Gözetleme Kulesi, 11’e 10 Kala‘nın yönetmenliğini yapan ve bir belgeselci gözüyle betimlediği hikayeleriyle bizleri filmlerine hayran bırakan Pelin Esmer, bu kez de Barış Bıçakçı ile birlikte İşe Yarar Bir Şey‘e bizleri hayran ettirmeyi başarıyor. Başak Köklükaya ve Öykü Karayel’in başrollerini paylaştığı İşe Yarar Bir Şey, adeta izleyenleri büyülüyor. Bize de büyülenenler akımında yer alanlar olarak Pelin Esmer ile sohbet etme görevi kalıyor. Keyifli okumalar dileriz…

Özlem Yenilmez: Öncelikle şunları söylemek istiyorum. Benim gördüğüm ve hatırladığım kadarıyla Türk sinemasında bu kadar derin bir yolculuk filmi yapılmamıştı. Üstelik trende geçip de akıllarımıza kazınan film pek bulunmuyordu. Bu yüzden izlerken Ken Loach ve Abbas Kiarostami’nin Tickets‘ı (2005) gibi Avrupa sinemasından filmler geldi aklıma. Trende geçen bir film yapmanızın sizin için özel bir anlamı var mıydı?

Pelin Esmer: Lumierler’in gara giren treninden beri istasyonlarda, trenlerde geçen nice hikaye yazıldı, çekildi. Ana karakterin iç ve dış dünyası arasında gidip gelen sahneler içeren bu film için tren biçilmiş kaftandı. Ne kadar dar bir mekan da olsa tren, içinde koca bir dünya kurmaya çok müsait bir araç. Dışarıda sürekli pelikül gibi akan koca bir dış dünya var zaten. Trenin içini ve dışını aynı karede buluşturabileceğim en uygun ulaşım aracıydı. Üstelik yol uzun. İzlemek ve görmek için  için bol vakit sunuyor. Oldukça klostrofobik bir alanı dışarıyı içeriye katarak genişletmek istedim. Üstelik odası var, volta atacak koridoru var, sabaha kadar sohbet edilebilecek lokantası var, daha ne olsun! Ha bir de camları geniş.

Ö.Y: Ben biraz da şöyle düşünüyorum, tren arayışla alakalı gibi. Hem Leyla (Başak Köklükaya), hem Canan (Öykü Karayel) için birer arayıştı. Sizce o arayışlarını tamamlayıp girdikleri yol bir son mu? Yoksa bu arayışları sonsuz bir döngü halinde mi?

P.E: Bir istasyona varıyorlar ama sonra yeniden yola koyuluyorlar. Arada mola yerinde duraklıyorlar sadece. (Mavi tren de yol boyu yanlış hatırlamıyorsam 25-30 istasyonda durup sonra yoluna devam ediyordu). Yol, o kaçınılmaz sona kadar bitmeyeceğinden sürekli bir yolculuk halindeler, o yüzden de ben olsam arayış içinde değil de seferiler derdim.

Polat Öziş: Bazen yola çıktıktan sonra nereye vardığının hiçbir önemi yoktur. Asıl mesele yolculuk olur. Filmde bu durum o kadar güzel betimlenmiş ki, tren bölümünden sonrasını trenin kendisi başka bir evreye yükseltmiş. Ama benim kafama takılan bir soru var. Arkadaşı, Leyla’yı treni sofistike bulduğu için gelme konusunda ikna edebildiğini söylüyor. Ama Canan’ın bir an önce İzmir’e gitmesi lazım. Bakıcının evden çıktığı saatleri yakalayıp Yavuz’a yardımcı olması lazım. Ama tren uzun süren bir yolculuk. Bu durumda Canan neden treni tercih ediyor? Yani Canan’ın acelesi olması durumu çıkarılsa daha mı realitesi yükselirdi?

P.E: Aslında Canan değil de babası treni seçmiş, biletini alan o. Kızını yabancı olduğu bir şehre iş görüşmesine gönderiyor. Tren daha ucuz diye düşünmüş olabilir. Üstelik ona göre kızın acelesi yok, iş görüşmesi erken saatte değil. Bilmediği bir şehirde tek başına oyalanacağına, tren babaya daha makul gelmiş demek ki. Canan’a gelirsek niye bastırmadı otobüs diye mesela? Otobüste hiçbir kaçış alanı yok. İnsanlarla her an dip dibesin. Hele yanındaki yolcu konuşkan biri çıkarsa o yol böyle bir sırla yolculuk eden biri için ciddi azap olabilir. Ama bak tren öyle değil. İnsanlardan kaçabilirsin, çok daralırsan kendini koridora atarsın, yemekliye oturursun, sık sık istasyonlarda soluklanırsın. Böyle ağır bir misyona doğru yapılan yolculukta bu gibi faktörler araç seçiminde önemli. Tren saatinde varırsa da sorun yok zaten, iner inmez gidecek, her şey doğru zamanlamayla işleyecek zaten. Ha yok eğer rötar olursa, yani kendi iradesi dışında bir faktör araya girerse, o zaman belki de tüm kaderi değişecek. İçten içe bunu da istemiş olamaz mı acaba?

Ö.Y: Ben bu şekilde düşünmemiştim. Canan, Yavuz (Yiğit Özşener) hakkında bir karar vermiş gibi görünebilir, ama aslında hala üzerinde düşünüyor. Yani zamana ihtiyacı var. Kendine 16-17 saatlik bir zaman tanıyor gibi gelmişti düşünmesi için.

P.E. Eğer böylesine zor bir misyonla yola çıkmışsanız, o bitmek tükenmek bilmeyen yolda hızla ileriye sarmak istediğiniz saatler üstünüze üstünüze gelip sizi daraltsa da, çok da ihtiyacınız vardır o saatlere aslında.

Ö.Y: Farklı bir yerden devam edersek, filmin her bir sahnesi şiir gibi akıyor; ama filmde bir de gerçekten okunan şiirler var. Bunlar birine mi ait, yoksa film için mi yazıldı?

P.E: Aslında filmde tek bir şiir var, o da sondaki şiir, yemekte başlayıp Yavuz’un evinde biten. Onu da Barış bu senaryo için yazdı, Leyla yazsa böyle yazardı diye düşünerek. Ama diğerlerinin tümü senaryoda Leyla için yazdığımız iç sesler.

Yasemin Sönmez: Bana da şöyle gibi gelmişti: Leyla’nın da Canan’ın da kafası çok dolu, sürekli bir düşünce içerisindeler ve tren bana o düşüncelerin yansıması olduğunu hissettirdi. Böyle bir bağ kurdum.

Ö.Y: Ben filmi izlerken Leyla ve Canan’ın aslında hiç trenden ayrılmayacaklarını düşünmüştüm. Vazgeçip geri dönecekleri izlenimine kapıldım. Belki benim gibi düşünenler de vardır. Siz de senaryoyu yazarken bu konuda tereddüt ettiniz mi? Yoksa en başından beri hikayenin sonu belli miydi?

P.E: Hikaye oluşurken pek çok farklı yola girip çıktık ama bunu hiç düşünmedik açıkçası. Yavuz karakteri kafamızda belirdiğinden beri biz ne yapıp edip o eve gitmek istiyorduk. Yavuz’un evi filmdeki yolcukta heyecanla varmak istediğimiz ara istasyondu.

P.Ö: Ben merak ettiğim asıl şeyi soruyorum o zaman. Kiminle konuşsak gözüne battığını söylüyor o noktanın. Eleştirmek için değil, göze battığı için söylüyorum. O da yemek sahnesi. Barış Bıçakçı’nın kitapları da bazı noktalarda kendini çok dağıtıyor. Konunun dışına çıkıyor. Bu yemek sahnesi de bana öyle gibi geldi. Filmin büyüsünü az da olsa bozuyor ve vuruculuğunu azaltıyor gibi. Sizce o sahne olmasaydı, ne değişirdi filmde?

P.E: Tadı, ruhu, rengi farklı da olsa o sahneyi başından beri tren yolculuğunun devamı olarak gördüm. Yavuz’un evi de bir ara istasyon. Yazma aşamasında kafamda “Son Akşam Yemeği” olarak canlandı o masa. Peki o masada İsa oturmasa nasıl olurdu? Bunu merak ettik açıkçası. Ölümü ancak hayatla, diğer bir deyişle ölüm olduğunda artık olmayacak olanlarla tahayyül edip anlatabiliriz diye düşündük. Hepimiz hayatımızda en az bir kez bir tırabzanın başına gelip “Şimdi buradan kendimi atsam ya da düşsem, hayatımda artık neler olmayacak?” diye bir liste yapmışızdır. Bu listenin içerisine iyi kötü bir sürü şey girer. Akşam annenin yaptığı mücveri yiyememek de girer, o sarı çiçeği bir daha görememek de, akşamki maçı kaçırmak da, hayatta müdahele edemediğin tonla haksızlıktan kurtulmak da, artık sevgilinle bir daha hiç öpüşememek de, çelişkilerle baş etmekten yırtmak da, arkanı dönüp kaçmak istediğin omuzlarına binmiş bir ton sorumluluktan kurtulmak da… Liste uzar da uzar. Yavuz o masada oturmasa da, ölüm varsa artık olmayacaklara dair kendimizce çıkarttığımız bir listeyi, kendine vekil olarak atadığı Leyla’nın gözünden şöyle bir akıtmak istedik.

Ö.Y: Sanki filmin tamamında yaşamın iyisiyle kötüsüyle nasıl olduğu anlatılarak Yavuz ikna etmeye çalışılıyor gibi. Yemek sahnesi konusunda da ben farklı düşünüyordum. Film boyunca dünyayı Leyla’nın gözleriyle görürüz, ama yemek sahnesine gelince başkalarının Leyla’yı nasıl gördüğünü izleriz. Bu da insanların Leyla hakkında ne düşündüğünü anlayabildiğimiz tek sahnedir. O yüzden, yemek sahnesinin Leyla’yı derinleştirmek amacıyla çekildiğini düşünmüştüm. Ama sizin sözlerinizle işler bayağı bir değişti.

P.E: Elbette o da var. Film boyu sadece iki gününe şahit olduğumuz Leyla’yı başkalarının gözünden görmek de var. Başkalarının gözü de bir ayna, karakterlerimizi ve eylemlerini anlamaya çalışırken.

Y.S.: Bende o sahne, bir avuç toplu iğneyi avuçlamak gibi bir his yarattı. Elimin kesilmeyeceğini biliyorum, ama o küçük iğnelerin hepsi canımı acıtacak. Bu da Leyla’nın canını yakacak.

Ö.Y.: Yemek sahnesinin nasıl çekildiği de merak konusu. Yaklaşık 15 dakika kamera hiç durmadı, sahne hiç değişmedi.

P.E: Tek plan, 32 tekrarda çekimi tamamlamayı başardık. Bunların hepsi bir gecede oldu. Zordu, ama harika bir tecrübeydi benim için.

Ö.Y: Filmde bizi fazlasıyla güldüren, absürt diyebileceğimiz birçok sahne yer alıyor. Açıkça söylemem gerekirse ben, şiirsel olan hiçbir şeyle arası olmayan biriyim. Ama araya mizah katılınca ve şiirsellik ustalıkla kullanılınca filmi yakalamaya başladım ve film bana kendini çok sevdirdi. Benim gibi bir sürü insan da o mizah sayesinde filme daha çok bağlandı. Çünkü gerçekçilik hissi verdi, hayat gerçekte bu kadar şiirsel değildir. Sizin de böyle bir görüşünüz var mıydı hikayeyi yaratırken?

P.E: Mizah olmadan ne hayatla ne ölüm fikriyle baş etmek mümkün değil. Ee hayata dair bir film yapmaya koyuluyorsanız da mizah kendiliğinden senaryoya sızıyor. Yazarken bizim de çok güldüğümüz yerler oldu. Seyirciyle birlikte izlediğimde, pek çok kişinin bizimle aynı yerlerde güldüğünü fark ettim. Tanımadığınız insanlarla ortak bir nokta bulup da “ Ya demek siz de…” dermiş gibi bir şey bu. Demek seyirciyle bir iletişim kurmayı becermişiz, ne güzel.

Ö.Y: Gerçekten, belki de mizah olmasaydı senaryosu bakımından duygu sömürüsüne açık bir film haline gelebilirdi. Böyle olmadığına çok sevindik.

P.E: Ona elimiz varmazdı zaten.

P.Ö: Moderasyonda birisiyle birlikte bir şey yazmanın ilk defa tecrübe ettiğiniz bir şey olduğunu söylemiştiniz. Bundan sonraki projelerde Barış Bıçakçı ya da başka bir edebiyatçıyla çalışma düşünceniz var mı?

P.E: Aslında Barış’la birlikte çalışma kararımız onun edebiyatçı olmasıyla direkt bağlantılı değil. Daha çok, hayata dair sorduğumuz bazı ortak sorular vardı, bu soruların peşine böyle bir şair karakterle düşmek ikimize de aynı derecede heyecan verdiği için birlikte çalışmaya başladık. Çok da iyi bir tecrübe yaşadım. Bundan sonrasını zaman gösterecek.

Ö.Y: Enerjiniz uyuşmuş, ama illa ki aranızda anlaşmazlıklar da olmuştur.

P.E: Tabii ki oldu. Olmasaydı “sıkıcı” bir film olurdu.

P.Ö: Final kaç kez değişti, öyle soralım?

P.E: Final başından beri hiç değişmedi enteresan şekilde. Filmde her şeyden önce final ortaya çıkmıştı ve biz bir nevi oraya doğru yürüdük.

Ö.Y: Yavuz karakterinin hikayeye sonradan dahil olduğunu söylemiştiniz. Peki, Yavuz olmadan önce senaryo nasıldı?

P.E: O kadar çok şey vardı ki. Bambaşka yollara girip çıktık. Pek hatırlamıyorum. Eski versiyonlara bakmak lazım. Yalnız şunu çok net hatırlıyorum Yavuz en başta yoktu, bir süre sonra hikayeye dahil oldu.

Ö.Y.: Sanıyorum 27 Ekim’de İşe Yarar Bir Şey‘i vizyonda görebileceğiz. Bundan sonra önünüzde ne gibi projeler var?

P.E: Geçtiğimiz yaz Mersin’de çekimlerine başladığım bir belgesel var. Çok heyecan verici bir şey benim için. Bir an evvel ona yoğunlaşmak istiyorum. Bir de İşe Yarar Bir Şey’den önce çekmeyi düşündüğüm bir uzun metraj vardı, çok uzatmadan ona geri dönmek istiyorum.

Ö.Y: Bize zaman ayırıp bu güzel sohbete ortak olduğunuz için çok teşekkür ederiz…

Özlem Yenilmez

Özlem Yenilmez

1994'ün Ağustos sıcaklarında, Ankara'da doğdu. Küçüklüğünden beri hep "Yaptığımın daha iyisini nasıl yapabilirim?" sorusuna cevaplar aradı. O sırada okudu, izledi ve önüne gelen yerde yazdı. Bunları yaparken bir baktı ki İstanbul Üniversitesi'nde Gazetecilik bölümüne düşmüş. Ama anladı ki gazetecilerle yolları ayrıydı. Arayışını sinemayla tamamladığını görünce de Fil'm Hafızası ile yollarını birleştirme kararı aldı.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

27 Ekim'de Vizyonda!

Sonraki yazı

Türkiye’de Çekilmiş En Büyük Bütçeli Savaş Filmi: Direniş Karatay