Fil'm Hafızası
Eleştiri - İzlenimSinema Yazıları

30. Ankara Uluslararası Film Festivali: The Third Wife (2018)

Gencecik bir dünyanın fırtınasında alabildiğine sessiz bir aşk, tutku ve evliliğin hikâyesi The Third Wife. Pek çok toplumda ortak olan geleneklerin, zenginlikle adı konan sıfatların, sınıfların, statülerin ve saygının acıklı, ukde dolu, yarım kalmış kaderi… Vietnamlı yönetmen Ash Mayfair’in ilk uzun metraj eseri olan film, teknik anlamda profesyonel bir yapım ekibiyle ne kadar başarılı bir çıkış yapılabileceğinin de örneği aynı zamanda. Yakın coğrafyalarda bulunmamızın da bir sonucu olarak benzer durumlara yüzyıllardır rastladığımız kurgu, sıra dışı bir yönde ilerlemese de filmin esas oyuncusu, renkler oluyor bu kez. Daha ziyade sessizliğin hâkim olduğu filmde diyalogların yerini uzun bakışlar, gözlere yapılan vurgular, mimikler ve hislerin dile geldiği beden hareketleri dolduruyor. Bu anlamda genel perspektifte pastel renkler kullanılan sahneler, birer görsel şölene dönüyor.

Kurgu, bizi XIV. yüzyıl sonlarının Vietnam’ına götürür. Henüz on dört yaşındaki May (Nguyen Phuong Tra My), kendisinden yaşça çok büyük, fakat zengin bir adam olan Hung’la (Le Vu Long) evlendirilmesiyle çocukluğu bir anda geride bırakarak hırsın, kadınlığa ait geleneksel yükümlülüklerin, sınıfsal ayrımın içine sürüklenir. Bu süreçte düğünlerinden başlayarak ilk geceden itibaren evliliğinin her aşaması ayrıntılı, uzun sahnelerle anlatılır. Bahsi geçen sahnelerin ilkinde Hung, küçük kızın göbek deliğinden çiğ yumurta içer, ardından da şiddet uygulamaya başlar. Dünya sahnesinde tuhaf görünen bu betimlemeler, aslında evlilik mahremiyetiyle kapatılan kapılarına ardında yüzyıllardır süregelen Vietnam geleneklerini de gözler önüne sermektedir. Ne var ki bu şekilde May, evliliklerinin henüz ilk gecesinde, hayatının sonraki döneminde kimliğini belirleyecek, aynı zamanda onu maddi ve manevi anlamda bağlayacak olan geleneklerle tanışmış olur.

Gelenekler dış dünyasını, dolayısıyla davranışlarını belirleyedursun, kurgunun öteki yüzünde May’in iç dünyası sahnelenmektedir. Hung’la aralarındaki yaş farkı yalnızca zamansal bir olgudan ibaret değil, ayrıca duygusal bir engel teşkil eder. Zira genç kızın çocuklukla yetişkinlik arasında geçişe hazırlanan dünyasında doyurulmayı bekleyen tutkular, duygusal incelikler, hassasiyetler bulunmaktadır. Daha önce iki defa evlilik yapmış ve her iki eşiyle de hâlâ aynı çatı altında yaşayan Hung’sa bunları karşılamaktan çok uzaktadır. Bu durum da genç kadını, başka arayışlara yöneltir. Duygusal yoksunluklarına yanıt verebilecek birini bulması da fazla sürmez; Hung’un diğer evliliklerinden olan oğlu Son (Nguyen Thanh Tam), May’in arayış dolu bakışlarına takılmıştır çoktan. Ancak genç kızın Son’a duyduğu ilgi, hızla aşka dönüşürken içinde büyüyen başka bir şey daha vardır: ona yalnızca anneliği tattırmakla kalmayıp evliliği içinde statü de kazandıracak olan bir bebek. Eğer Hung’a bir erkek evlat verebilirse ev içinde de saygınlığının artacağını öğrenen May, bu evlilikte kadınlığın her adımının, stratejik bir öneme sahip olduğunu da anlar.

Bu noktada evlilik kurumunun anlamı, taşıdığı değer, duygusallığa olan mesafesi sorgulanmaktadır. Söz konusu gelenekler olduğunda bireysel kimliklerin bir hükmü geçmemektedir. Çünkü ataerkil toplumların ortak bir özelliği olarak kadın, evlilik ahdini kabul etmesiyle –yahut buna mecbur bırakılmasıyla- beraber tüm kişiliğini kocasına, evdeki diğer bireylere, doğurganlığına göre tanımlamak zorunda kalır. Soyadının önündeki isimse çocuklukla beraber çoktan geride kalmıştır. Bu süreçte aşk ve evliliğin duygusal yönü, erkeği maddi ve manevi yönden tatmin etmek üzerine kuruluyken annelik de statü yarışının kurbanı olan bir diğer histir. May, bir kadın için en kutsal olgulardan biri olan anneliği, evde bir rekabet içine girmek zorunda kaldığı diğer kadınlara karşı bir silah olarak kullanır. Dolayısıyla karnında taşıdığı bebek, hiçbir zaman annelik şefkatini ona derinden yaşatacak tutkulu bir aşkın meyvesi olamayacaktır. Öte yandan Son’la yaşadığı yasak aşk öyküsü, her daim yarım kalan, tamamlanamayan bir kader gibi yanı başında duracaktır.

May’in iç dünyasında gerçekleşen tüm bu psikolojik gerilim, sözcüklere sığmayacak denli yoğunken görüntü yönetmeni ve teknik altyapıdaki usta kadro, renkleri ön plana çıkararak görüntüyle ayrı bir dil yaratmayı başarmıştır. Tarihsel anlatım ve geleneksel bir dokuyla örülen yapım, alışılagelen yasak aşk öykülerini görüntüyle yeniden dile getiren özgün bir örnek teşkil eder.

Rabia Elif Özcan
1995 yılının temmuz ayında, Konya’da doğdu. Bir elinde kalem, bir elinde kitap; okuyarak ve yazarak büyüdü. Ömrüne kelimelerden bir yol çizmek üzere 2014’te Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne başladı. Yürürken, yerken, yaşarken okudu; kelimeleri nefes gibi tüketti, bir bir içindeki mürekkebe doldurdu. Ve gün geldi, bir film şeridinin üzerinde, mürekkep akmaya başladı.

Yorum yaz