Vincent Van Gogh, şüphesiz tüm zamanların en iyi ressamlarından biridir. Gerek trajik yaşamı gerekse sanatsal üretimleriyle sanat tarihini derinden etkiler. Fakat birçok sanatçı gibi Vincent da yaşadığı dönemde değeri bilinmeyen, sanatı anlaşılamayan, hatta yadırganan bir figür olarak karşımıza çıkar. Yalnızlık ve melankoliyle hayatının çok büyük bir kısmında savaşmak zorunda kalır. Kardeşi Theo dışında neredeyse yapayalnız olan Van Gogh’un yaşamı boyunca resmi olarak bir koleksiyonere satılan tek eseri, Arles’te Kırmızı Bağ (1888) tablosudur. En ünlü eseri Yıldızlı Gece (1889) ise modern dünyada endüstriyel bir malzemeye dönüşür. En basit replikaları yapılır, olabilecek her yere entegre edilir. Küçük biblolardan büyük tablolara kadar bütün sınıfların eseri olmayı başaran tablo, dünyanın her yerinde ve her kültüründe bir şekilde kendine yer bulur. Her zaman Van Gogh’un bu dönemlere tanıklık etmesinin sonuçlarını merak eder dururum. Yaşamı boyunca çok az insan için bir anlam ifade edebilmiş bu adam, şu an dünyada bu kadar hayranlık uyandıran biri olmayı nasıl karşılardı acaba? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz elbette.
At Eternity’s Gate (2018), yönetmenliğini Julian Schnabel’in üstlendiği, ünlü ressam Van Gogh’un yaşamının en üretken ama aynı zamanda ruhsal olarak en çalkantılı ve buhranlı geçen son dönemine, yani Güney Fransa yıllarına odaklanır. Film, klasik biyografi filmlerinin alışılmış düz ve kronolojik akışlarından oldukça farklı bir yol izler. Hikâyeyi birçok Van Gogh yorumundan ayıran en önemli nokta; Vincent’ın sadece hayat hikâyesini anlatmaktan ziyade onun dünyayı görme, anlama, algılama biçimini, doğayla kurduğu o mistik bağı ve zihninin içindeki o yoğun, klostrofobik gürültüyü aktarıyor olmasıdır. Film adeta Van Gogh yıllarca anlatıldı veyahut bizler onu tanıyarak büyüdük fakat artık onu tanıma değil; gerçekten anlama ve hissetme zamanıdır, der. Bunu hikâyenin her karesinde hissederiz. Kendisi de bir ressam olan Schnabel, Van Gogh’u en iyi şekilde aktarabilmek için filmin her sekansını Vincent’ın bir tablosuymuşçasına özenle örer; filmin görsel dünyasında ressamın fırça darbelerindeki o savrukluğu ve yalnızlığı taklit eder.
Vincent, Paris’teki sanat çevresinden ve şehrin melankolisinden bunalır. Arkadaşı Paul Gauguin’in tavsiyesiyle “ışığı aramak” için Güney Fransa’daki Arles’a gider. Burada o çok sevdiği doğayla baş başa kalır; tüm doğayı adeta hücrelerinde hisseder. Vincent’ın hayatında bambaşka bir yeri olan kardeşi Theo, onunla her zaman mektuplarla iletişimde kalır. Vincent’ı çok seven Theo, maddi ve manevi olarak her an onun yanındadır. Vincent da Theo’nun desteğiyle, sanatsal üretiminde önemli bir yer kaplayacak olan Arles’taki “Sarı Ev”i tutar. Bir süre sonra Gauguin de ona katılır. Fakat sanat vizyonları tamamen zıt olan bu iki arkadaşın yolları ayrılmak zorunda kalır. Vincent için en büyük kırılmalardan biri olan kulak kesme olayı da bu dönemde gerçekleşir ve onun için cehennemi andıran akıl hastanesi yılları başlar.
Filmde, Vincent’ı canlandıran Willem Dafoe ile Papazı canlandıran Mads Mikkelsen’ın karşı karşıya geldiği başarılı bir sahne izleriz. Vincent için adeta bir katarsis olan bu sahnede ressam, Tanrı’nın kendisine bu yeteneği çirkin ve rahatsız edici şeyleri resmetmesi için verdiğini söyler. Bunun üzerine Papaz; “Tanrı’nın sana bu yeteneği seni sefil bırakmak için mi verdiğini düşünüyorsun?” diye sorar. Vincent ise daha önce bu şekilde düşünmediğini ama bazen Tanrı’nın yanlış zamanı seçtiğini, tüm bunları şu an yaşayanlar için değil de henüz doğmamış olanlar için ona bahşettiğini düşündüğünü dile getirir. Vincent’ın duygularını en berrak paylaştığı bu an, seyircinin de onun zihnine giriş yapabildiği andır. Mikkelsen ile Dafoe’nin başarılı performanslarıyla, fikrimce tüm zamanların en iyi film sahnelerinden biri olan bu kısacık an, insanın kendisine dair cevapsız sorular sormasına yol açar. Van Gogh gerçekte böyle bir anı bu şekilde yaşamış olmayabilir ama yaşamı boyunca cevapsız soruların arasında boğulduğunu tahmin etmek güç değildir.
Vincent’ın yaşamı ölümüne kadar buhranlarla ve sanrılarla devam eder; böylece kendisi tüm zamanların en melankolik figürlerinden birine dönüşür. Fakat Vincent’ı sadece çözümsüz bir melankolik olarak tasvir etmek ona büyük bir haksızlık olur. Aksine, onu hayatında ve sanatında her an umut taşımayı ve aramayı bırakmayan bir insan olarak görmek gerekir. Bunu, kardeşiyle olan yazışmalarının derlendiği Theo’ya Mektuplar eserinde görmek mümkündür. Şöyle der Vincent kardeşine:
İnsan yüreği denize benzer Theo; içinde dalgalar ve fırtınalar barındırır, diplerinde inciler vardır.
Yaşam ne kadar zor olursa olsun, o inci her zaman orada saklanır ve bekler. Bu inci, ne yazık ki Vincent için ölümünden onlarca yıl sonra, sanatının değer görmesiyle açığa çıkar. Bu durum Vincent’ın yaşamını daha da trajik kılsa da sanat dünyasının en kadim çıkmazlarından birine parmak basar: Acı çekmek sanatsal üretim yapmak için gerekli midir? Mutlu ve huzurlu bir yaşam, sanatı kısıtlar mı?
Haruki Murakami, Koşmasaydım Yazamazdım adlı eserinde sık sık duyduğu şu soruyu paylaşır okurla: Murakami Bey, insan sizin gibi sağlıklı bir yaşam sürünce zamanla roman yazamaz hale gelmez mi? Bunun üzerine Murakami, gerçekten sağlıksız şeylerle, yani insan doğasının zehirleriyle uğraşmak ve onları ortaya çıkarmak için insanın mümkün olduğunca sağlıklı olması gerektiğini savunur. Sağlıksız bir ruhun bile sağlıklı bir bedene ihtiyacı vardır. Kendisine Böyle bir insan sanatçı olamaz”denmesine rağmen koşmaya devam ettiğini söyler. Sadece yazarlık için değil, sanatın neredeyse tüm alanlarında hâkim olan bu “acı çeken sanatçı” mitinin bir yaşam tarzına dönüşmesi, yaratıcının bu baskıyı hissetmesini kaçınılmaz kılar. Vincent, hayatındaki ızdırabın temel sebebi olarak bunu açıkça dile getirmemiş olsa da yaşamı boyunca bu zalim çemberden geçen en ikonik isimlerden biri olur.
KAYNAKÇA:
Van Gogh, Vincent. Theo’ya Mektuplar. (Çev. Azra Erhat). İstanbul. Remzi Kitabevi.
Murakami, Haruki. Koşmasaydım Yazamazdım. (Çev. Hüseyin Can Erkin). İstanbul. Doğan Kitap.























