdiğine bir yardımı dokunur mu acaba diye sevdiğinin patronuyla konuşmaya gider. Ama sevdiği erkek bunu hazmedemez. Asya kadın başına nasıl olur da erkeğin işine burnunu sokar? Asya dayağı hak etmiştir. Sevdiği erkek Asya’nın suratına bir tokat aşk eder. Ama Asya nereye giderim, ne yaparım diye düşünmez ve terk eder o adamı. Sinemada kendi ayaklarının üstünde duran kadın karakterleri düşündüğümde aklıma ilk Asya geldi. Asya ‘’Bir tokat değil mi?’’ demez. ‘’Ama çok seviyorum.’’ demez. ‘’Çocuğumun babası.’’ demez. ‘’Nasıl geçinirim.’’ demez. Yalnızca gider. Asya gider ve Samet büyür, sevgi kazanır, emek kazanır…

Efsanevi Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un eserinden beyaz perdeye uyarlanan bu filmde, bildiğiniz gibi başrolleri Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin paylaşırken, filmin yönetmenliğini ise Atıf Yılmaz üstleniyor. İlyas yakışıklı bir kamyon şoförü, Asya ise güzeller güzeli bir köylü kızıdır. İkisinin birbirine âşık olup evlenmeleri çok uzun sürmez ancak İlyas’ın Asya’yı hayal kırıklığına uğratması da çok uzun sürmeyecektir. Köylü kızıdır; tek başına ayakta duramayacağını zannettiğimiz Asya, kocasının tokadını sineye çekmez ve bebesini kucağına alıp yollara düşer. Yolda karşısına bir yangında ailesini kaybeden Cemşit çıkar. Cemşit, Asya ve oğluna yuvasını açar. Cemşit, Asya’dan hiçbir karşılık beklemeden Samet’e babalık etmeye başlar. Yıllarca süren bu ilişkinin başlarda adı konmamışken, zamanla güvenin adı sevgi olmuştur. Ta ki bir gün, bir rastlantı sonucu İlyas, Asya ve Cemşit’in evlerine gelinceye dek. Asya, en büyük aşkı ile emek emek sevgisini büyüten Cemşit arasında bir seçim yapmak zorunda iken bu seçimi belki de Samet onun yerine yapacaktır.

Ezgi Ulukoca

The Color Purple (Yön. Steven Spielberg, 1985)

Bir toprağı işgal etmek, ne ona her zerresine kadar sahip olmak anlamına gelir ne de bütünüyle nüfuz edebilmek.

Bir toprağı işgal etmek, ancak zerrelerin arasında mesafeler koyan bir bozgundur; ta ki rüzgâr, sırtladığı zerreleri günün birinde dönüp dolaşıp aynı coğrafyada tekrar bir araya getirene kadar. Çünkü toprak, kirlenmeyen en temiz rahimdir. Çünkü toprak –her şeyden çok- bir anadır.

Topraktan mayalanan bu vücut yara alabilir, içine hoyrat ve cani arzular nüfuz edebilir, parçalanan hayallerin peşinde dört yöne birden dağılabilir ve hatta cansız da yaşayabilir; fakat küçücük coğrafyasının içinde taşıdığı ruh, fikirler ve ülküler incecik rahim zarının kundağında dokunulmaz kalır. İşte kadının başladığı ve erkeğin yer al(a)madığı bu dimağ, ataerkil iktidar gücünün kabul etmediği, direndiği, yıkmak istediği bir varlık âlemidir. Bu yüzden konuştuğu dil, gözyaşlarının mürekkebiyle yazılıdır; bu yüzden olgunlaştıkça kızarır, kararır, sertleşir rahim kabuğu; bu yüzden Celie ve nicesinin öyküsü, kadının yaradılışından bu yana aynı yastığa baş koyar. Alice Walker’ın aynı adlı çarpıcı eserinden uyarlanan The Color of Purple , bu öykünün beyaz perdedeki rengidir.

Henüz on dört yaşında öz babası tarafından cinsel tacize maruz kalıp ikinci kez hamile bırakılan Celie (Whoppi Goldberg), çocukluğunu çok küçük yaşta kaybederken kadınlığı, analığın gücünü, kardeşliğin dokunulmaz bağını, sonrasında anlatılan otuz yıl boyunca çok ağır bedellerle kazanmıştır. Kardeşi Nettie ve üvey babalarıyla yaşadıkları çiftliğe bir gün “Efendi” dedikleri bir adam gelip Nettie ile evlenmek istediğini söyler. Ancak babaları, ablasından daha güzel olan Nettie yerine Celie’yi adama “vererek” ana rahminde bağlanan kardeşleri ilk defa birbirinden ayırır. Sonraki süreçte hem Celie hem de Nettie, hayatlarındaki erkeklerden gördükleri şiddet, aşağılama ve tacize karşı güçlü birer kimlik geliştirecek ve birbirlerine kavuşana dek kadının yaradılış öyküsünü yeniden yazacaklardır.

Kuşkusuz, feminist ideolojinin güçlü bir temsilcisi olarak karşımıza çıkan film, ataerkil güce karşı kendini tekrar, bambaşka ve nüfuz edilemez bir kimlikle doğuran “kadın”ın tarafından okunduğu gibi erkeklerin de süreç içinde bu kimlik karşısında nasıl yeniden konumlandığını anlatır. Dolayısıyla The Color of Purple, toplumsal kimlik rollerinin her iki cinsiyet perspektifinden değişimini, mümkün olan en “kadınsı dille” ifade etmiştir. Bu çizgiyi koruyarak kurguyu adeta hiçbir erkeğin nüfuz edemeyeceği bir rahmin içine sığdıran Spielberg, nitekim ustalığa giden yolunda The Color Purple’ı ilk basamağı olarak göstermiştir.

Rabia Elif Özcan

Carol (Yön. Todd Haynes, 2015)

 

Todd Haynes’in, Patrica Highsmith’in The Price of Salt romanından uyarlayarak beyaz perdeye aktardığı Carol (2015), ellili yıllarda toplumsal cinsiyet rollerinin keskin bir şekilde belirlendiği, temsilin alanına girememiş iki güçlü kadının aşkı etrafında büyüyor.

Gerilim romanları ile tanınan Highsmith’in, 1952 yılında yayınladığı bu otobiyografik romanı, lezbiyen ilişki tasvirinin yapıldığı dönemin en önemli yapımlarından birisi. Ancak Highsmith, uzun yıllar kitabı kendisinin yazdığını kabul edemez. Todd Haynes de yazarın bu naif tedirginliğini sinemaya yalın ve ince bir şekilde aktarmayı başarır. 1950’lerin Amerikan muhafazakarlığı, Carol (Cate Blanchett) ve Therese’nin (Rooney Mara) aşkının içerisinde âdeta görünmez kalır. Tüm sınıfsal ve ekonomik farklılıklarına rağmen iki kadının aşkı dönemin tüm muktedir güçlerini küçücük bir bakışları ile yenmeyi başarır. Filmde yalnızca bir kadına duyulan aşka değil dönemin dinamiklerine, toplumsal yapısına, Amerikan rüyası denilen hayatı yaşayan Carol’un dilemmasına, Therese’in büyüme sancısına tanık oluyoruz.

Ellilerde kadınlar ve eşcinseller üzerinden kurulan baskı, filmde izleyiciye agresif bir tutum tercih etmeden sade, sessiz bir şekilde, hatta kostümler üzerinden aktarılıyor. Öyle ki iki kadının aşkı da bir eldiven ile başlıyor.

Carol 2015 Cannes Film Festivali‘nde Altın Palmiye için yarıştı ve Rooney Mara En İyi Kadın Oyuncu ödülünü Emmanuelle Bercot ile paylaştı. Film aynı zamanda 88. Akademi Ödülleri’nde altı dalda adaylık elde etmişti.

Yağmur Karagöz

4 Months, 3 Weeks, 2 Days (Yön. Cristian Mungiu, 2007)

 

4 Months, 3 Weeks, 2 Days, Roman yeni dalgasının öncü isimlerinden olan ve Beyond the Hills (2012) ve Graduation (2016) filmleriyle adından iyice söz ettiren Cristian Mungiu’nun çıkış yaptığı ve uluslararası arenada tanındığı yapımı. 2008 yılında Romanya’nın Oscar adayı olan film, aynı sene Cannes Film Festivali’nde hem Altın Palmiye hem de FIPRESCI Ödülü’nü almayı başardı.

Film, 1980’li yılların komünist Romanya’sında hamile bir arkadaşına kürtaj olması için yardımcı olmaya çalışan Otilia Mihartescu’nun, (Anamaria Marinca) kürtaj karşıtlığının tabulaştırıldığı ve bu hakkın yeraltına gizlenerek illegal yollar üzerinden ona ulaşılmaya çalışıldığı bir sosyokültürel ortamda deneyimlediği trajedilere odaklanır. Yapım; kadın-erkek dikotomisinden uzakta, belli bir suçlu özne göstermekten uzak bir minimalizmi film geneline yayar. Bu durum, seyirciyi film boyunca bizi takip eden trajedilerin içine gömülmekten kurtarır. Trajedinin yol açabileceği manipülasyondan uzakta bir yerde gözlem yapmanın verdiği özgürlük, karakterleri görece objektif bir biçimde gözlemlememize imkân tanır. Bu anlamda film, hikâyenin motivasyonu olan Gabita Dragut’un (Laura Vasiliu) kürtajını, filmle birlikte tanıtmamayı tercih eder. Bunun yerine karakterlerimizin ve dönem Romanya’sının şartlarına dair bir içgörü sunan 4 Months, 3 Weeks, 2 Days, hikâyeyi doğrudan anlatmak yerine onu karakterlerle deneyimlememize, bir nevi onlarla yaşamamıza olanak sağlar. Bu, klişeleşmiş, ne izlediğimizi ve ne deneyimleyeceğimizi evvelinden duyuran Hollywood yaklaşıma zıt olarak; seyircilerin beklentilerini havada bırakır ve aniden filmin ağır topu kürtaj meselesini filmin ortasına bırakır.

4 Months, 3 Weeks, 2 Days her ne kadar takip eden trajedilerini kürtaj meselesi etrafına koyuyor olsa da, seyirciye birdenbire tanıştırdığı bu durumu sıradanlaşacak kadar hafifletir. Mungiu, bu sıradanlaştırma fenomenini, görece ‘’liberal batı’’ insanına neredeyse felaket senaryosu olabilecek durumları doğuya özgü acımasız gerçekliğin bir parçası hâline getirmek anlamında kullanışlı hâle getirir. Seyirciyi karakterle manipülatif özdeşleşmelerden kaçındırmaya çalışan Mungiu, sıradan gerçekliğin reddedilemez ağırlığının anlaşılmasını, daha çok hissedilmesini sağlamaya çalışır. Bu anlamda, ne kürtaj yaptırmak zorunda kalan Gabita, ne de onun kürtajı için doktorla yatmak zorunda kalan Otilia bu olayların posttravmatik etkilerini histerik bir biçimde yansıtır. Aksine, bu dramaların ardıl yansımaları gizli bir biçimde, konuşmalarda ve Mungiu’nun seyircinin sabrının sınırlarını zorlarcasına uzun tuttuğu tek plan çekimlerde ortaya çıkar. Bu noktada konuşmalar karakterlerin korkularını, endişelerini ve beklentilerini ele veren kapılara, tek plan uzun çekimler de, karakterlerin çevrelerinden soyutlandıkları ve mimiklerinin dışavurumcu bir işlevsellik kazandığı otoportrelere dönüşür. Bu iki kullanım en iyi, Otilia’nın erkek arkadaşı Adi ile konuşurken altını çizdiği hamilelik durumu söz konusu olduğu takdirde yaşanabileceklere dair sorularında ve Adi’nin aile yemeğine katıldığındaki ilgisizliğinde ortaya çıkar.

Öte yandan film her ne kadar cinsiyetler arası bir çatışma yaratmıyor ve suçlu özneler göstermiyor olsa da; kürtaj sürecinde kaçınılmaz bir şekilde dağılan rollerin kadın ve erkeği birbirinden nasıl da farklı etkilediğinin altını çiziyor. Zira, film boyunca öncesi ve sonrasıyla yaşanan trajedilerin öznesi hep kadınlar oluyor ve bir ‘hak’kın yoksunluğunun sürüklediği suçlu ilan edilmenin riskini kadınlar taşımak zorunda bırakılıyor. Bu anlamda 4 Months, 3 Weeks, 2 Days, bir kadın hakları aktivizmine soyunmadan objektif bir biçimde ‘’normalleştirilen’’ gerçekliği yansıtarak, kürtajın hem öncesinin hem de sonrasının ilgi öznesi kadınları önceliyor. Bu anlamda film, durağan görüntülerin kolajından oluşan sosyokültürel eleştirel duruşu yoluyla seyircileri fanatik görüşlerin uzağında, anlayarak ve empati yaparak değerlendirme yapmaya çağırıyor: Görün ve siz karar verin.

Koray Soylu

Sibel (Yön. Çağla Zencirci &Guillaume Giovanetti, 2018)

Locarno Film Festivali’nde görücüye çıkan ve festivalden ödüllerle dönen Sibel (2018), geçtiğimiz sinema yılının dikkat çekici filmlerinden biri olmuştu. Türk-İtalyan çifti Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti’nin yönetmen koltuğunda oturduğu film, küçükken geçirdiği bir rahatsızlık sonrası -normal- konuşma yetisini kaybeden ve etrafındaki insanlarla ıslık dili yardımıyla anlaşan genç Sibel’in (Damla Sönmez) mücadele ve zorluklarla bezeli hayatını beyaz perdeye taşıyor.

Karadeniz’in uçsuz bucaksız yeşiline uzanan küçük bir köyde, kendisine düşman bakışlarla dışlanan ve ötekileştirilen Sibel, gücünü herkese kanıtlamak için, ormanın derinliklerinde, tepelerin ardında yer alan saldırgan bir kurdu öldürme gayesiyle her gün kendini yollara vuruyor ve bu yalnız yolculuklardan birinde, asker kaçağı bir yabancı ile burun buruna gelmesi sonucu hayatı tepetaklak oluyor. Karşılaştığı erkeğe âdeta koyu duvarlarını aralayan ve gardını indiren Sibel, o güne dek hep gizlediği, güçlü durmak adına sindirdiği kadınlığını tüm cesurluğuyla deneyimliyor ve başkaldırının ilk tohumları nereden geldiği belirsiz bir yabancının bakışlarına karışıp ekiliyor.

Aykırı doğası ve normal olana uyumsuzluğuyla, asi bir yaradılışın gölgesinde; aynı zamanda bir yaprak gibi rüzgârın soğuğunda titrek, oradan oraya savruluyor Sibel. Tabuları yıkan, yanlış olanı avazı çıktığı kadar bağırarak söylemekten çekinmeyen, ataerkil düzenin eşitsiz işleyişini, yarattığı mikro kozmos yoluyla bertaraf eden Sibel, ‘’kadın olmanın’’ sarsılmaz bir temsiline dönüşüyor.

Tek başına savaşan, dimdik ayakta kalma kararlılığını gösterebilen güçlü ruhların ortak sesi oluyor bu genç kadın. Mahallenin öte yanından, itilip kakılmanın soğuk boyunduruğunu kulakları sağır edecek kadar gür; delip geçen bir haykırış.

Elif Düşova

 

 

 

Yorum yaz