İtalyan Yeni Gerçekçiliği Fransız Yeni Dalga’sını etkilemiştir, sonra da örneğin İran’da bir tür “Yeni Dalga” nın doğduğunu görüyoruz. Türkiye’deki yansıması da İkinci Yeni gibi oldu. Şiir, edebiyat ya da sinema… Hep bir gruplaşma, kümelenme ve bir dergi etrafında toplanma görüyoruz. Bunu neye bağlıyorsunuz? Ve o dönemdeki işler sinema bağlamında sizce Türkiye’ye neden yansımadı?

Programlarda da söylediğim gibi sinema aslında ciddi para gerektiren, endüstriyel bir iş. Salt sanat olacak kadar ucuz bir şey değil. Kameraya, ışığa, mekana, oyunculara ihtiyacın var. Olmazsa olmazları çok ve bütün bunlar para gerektiriyor. Hepsinden önemlisi bir ekibe ihtiyacın var. Tabi ki şiir yazmak daha kolay. Kolay derken küçümsemek anlamında söylemiyorum, demek istediğim şiirin bireysel bir uğraş olduğu. Ekip olmak için de şunu söyleyebilirim: Çok önemli. Yıllar içinde şunu anladım ki, tek başına hiçbir şey yapamıyorsun. Olmaz Öyle Saçma Şey videolarını bile düşünürsen, yıllardır öyle bir şey yapmak aklımdaydı Veysi ve Nazım olmasaydı yapamazdım.  Bir ekip olmak hatta bir kuşak olmak gerçekten önemli, sadece beraber çalışmak anlamında da değil; rekabet bile değerli. Birisinin bir şey yaptığını görürsün ve sen de ona cevap olarak başka bir şey yaparsın. Tırnak içinde “Düşmanlıklar” bile iyidir, diyalektik gibidir. Etrafta hiç rekabet olmayınca büyük bir sessizlik ortaya çıkıyor ve epeydir de öyle bir sessizliğin içindeyiz gibi geliyor bana. Bütün zıtlaşmalar politik ve sosyolojik. Estetik ve sanat pek konuşulmuyor.

“Uzun zamandır yapmak istediğim bir şeydi” dediniz. Olmaz Öyle Saçma Şey’in hikayesi nasıl başladı? Çıkış noktanız neydi? Sinema okumayanlara sinemanın nasıl bir şey olduğunu, oldukça basit bir dille ulaştırabildiğiniz yere kadar ulaştırmak mıydı örneğin?

Yıllardır blogum var biliyorsun. Onun devamı olarak Youtube veya Vimeo üzerinden bir video serisi yapmak istiyordum ama ne yapacağıma tam karar verememiştim. Dört yıl önce Veysi bana geldi -okul onun bu arada, IFA’yı (İstanbul Film Akademisi) herkes benim sanıyor ama benim değil- ve atölyeler açma konusunda beni ikna etti. Bu arada uDemy veya benzer platformlar üzerinden eğitim videoları da yapalım diyordu. Ben buna çok sıcak değildim çünkü bu tür içeriğin iyisi zaten var. örneğin Youtube’da Premier kullanma videosu yapmaya kalksanız zaten yapılmış binlerce video var ve içlerinden bazıları gerçekten de çok iyi. Dolayısıyla bunları tekrar yapmanın (veya yerelleştirmenin) bence çok bir anlamı yoktu. O yüzden değişik bir şey yapalım dedim, eğitim olsun içinde ama ilgi de çeksin derken, “Olmaz Öyle Saçma Şey” lafını kişisel olarak çok sevdiğim için -ki sevgili dostum Sinan Kurmuş’un favori lafıdır- ortaya böyle bir program çıktı. İlk aşamada amacımız okulu desteklemek, okulun neler yaptığını anlatmaktı.

O da bence başarılı oldu aslında.

Beklemediğimiz şekilde başarılı oldu ama okula sanıldığı kadar da etkisi olmadı aslında.

Özel ya da devlet üniversitelerinde yapamadığımız, IFA’da yapabildiğimiz şey nedir? Sizi IFA’ya iten nedir?

2006’da üniversiteye veda etmiştim. Orada iyi bir şey yapma şansı az çünkü üniversitelerde ders sistemi problemli. Haftada iki veya üç saat dersin var, onun içinde sıkışmışsın ve öğrencilerin senden önce veya sonra başka dersleri de var. Yani bir okul sistemindesin. Bir şey çekmek, çektirmek istediğinde -ki bir şey çekmek uzun sürüyor, üç saatte manalı bir şey çekemezsin- en az sekiz saate ihtiyacın var. O tür bir programa da giremiyorsun, çünkü müfredat ile örtüşmüyor. O yapı içinde sen de çekim yapmaya değil ders vermeye mahkum kalıyorsun. Ders vermek de sinemada bir yere kadar, çünkü anlatıyorsun ama öğrencinin bir noktada kamerayı eline alıp oyuncularla gerçek birşeyler yapması gerekiyor.

Pratik yönü eksik kalıyor yani.

Evet, ama pratik derken şundan korkuyorum: “Kamerayı kullanmayı öğretmek” değil burada ifade etmek istediğim. Gerçekten bir oyuncuyla bir plan çekmek, o planları bir araya getirmek ve bir film yapmak. Pratik deyince çünkü akla hemen kamera kullanmayı öğrenmek geliyor. O da önemli tabi ama gerçekte bu işin asıl pratiği bahsettiğim şeyler. Bunu yapamıyordum, biraz da bu yüzden üniversiteden ayrıldım. Bir diğer sorun da öğrencilerin ancak yüzde onunun gerçekten bir şeyler yapmak için gelmiş olmasıydı. Geri kalan yüzde doksann başka sebepleri var. Bu sizin okulda da böyledir mutlaka.

Mimarlık için mı?

Evet. Demek istediğim, bu tür işleri yüzde onluk kısım yapabilir, geri kalanlar da aslında ezberden, belli bir yanılsama ile gelmiştir.

Üniversiteden bir hocamın dediğine göre, ne kadar doğru bilmiyorum, mimarlıktan mezun olanların yüzde otuzu mimarlık yapmıyormuş.

Yüzde otuz yüksek bir oran bence. Yüzde otuzu yapıyor dese daha gerçekçi olur hatta.

Yani demek istediğim, kalan kesimin ne yaptığı da tartışılır ama bir şekilde yapıyorlar; yüzde otuzluk kısma girenler de bambaşka işlerle uğraşıyor.

Evet ama bu aslında bir yandan da iyi bir şey. Hepsi mimar olsa daha zor olurdu. Zaten Türkiye’de üç tane mimar var biliyorsun (gülüyor), bütün projeleri onlar yapıyor.

Şaka bir yana, genelde sadece mimarların ve mimarlık okuyanların bildiği, adı duyulmamış çok sayıda kaliteli işe imza atan mimarlar da var. Büyük projeler yapmadıkları için belki de, isimleri pek duyulmuyor. Reklam ve yapılan işlerle alakalı bir durum bu biraz da. Örneğin stadyum mimarı, ya da gökdelen mimarı gibi kavramlar da türedi. Bu tarz işleri çoğunlukla yapmış olanlar genelde hep aynı işleri alıyorlar ve daha sonra böyle bir ünvan ortaya çıkıyor.

Tabii ama ben de bir gökdelen yaptırmak istesem, daha önce yapan birilerine yaptırmak isterim sanırım. Bu çok garip bir şey değil.

Sinemada da böyle midir bu? Bir film yaparken izleyici kitlesini düşünüp ona göre filminizi şekillendirir misiniz?

Kişisel olarak İlker’e soruyorsan eğer, hayır ben öyle yapmıyorum. Programda da sıkça dediğim gibi bu iş bir ticaret sonuçta. Mimarlık da bence aynı sorunun olduğu bir alan.

Sinema, izleyiciye bağımlı bir sanat. İzleyici olmadan varolamıyor. Bir noktada da izleyicinin talepleri doğrultusunda ilerliyor. Sanatın paraya dönüşmesini bir sorun olarak görüyor musunuz? Kuşkusuz, bir iş haline geldiği için bu noktada ve büyümeye devam ediyor. Yönetmenlik, sanattan çok zanaatkarlık aslında, diyorsunuz. Yani yönetmenlerin büyük bir çoğunluğu öyle. Aslında edebiyata da bu şekilde bakabiliriz. Kolay okunabilen ve hızla tüketilen kitaplardan bahsedersek eğer. Bir biçimi, keşfedilen yeni bir şeyi, tüketici sıkılana kadar üretmeye devam etmek gibi. Hiç bu denli çok parasal getirisi olmasaydı sinema daha iyi yerlerde olurdu dediğiniz oluyor mu?

Doğası itibariyle mümkün değil öyle bir şey. Biz burada bir film çekecek olsak, gördüğün gibi şu an burada ekipman olarak çoğu şey mevcut ama yine de, oyuncu bulmak, mekanı kiralamak, çekim yapmak, yemek yemek, kahve içmek… Olay tamamen parayla dönüyor. Ne yaparsan yap. “Ben hiç harcamıyorum” diyenlere de sen inanma, çünkü onlar da harcıyor.

Doğru. Bütçenin büyüklüğünden bahsediyorum biraz da. Üç yüz milyon dolar yerine beş milyon dolar olsa mesela. Demek istediğim şu, bütçe büyüdükçe film basitleşiyor aslında.  Daha genel bir izleyici kitlesine hitap etmeye başlıyor.

Bütçe küçüldükçe özgürlüğün artıyor demek istiyorsun ama yine de dünyada da bu sorun çözülmüş değil -örneğin Fransa- sanat filmleri yapabilmek için ciddi çaba harcıyor. Fransız sinemasını ayakta tutmak için yapıyor bunu. Aslında bütün Avrupa böyle. Kendi kendine ayakta duran çok az sinema var dünyada: ABD, Hindistan ve garip bir şekilde Türkiye. Bunlar kendi kendilerine ayakta duruyorlar. Yani bu üç ülkede de yapılan filmlerin çoğunun finansmanını seyirci karşılıyor. Filmlere giderek filmlerin parasını ödemiş oluyorlar. Diğer ülkelerde karşılamıyor. Fransa’da da tam karşılamıyor. Devlet çeşitli fonlarla destek vererek ayakta tutmaya çalışıyor fakat orada da başka sorunlar çıkıyor. Tam soruna cevap olmadı belki ama, parasız yapmak diye bir şey hiç olmadı, bir yerden para bulmak zorundasın: Ya seyirciden ya fonlardan ya da çılgın bir finansörden!

Aslında demek istediğim, sanatı paraya dönüştürmek gibi bir kaygı olmasaydı ve başka nedenlerle üretilseydi nasıl olurdu? Biraz ütopik, farkındayım. Ben hep şöyle düşünürüm, yönetmen olsaydım ve bir film çekmek isteseydim, izleyicilerin filmi anlayıp anlamaması umrumda olmazdı. Sadece kendimi ifade etmek için çekerdim, yani “Bir derdim var ve derdimi ancak bu yolla anlatabiliyorum, o derdim de bu” derdim bir anlamda.

(Gülüyor) Bu da bizi tarih kadar eski bir tartışmaya götürüyor: Sanat sanat için midir?

Evet aslında konuyu buraya da taşımak istemiştim. Sanatın içinde, topluma bir mesaj vermek gibi bir kaygı olmalı mı gerçekten? Yoksa sinema da, edebiyat da, diğer tüm sanatlar da, sanatçının kendini rahatlatması için midir? Bu arada bu noktada araya şunu da sıkıştıralım, buraya gelirken taksi şoförüne size sormak istediği bir şey var mı diye sorduk, kendisi “Sabah dokuz akşam on bir çalışıyorum. Hiç film izlemem. Şunu çok merak ediyorum, film yapıyorlar ama ne için yapıyorlar? Para kazanmak için mi yoksa gerçekten bir şeyler anlatmak için mi?” dedi. En temelde de herkes bu soruyu soruyor aslında.

Başta da dediğim gibi, sinema çok karmaşık bir alan. Hem endüstri tarafı var, hem sanat tarafı var ama bunlar birbirlerine geçmiş durumda. Yani bazen endüstriyel bir şey çıkıyor ve sanat sayılıyor. Örneğin seversiniz sevmezsiniz ama Godfather üçlemesi. Aslında Hollywood ürünüdür, stüdyonun yaptığı bir şeydir.

Tabii, ama stüdyonun yaptığı bir şey diye de sanat olamaz diyemeyiz.

Yok, küçümsemek için söylemedim zaten. Ben de çok severim filmi ama demek istediğim, sen o dönemde gidip izleseydin bu kadar popüler olacağını ve herkesin çok beğeneceğini bilemezdin. Bilemiyorsun. Aslında benzer bir tartışma fotoğrafçılıkta da oldu uzun yıllar Türkiye’de. “Fotoğraf sanat mıdır, değil midir” tartışması vardı meşhur. Hâlâ sürüyor mu emin değilim. Nazif Topçuoğlu ona çok güzel bir cevap vermişti, kendisinin çok güzel bir kitabı vardır “İyi Fotoğraf Nasıl Oluyor Yani?” isminde. Şu an ne yazık ki bulunamıyor baskısı kalmadı. Onun dediği şuydu: “Fotoğraf sanat mıdır?” sorusu lisanen yanlış bir soru çünkü her fotoğraf sanat değildir. Yani fotoğraf kendisinde (a priori) sanat değildir. Bazı fotoğraflar sanat seviyesine çıkabilir ama çoğu fotoğraf çıkamaz. Sinema sanat mıdır sorusu da bana öyle geliyor. Sinema sanat mıdır? Hayır değildir ve evet sanattır! Sinemanın bazı ürünleri -eğer öyle bir mertebe varsa- sanat mertebesine çıkabilir. Çoğu da çıkamaz. Zaten çıkmayı düşünmemiştir de. Örneğin Cingöz Recai filmi. Herkes filmi çok sertçe eleştirdiğimi söylüyor ama ben sanat bağlamında bir eleştiri yapmamıştım. Film bence eli yüzü düzgün ticari bir film olmayı da beceremiyor. Yani yapmaya çalıştığı şeyi de yapamıyor.

Senaryo üzerinden bir eleştiriniz vardı o bölümde yanlış hatırlamıyorsam. Zaten bölümün adı da Senaryo idi.

Senaryo: Cingöz Recai idi ama nedense herkes Cingöz Recai kısmına takıldı. Taksi şoförünün sorusuna gelirsek. Orada da şu var, yönetmenler de birkaç sınıfa ayrılıyor. Her yönetmen aynı değil ki. Televiyona dizi çekenler var, piyasa filmi çekenler var, Nuri Bilge Ceylan gibi kendi başına buyruk tipler var.  Demek istediğim, taksi şoförünün sorusuna net bir cevap veremeyiz. Yönetmenden yönetmene değişir cevaplar.

Siz ne diyorsunuz peki?

Ben ne diyorum, bildiğiniz gibi ben uzun film yapmadım. Benden başka kimsenin söz hakkı olsun istemiyorum ve tamamen kendi istediğim gibi bir film yapmak istiyorum. Bu çocukça bir şey tabii.

Bence çok normal bir şey.

Ama normal görüyorsan yapabilmen gerekir. Bir şekilde, bir yolunu bulup yapmalısın. Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim, Seyfi Teoman gibi yönetmenler bir yolunu buldu. Demek ki bulunabiliyordu, ben bulamadım. Belki o kadar cesur olamadım. Belki de kişisel hayat çizgim o şekilde ilerlemedi ama bunu anlamak bile çok vaktinizi alıyor bu arada. Yapabilir miyim, yapamaz mıyım; o ilişkilere girebilir miyim, giremez miyim… Bunu anladığımda otuz beş yaşımı geçmiştim. Aslında bu kim olduğunuzu anlamakla ilgili.

Peki şu an, kesin olarak başka bir yola girdiğinizi düşünüp asla uzun metrajlı bir film çekmem diyor musunuz?

Hayır, başka bir yol aramaya başladık aslında. Olmaz Öyle Saçma Şey de onun bir parçası. IFA da onun bir parçası. Aslında senin dediğin gibi: Çok daha küçük, çok daha ucuz, belki öğrencilerle birlikte tamamen bağımsız bir üretim şekli olabilir mi diye ama, orada da çok umutlu değilim, şundan umutlu değilim: film yapmak önemli değil aslında. Çünkü öyle bir sürü yönetmen vardır, bir tane film çekmiş ve yok olmuş dünya kadar yönetmen var.  İkinci filmini çekememiş, ya da hiç duymamışsınız. O yüzden çekmek çok önemli değil. Çekmek de önemli bir parçası ama asıl önemli olan çektikten sonra ne olduğu. Filmi çıkarabiliyor musun örneğin çünkü Türkiye’de çıkaramıyorsun. Bildiğiniz gibi dağıtım kanalları iki büyük grubun kontrolünde ve film çekseniz bile kolay kolay salonlara giremiyorsunuz. Kenar salonlarda on beş yirmi kopya ya da festivallerde gösterecektiniz. Çok sınırlı.

Şunu düşün: Benim bir film yazmak için minimum altı aya ihtiyacım var. Altı ay boyunca beni unutacaksınız. Bu süreçte filmimle uğraşmak dışında hiçbir şey yapmayacağım ya da çok minimumda tutacağım diğer işlerimi. Tabii senaryo aşamasından bahsediyorum. Sonra çekim öncesi ve çekimle mimimum üç ay uğraşacağım. Çekim bittikten sonra da en az üç dört ay “post”uyla uğraşacağım. Bu da yaklaşık bir yıldır. Özetle benim bir yıl boyunca yok olmam demek bu. Diyelim ki ben bir yıl uğraştım ve yaptım bu filmi. Sonra siz geldiniz ve duymamışsınız mesela filmi. Durum bu.

Yani “Verilen emeğe değer mi?” sorusu var kafanızda.

Evet. İnsanlar ben bunu söyleyince umutsuz veya çok hesapçı gibi bakabiliyor ama bu gerçek. Zaman-Para denklemi giriyor işin içine ve kendi giderlerini de düşünmek zorunda kalıyorsun. O bir yılı, senin boşa çıkarman lazım bir şekilde. Ya öyle bir lüksün olacak, ya da bir şekilde filmden para kazanacağına inanacaksın. Bir yönetmen vardı örneğin, evini sattı ve o parayla film yaptı. Sonra film çıkamadı ve şimdi evi yok. Aslında takdir ediyorum, yaptığı şey gerçekten cesur ve önemli ama dünyanın neresinde bunu bir finansçıya sorsanız güler herhalde. Ev satıp film yapılmaz çünkü. Dünyada pek duymazsınız öyle bir şey. Bir şey yapacaksan eğer, finansını yine o dünyadan bulmalısın. Örneğin bana piyango çıksın film yaparım diyenler vardır. Olmaz öyle saçma şey! Çünkü bu biraz şeye benziyor, ben bir bina yapayım deyip birdenbire müteahhitliğe başlıyorum. Gerçi Türkiye’de mümkün ama, yapamazsın. Çünkü o dünyadan değilsin. Çok para harcayıp yapabilirsin, yapanlar oldu tabii. Bilmediğin bir alana girdiğin için, seni çok kolay kandırırlar. Üç beş salonda gösterime giriyor, belki sekiz bin kişi izliyor, önemsiz bir iki festivalde gösterim, şanslıysa bir iki ne idüğü belirsiz ödül ama sonra yok oluyor. .. Önemli olan birinci filmi çekmekten çok ikinci filmi çekebilmektir.

Bazı filmler sanat oluyor bazı filmlerin ise öyle bir amacı yok dediniz. Bu noktada şunu sormak istiyorum, geçen sene bir haber okumuştum, San Francisco Müzesi’nde ziyaretçiler yere bırakılan bir gözlüğü sanat eseri sanıp fotoğraflamaya başlamışlar. Ben bir noktada da o gözlüğün bir sanat eseri olduğunu düşünüyorum. İnsanlar ona bir sanat eseri gözüyle baktıkları anda o bence bir sanat eserine dönüşmüş oluyor.

Marcel Duchamp’ın söylediği şey aslında bu.

Evet, aynen öyle. Üstüne düşünüp kafa yorduğun zaman, içini eşelediğin zaman, en önemlisi de algını değiştirdiğin zaman, onu yorumlamaya başladığın an o ister istemez bir sanat eseri oluyor. Film için de bence bu böyle. Filmi o gözle izleyip üstüne düşündüğün zaman, sende bir fikir ya da bir yorum oluşturduğu an kendiliğinden bir sanat eserine dönüşüyor aslında.

Çok temel bir şeyden bahsediyorsun aslında, algıyla ilgili. Şu anda sana sanat gibi gelen şeylerin aslında sanat olmadığı, sanat gibi gelmeyen bazı şeylerin de aslında sanat olduğu çok olur. Picasso ilk çıktığı zaman kimse Picasso’ya harika demedi. Demek istediğim bugünkü değeri yoktu. Yıllar içinde kabul gördü ve bugünkü statüsüne ulaştı.

Ruben Östlund’un son filmi The Square’de (2017) de böyle bir eleştiri vardı aslında. İlk sahnedeki röportajda buna benzer bir soru soruluyordu.

Filmi henüz izleyemedim. Cevap verebiliyor muydu peki?

Cevap vermiyor zaten o da. Cevap veremiyor daha doğrusu. Aslında filmdeki kare mevzusu sanatın ne olduğuna yapılan göndermenin yanı sıra, metropol hayatındaki güven problemini de anlatıyor. Buradan Nazif Topçuoğlu’nun fotoğraf ile alakalı yorumuna dönersek, bu açıdan bakıldığında da aslında her fotoğraf bir sanat eseridir. Yeterince irdelemek gerekiyor. Bir sanat eserinin sanat eseri olup olmadığını, belki de sanatçının ne anlatmak istediğine göre şekillendiriyoruz. Bu yüzden yönetmenler genelde ne anlatmak istediğini söylemiyorlar, korkuyorlar biraz da.

Hem o, hem de o anki toplumun durumu, zamanın ruhu, nasıl algılanıyor, nasıl bir bağlamda sunuluyor o da önemli. Dün bienale gittim ve inanamadım. Biri oluklu metallerle odayı kaplamış ve buna sanat eseri demiş. Dünyada da aslında bir problem var. Sanat denen şeyler sanat değil. Sanat sosyolojinin bakısı altında.

Bence sorun çağdaş sanat ile alakalı. Ya biz yeterince çağdaş değiliz ya da yalnızca algı değiştirme üzerinden bir takım ürünler ortaya çıkıyor. Ortaya da sanat, yalnızca algı değişimi midir sorusu çıkıyor. Aslında bu noktada da sanatın yere bırakılan o gözlükten farkı kalmıyor. Yine benzer bir durum The Square’de de görülüyordu. Bu biraz da pazarlama ile alakalı. Olmaz Öyle Saçma Şey bir şekilde bizim önümüze düştü ve çok güzel bir program. Aynı programı aynı içerikle stüdyoda değil de burada çekmiş olsanız aynı etkiyi yapabilir miydi acaba?

Biz de şu an kendi aramızda panik hâlindeyiz aslında. Program beklediğimizden fazla ilgi gördü. Özellikle Cingöz Recai ile ilgili olan bölüm dört kat ilgi gördü. Bir şekilde yirmi yedi bin aboneye çıktık. Bu yirmi yedi bin kişi bir şekilde bize bakıyor. Bu, bir açıdan bakarsan komik derecede az. Youtuber diye bir şey var artık, bakıyor musunuz onlara, Enes Batur var mesela.

Enes Batur’un yaptığı videolar için değil ama, Youtube’u çok sık takip ediyoruz artık. Yeni nesil televizyona dönüştü.

Enes Batur’un videoları milyonlarca izleniyor.

PewDiePie diye biri var duymuşsunuzdur, onun Türk versiyonu.

Evet duydum. İşte onlarla kıyaslarsan çok gülünç ama bu bile beni tedirgin ediyor, çünkü alakasız insanlar gelmeye başladı. Bizim ekip de diyor ki, “daha popüler olalım”. Örneğin bu hafta da Ayla’dan (2017) bahsedelim. Bu bir tahterevalli, yani sen kaliteyi düşürdüğün an izlenme hemen artıyor. Aslında belki bu da kötü bir durum değil. Olmaz Öyle Saçma Şey’de bir yandan bakacak olursanız derin bir muhabbet var, zaman zaman felsefeye bile varıyor aslında ama bunu biraz sosladığın zaman, tıpkı Veysi, ben ve Nazım’ın yaptığı gibi, işte şapşal sorular, ukala cevaplar bir tür karagöz hacıvat yaklaşımı… Ne yazık ki izlenmek için bunu böyle yapmak gerekiyor çünkü başka türlü satamıyorsun. Sıkıcı oluyor. Youtube’da öyle çok program var, üç kişi bir araya geliyorlar ve sinema konuşuyorlar ama ortada bir espri yok. Sonuç olarak yüz elli kişi ya da beş yüz kişi izlemiş. Özetle bazı şeyleri değiştirmeki düzetlmek istiyorsak, Türkiye’yi değiştirmek istiyorsak, biraz soslamamız lazım.

Olmaz Öyle Saçma Şey dışında Türkiye’den Ne Diyoruz Ne Anlıyoruz diye bir program var, TRT Okul tarafından yapılmış ama tüm bölümleri Youtube’da var, onu takip ediyorum ve oldukça iyiler. Farklı alanlarda uzman üç profesör her bölümde bir konu/kavram/kelime belirleyip bir saat boyunca onun hakkında sohbet ediyorlar, ama tıpkı sizin dediğiniz gibi çok fazla izlenmiyor. Sinema ile alakalı takip ettiğim Nerdwriter isminde bir kanal var. O kanalın videoları, belki de yabancı dilin de etkisiyle iki milyon izlenmeyi buluyor. Bir bölümde Passanger (2016) filminin akışını değiştirerek daha iyi bir film haline getirmeye çalışıyorlar örneğin.

Evet geçen hafta keşfettim Nerdwriter gerçekten iyi. Bu arada o film neden sevilmedi?

Açıkçası ben biraz da o videoyu izledikten sonra, gerçekten aynı filmin akışını değiştirerek daha iyi olabileceğini gördükten sonra, senaryonun biraz yavan olduğunu düşündüm. Passenger’ı daha önce izlemiştim aslında. O zaman da filmin ilk bölümünü çok başarılı bulup, ikinci bölümünü pek beğenmemiştim.

ABD’de de çok ağır eleştiriler aldı çünkü. Bana bu kadar ağır eleştirilmesi ilginç geldi. Bence iyi bir filmdi.

O kadar çok ağır eleştiriyi hakediyor mu emin değilim fakat ilk bölümdeki ana karakterin psikolojisi çok iyi işlenmişti, hatta daha da irdelenebilirmiş bence, o kısım hoşuma gitti. Ondan sonraki bölüm, özellikle son kısmı, bence çokça işlenmiş, artık klişeleşmiş bir kısımdı. O yüzden basit buldum.

Blade Runner (1982) da ilk çıktığında tutmamıştı, az önce de dediğim gibi sonradan değişebiliyor. Passenger için değişir değişmez onu bilmiyorum tabii.

Peki, konuyu değiştirelim. Ne sıklıkla kitap okursunuz?

İstediğim kadar okuyamıyorum açıkçası. Eskiden çok okuyordum, fakat internet dünyasına girince sürekli tablet okur oldum. Onu düşünüyorum, yani okumaya ayırdığım süre çok fazla her gün saatlerce okuyorum ama okuduğum şeyler edebi değil.

Evet. Ben de son zamanlarda bunu sıklıkla düşünür oldum. Böyle bir durum var ne yazık ki. Acaba dizi izlemek yavaş yavaş roman okumanın yerini mi alıyor?

Biraz öyle evet. Eşim Ebru da geçenlerde bazı dizilerin roman gibi olduğunu söylüyordu. Gerçekten öyle. Bir de artık arka arkaya da seyredebilir hale geldin. Mesela şimdi Mindhuter’a (2017) başladım. Netflix’te çıkıyor. On bölüm hazır, dördüncü bölümdeyim mesela. Bir gecede dört bölüm seyredebiliyorsun. Ve evet, süre uzadıkça karakterleri daha iyi tanıyabiliyor, roman gibi onu okuyorsun gerçekten de. Ama tabii ki, bunlar kitap okumamak için bir özür değil. Daha fazla okumak lazım. Bir de ben dönüp dönüp aynı şeyleri okurum, o da vardır bende.

Daha önce de bahsetmiştik. Sanat, biraz da, anlatılamayanı anlatma çabasıdır. Sizin anlatmayı çok istediğiniz, ama anlatamadığınız, ya da anlattım dediğiniz bir konu, bir olay, ya da bir insan var mı?

Çok. Ama sana söyleyemem. (Gülüyor) Yani içimdekileri tam olarak anlatsam herhalde öldürülürüm diye düşünüyorum.

Kim öyle düşünmüyor ki? Tam bu noktada kısa filminiz Simulacra’dan (2001) bahsetmek isterim. Kişisel olarak oldukça beğendiğim bir film oldu. Aslında siz de belirtmişssiniz, ben de izlerken farkettim, Pi (1998) ve Matrix (1999) filmlerinden esinlenmeler var. Özellikle de Pi’den. Bir yandan fotoğraf çalışmalarınıza da bakarken dikkatimi çeken bir durum oldu. Hem Simulacra’da hem de fotoğraf çalışmalarınızda bir ritim arayışı, ritim bulma çabası var. Çünkü Simulacra’da da aslında ana karakterin hayatın ritmine ayak uyduramamasını ve bu ritimden çıkmasıyla birlikte yaşanılan paranoya, paranoyayla birlikte de yitirilen gerçekliği görüyoruz. Hatta filmde Jean Baudrillard’ın Simülakrlar ve Simülasyon kitabını da görüyoruz. Ritim ve ritim bozukluğu, simülasyon, gerçeklik… Bunlar genel kaygılarınız, işlemek istediğiniz ana meseleleriniz midir?

Benim aslında tek bir ilgilendiğim mesele var: Gerçek nedir? Çünkü gerçek dediğin şey aslında tamamen uydurma.

Gerçek nedir? Tam da dert edinilmesi gereken bir mesele. Henri Bergson’un da bu konuda yaptığı çalışmalar var. Saf geçmiş diye bir kavram öne atıyor örneğin. Ona göre, geçmiş ancak şimdi sayesinde edimselleşir.Saf geçmişimiz, bir manzara resminden farksızdır, manzara sürekli aynıdır, değişmez. Fakat manzaranın içi, nesneler ve özneler, şimdi sayesinde sürekli değişir. Özetle, “Gerçekliğimizin özü geçmişimiz üzerine kuruludur” der Bergson. Bir anlamda da şimdiyi sadece geçmişimizi var etmek için yaşarız; çünkü geçmiş ancak şimdi sayesinde var olur.

Evet, bu arada nöroloji alanında da ciddi bir patlama var, sürekli beyinle ilgili kitaplar çıkıyor. Bana asıl ilginç gelen durum da her şeyin kimyasal oluşu. Bu kimyasallarla oynadığınızda da her şey değişiyor. Örneğin alkol kullandın ve sarhoş oldun. Her şeyi algılayışın değişiyor. Buna hemen itiraz edilebilir: Alkol etkisindesin ve gördüklerin gerçek değil. Evet değil, ama aslında beynin nörokimyası kendi kendine de bozulabilir. Ben şu anda delirmiş olabilirim örneğin. Bir şekilde nörokimyamda bir bozukluk olabilir ve sizi başka türlü algılıyor olabilirim. Daha da korkuncu, senin ne algıladığını bilmiyorum. İkimiz de bir şeye bakıyoruz ve ben onu senin gördüğün gibi göremeyebilirim.

Lisedeyken Bilgi Kuramı isminde bir ders alıyordum, oradaki ilk dersin konusu şuydu: Domatesin rengi kırmızı mıdır?

Kesinlikle, bu aslında sinema ile de ilgili bir soru. Değil çünkü. Kırmızı diye bir şey yok aslında, ama bütün bu teorilerde şöyle bir durum var, seni aslında yalnızlığa itiyor. Alkolde de aynı durum söz konusu zaten. Çünkü bütün bunlar temelde geçici veya kalıcı olarak nörokimyanı değiştiriyor. Bunları çok değiştirmeye başladığın zaman da bir noktadan sonra kopuyorsun. Ve belki de domatese lahana demeye başlıyorsun. Sonuç olarak iletişim kuramıyorsun. Başka dünyada yaşamış oluyorsun. Birtakım şeylere doğru ve birtakım şeylere yanlış diyerek aslında hepimizi tek bir dünyada toplamış oluyorlar. Çünkü sistemin sürmesi için öyle olmalı. Ben çocukken hep oyuncak alırlardı. Trenler, arabalar… İçlerini açardım. Bir daha da kapatamazdım tabii. (Gülüyor) Yani dedin ya uğraştığınız bir tema var mı diye tek ilgilendiğim şey o: Arkasında ne var? Olmaz Öyle Saçma Şey’de de bundan bahsediyoruz, gördüğümüz her şeyin arkasında başka bir şey var ve ben de onunla uğraşıyorum.

Adem ve Havva’nın yasak elmayı yemesi gibi bir şey midir bu? Çünkü aslında orada da ulaşılmak istenen şey gerçek. Arkasında ne var düşüncesi var, o elmayı yiyince başlarına ne gelecek? Bilgiyi merak ediyorlar aslında. Örneğin, bir evde yaşıyorsunuz. İstediğiniz her şeye sahipsiniz ve mükemmel bir hayatınız var. Ama o evde bir kapı var ve sizden o kapıyı açmamanız bekleniyor. Açtığınız anda hayatınızın çok kötü olacağını biliyorsunuz. “O kapıyı açar mıydınız?” diye soruyorum insanlara. Açardım diyenler de oluyor, açmazdım diyenler de. Bence insan, o kapıyı açandır.

Çok doğru söyledin. Güzel bir örnek oldu. Senaryo açısından da çok doğru. Eğer sen bir filmde, “Bu kapıyı açma” dersen, o kapı mutlaka açılır. Bir numaralı kuraldır bu. Ama şu konuda da haklısın, dünyanın çoğunluğu o kapıyı açmamayı seçer. Aslında o kapıyı açmazsan çok daha mutlu olursun çünkü. Sana daha kötü bir şey söyleyeyim, o kapıyı açtığın zaman arkasından bir kapı daha çıkar. (Gülüyor) Hatırlıyor musunuz Matrix’te bir sahne vardı, bence filmin en iyi sahnelerinden biriydi, içlerinden biri “Bu eti gerçekte yemediğimi biliyorum” diyordu. “Ama yine de yemek istiyorum.”

Evet doğru, benzer meseleler. Aslında aklımda sormak istediğim bir soru daha vardı. Bunun üzerine onu da sorayım. “Hayatta kalıcı olmalıyım, bir şekilde kendimden bir şeyler bırakmalıyım ve ben öldükten sonra, çok büyük bir kitle tarafından olmasa da, birileri tarafından bıraktığım şeylerle hatırlanmalıyım” dediğiniz oluyor mu? Belki de sinemayı seçişinizde etkili bir karardır bu.

O bana çok manalı gelmiyor. Nedense insanlar ona çok takıyor. Ne fark eder ki?

Bilmem. Bu kaygı bende var. Aslında lise dönemimde çokça vardı. Özellikle ölüm üzerine düşündüğüm çok oldu. Ölümü insan kabullenemiyor,  bir şekilde kalıcı olmak istiyor. Bu kalıcılık sinema ile de mümkün olabilir, mimarlık ile de. Aslında ne yaparsan yap, yaptığın herhangi bir işle mümkün olabilir bu. İnsanlarda böyle bir gaye genel olarak var sanki.

Dediğin doğru, ama ben kalıcılıkla ilgilenmiyorum. Çünkü bana bir faydası yok onun. İlgilendiğim şey şu, hayattayken pırıltı yaratmak gerek. Her şeyi daha iyi yapman lazım. Daha fit olman gerek, daha sevgi dolu olman, daha anlayışlı, daha kibar olman gerek. Çevreni ve insanlığı yukarı götürmen gerek. Kısaca daha iyi biri olman gerek çünkü öbür türlü çok sıkıcı.

Evet. Gerçekten öyle. Ya Chris Marker ya da Freud, çok da emin değilim ama biri şunu demişti, “İnsanlar ölümsüzlük için üç sey yaparlar: Din, çocuk, sanat.”

Benim çocuğum yok zaten o yüzden sanat yapmaya çalışıyorum galiba (Gülüşmeler) Peki sen kalıcı olmak istiyor musun?

Ben biraz da o yüzden mimarlığı seçtim diyebilirim.

Mimarlarda da bu his çok vardır evet ama yapılanları da bir noktada yıkıyorlar öyle bir durum da var. Bak şimdi Murat Tabanlıoğlu, babasının yaptığı yapının üzerine yenisini yapacak.

Ama Hayati Tabanlıoğlu ve AKM, o bina yıkılsa bile kalır.

O bina modern Türkiye’nin bir simgesiydi aslında. Binanın yıkılmasından çok, bir simgenin yıkılması asıl mesele.

Zaten mimarlıkta çok tartışılan konulardan biridir bu. “Yıkıp yenisini yapalım mı, yoksa koruyalım mı?”

İtalyanlar koruma korusunda çok başarılı. İlk defa üç sene önce Venedik’e gitme fırsatı buldum. Çok şaşırdım. Bir de asıl ilginç olan şu, restorasyon yaptıklarında modern bir ek koyuyorlar. Aynısını taklit edip koymuyorlar. O da ilginç.

O da tartışılan bir konu. Zaten aynısını koymaları bir anlamda etik değil. Yani Venedik Tüzüğü’ne göre birebir tamamlanması kesinlikle etik değil. Çünkü aynısını yaptığın zaman, bir anlamda kandırmış oluyorsun. Mimarlıkla pek ilgisi olmayan biri, oraları gezip gördüğünde neyin eski, neyin yeni olduğunu anlayabilmeli.

Tabii, bence de öyle olmalı zaten. Sorduğun soruya geri dönersek. Yeterli zaman sonra kimse kalmayacak. İlker Canikligil diye bir de kalmayacak, David Fincher diye biri de. Woody Allen bir röportajında demişti buna benzer bir şeyi. “In the long run, we are all dead”  (Uzun vadede hepimiz ölüyüz) diye bir laf vardır biliyorsunuz. (Gülüşmeler) Yani senden kalanlar bile kalmayacak bir zaman sonra.

Yeterli zaman sonra hiçbir şey kalmayacak zaten, o doğru.

Mesela ben Hitchcock’u çok severim. Kubrick’i çok severim. Şimdi tekrar bakıyorum. Kendileri yoklar ama onlardan kalanlar da yaşlanıyor. Bugün artık çok daha zor Hitchcock’un bir filmini seyretmek.

Hitchcock özelinde değil belki ama ben bunu daha çok korku türünde hissediyorum.

Çok kötü eskiyor evet. Film öyle bir şey ne yazık ki: Eskiyor.

Yani evet, The Exorcist (1973) örneğin. Tüm zamanların en iyi korku filmleri arasında, ama filmi izlerken atmosferi hissedemiyorsun. Özetle filme dışarıdan bakıyorsun.

Geçenlerde Psycho’yu (1960) seyrettim. Yapıldığı dönemde, yer yerinden oynuyor. İnsanlar inanamıyor. Kadın bıçaklanıyor mesela, insanlar daha önce böyle bir sahneyle karşılaşmamışlar. Klozet gösterdi diye sansürle başı derde giriyor Hitchcock’un. Bir Amerikan filminde o güne kadar kimse klozet göstermemiş mesela. O günün dünyası için inanılmaz devrimci ama bugün baktığında artık tarihi değeri var. Kaçışı yok eskimenin ve yok oluşun.

Fil’m Hafızası olarak çok teşekkür ederiz. Çok keyifli bir sohbet oldu. Söyleşiyi biraz “soslamak” adına, sizden bir de okuyucularımıza özel, kişisel olarak en beğendiğiniz on filmden oluşan bir liste alalım isterseniz.

Bu zor bir soru çünkü ben bir sinefil değilim ve iyi film sayısı çok ama yine de soslamak adına cevap vermeye çalışayım. Biraz karmaşık bir liste olacak ama: Shining (1980), 2001 Space Odyssey (1968), Stalker (1979), Alien (1979), Synecdoche New York (2008), Raw (2016), It Follows (2014), Amour (2012), Antichrist (2009),  Social Network (2010).

 

Atakan Özkan

Atakan Özkan

19 Şubat 1994’te İstanbul’da doğduysa da Atakan, üniversiteye kadar İstanbul’da pek bulunmadı. Son birkaç senedir İstanbul’da, mimarlık okuyor. Küçüklüğünden beri hep tanımadığı insanların hayatlarını merak ederdi. Belki de bu yüzden sinemayı hep çok sevdi. Kimse bilmez, ama en çok izlediği film 1993 yapımı bir korku filmidir. Okuduğu kitapları çoğunlukla bitirmez. Akşam yatmaz sabah kalkmaz.

Kimler Neler Demiş?

2 Yorum - "Arkasını Görmek: İlker Canikligil İle Söyleşi"

Bildir
avatar
Sıralama:   En Yeniler | Eskiler | Beğenilenler
Cem
Ziyaretçi

“İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ni Fransız Yeni Dalga’sı etkilemiştir”…acaba? Tam tersi olmasın sakın?

wpDiscuz
Önceki yazı

1 Aralık'ta Vizyonda!

Sonraki yazı

Tolga Karaçelik Kelebekler ile Yeniden Sundance'te