AnalizSinema Yazıları

Ben Bir Zamanlar Anadolu’da iken…

Gece bitmek bilmez. Anadolu’nun bozkırında saatlerdir süren bir cinayet soruşturması herkesi yormuştur. Savcı, komiser, jandarma ve doktordan müteşekkil bir ekip, Kenan’la Ramazan’ın gömdüğü cesedi aramaktadır. Kenan, Yaşar’ı gömerken sarhoş olduğunu, yalnızca top gibi bir ağacı ve bir çeşmeyi hatırladığını söylemiştir. Ceset ya o tepenin ardındadır, ya bu tepenin… Engebeli, yılankavi yolların sırtında iş uzadıkça uzar. Araba farlarının titrek ışığında kuru otlar savrulur, gölgeler büyür, karanlık adım adım koyulaşır. Arap Ali, doktora yaklaşıp “Çoluk çocuk sahibi olunca anlatacak bir hikâyen olur. Fena mı?” der. “Bir zamanlar Anadolu’da, dersin, ücra bir yerde görev yaparken işte başımdan böyle böyle olaylar geçti dersin. Anlatırsın yani masal gibi.”

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Bir Zamanlar Anadolu’da (2011), cinayet soruşturması ekseninde bir Anadolu panoraması, suç ve vicdan üzerine sade, derin bir tablo sunuyor izleyiciye. Temelde bir polisiye filmi olsa da türünün formüllerini ters yüz edip bir suç öyküsünü daha geniş bir kulvara taşıyor. Film, Doktor, Katil Kenan, Savcı ve Komiser Naci gibi dört ana karakterin hikâyelerini anlatırken, muhtardan Arap Ali’ye, jandarma komutanından morg görevlisine birçok yan karakteri de küçük ama etkili dokunuşlarla derinleştirmeyi başarıyor. Zira çok karakterli bir hikâyeyi dengeli bir şekilde, bir karakteri diğerine ezdirmeden anlatmak kolay iş değil. Kast ekibi, oyunculuk yönetimi ve aktörlerin samimi, gerçekçi performansları filmi bu kritik sınavdan başarıyla geçiriyor. Dramatik ve hüzünlü olan öykü Ceylan’ın elinde duygusallaşmadan, siyasi ideolojileri savunmadan, senaryonun dönemeçlerinde soğukkanlılığını yitirmeden usulca akıp gidiyor. Görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki’nin, özellikle filmin ilk yarısında sadece araba farlarını kullanarak yarattığı karanlık atmosfer seyirciyi içinden çıkılması mümkün olmayan bir labirente sürüklüyor. Yer yer görselden ayrışan ses tasarımı da bu labirenti katmerliyor.

Ceylan, Üç Maymun‘da (2008) yoğun bir şekilde kullandığı öznel açıları bu kez sadece başlangıç ve bitişte tercih ediyor. Dışarıdan bakan bir gözün gördükleriyle başlayan film, içerden bakan bir başka gözün siperinden sona eriyor. Bu iki bakışın arasındaki ‘yolculuk’ ise başka bir izlekle vücut buluyor. Bu izlek, masalsı söylem olarak saptanabilir. Masalların biçim ve biçemine ayak uyduran Bir Zamanlar Anadolu’da, kritik değişiklerle özgün bir yol izliyor. Filmin masallarla olan ilişkisini üç başlık altında toplayabiliriz.

İçerik

Bir Zamanlar Anadolu’da‘nın yapısı, halkbilimci Vladimir Propp’un bahsettiği halk masalları kalıbına oldukça uyuyor. Propp’un yüzlerce halk masalını gözden geçirdikten sonra mutabık kaldığı sabit bir şablon var, her masalda başkahraman (Katil Kenan), şifacı (doktor), kral (savcı), koruyucu (Komiser Naci) ve başkahramana destek veren bir yardımcı (Arap Ali) mevcut. Bu kadro belirli bir görev için yolculuğa çıkar, türlü tehlikelerden geçer ve en nihayetinde hedeflediklerini gerçekleştirirler. Masalın sonunda başkahraman bir prensesle (Yaşar’ın karısı ve aynı zamanda Kenan’ın çocuğunun annesi olan kadın) evlenir. Anlatı, mutlak iyinin zaferiyle neticelenir. Filmdeyse bu masal şablonundaki kötü tarafın (ejderha, dev, cadı vb.) eksik olduğunu görürüz. Ve yine başkahramanın ekibinin işlevsel üstünlükleri de yoktur (diyagram çözücü, silahşor, sihirbaz vb.). Kötülüğün somut varoluşunun eksikliği, filmde karakterlerin zaafları ve kişiliklerindeki karanlık taraflarla giderilerek iyi – kötü dengesi korunur. Hatta film, bu denge sayesinde modernist bir hâl alır. Bununla birlikte öyküde, yorgun savaşçılara iksir veren bir peri edasıyla beliren muhtarın kızı vardır. Şimşekler çaktığında bir anda ortaya çıkan sert yüzlü, canavarımsı kabartmalar mevcuttur. Esnafın doktora belirttiği üzere ortalıkta gezinen ölü Yaşar’ın doğaüstülüğü söz konusudur. Bu üç nokta, filmi masal atmosferine çok yaklaştırır. Fakat tüm bunlara rağmen iyi ve kötünün belirginleşmediği, düğünle veya zaferle sona ermediği bir finali vardır. Bu durum bizi masal izleğinin ikinci katmanına götürür.

Biçim

Masalların içerikleri kadar söyleyişleri, dilden dile gezintileri de önemli. Çünkü her masal, dil içinde var olup yaşamını sürdürür. Bu bakımdan film de dile sıkı sıkıya bağlı. Kenan, Yaşar’ı nereye gömdüğünü söylemek zorundadır, onun ‘anlatmayışı’, ‘söylemeyişi’ ana atraksiyonu, tıkanıklığı, yani çatışmayı doğurur. Peynirin, etin, diğer tüm her şeyin sorgusu dil üzerinden yapılır.

Savcı tutanağı yazdırmaya başladığında bütün saptamalar, bulgular sözcüklere dönüşür, öyle ki esasta var olanın hiçbir değeri yok gibidir. Savcının, kâtibe ne söylediği, rapora ne yazdırdığı değer kazanır. Cesedi kâğıt üzerinde öznel bir biçimde tarif eder, onun Clark Gable’a benzediğini belirtir. Bu yersiz şaka, karakterin kendisini bir Hollywood yıldızına, bir nevi bir masal kahramanına benzetmesi bakımından işlevsel bir detaydır. Savcı rapora “Bağ çözüldü.” diye bir cümle yazdırır ve bağın çözülmesini söyler. Görevliler bağı çözerler. Tutanak, bu şekilde devam eder. Savcı, yapılmamış eylemi önce kâğıda yazdırır, ardından da eylemin gerçekleşmesi komutunu verir. Kâğıda giren sözcüklerin, gerçekliği kontrol altına aldığını ifade eden bir durumdur bu.

Tutanak sahnesini otopsi raporu takip eder. Doktor da aynı şekilde bilimsel terimler eşliğinde bulguları rapora yazdırırken bütün ayrıntılar, kurduğu dilin içinde hayat bulur. Sözcükler, ölçüler o denli güçlüdür ki hakikatin otopsi masasında değişmesine bile muktedirdirler.

Savcının ‘bir arkadaşım’ diye anlatmaya başladığı ve içinde bir olağanüstülük olduğunu düşündüğü hikâyesi film boyunca diyalogların içinde gelişir, ilerler ve sonuca varır. Kısacası dil, kendi gerçekliğini yaratır. Hakikat ise doğru biçimde sunulmadığında sadece susar, doğanın içine gömülür. Bu söylenmeyen hakikatlerin kabartmalarla sembolleştiği düşüncesindeyim. Doktor, taşın üstüne oyulmuş insan yüzünü görünce Arap Ali’ye “Bir kabartma gördüm” der. Arap Ali buna hiç şaşırmaz, “Evet, buralarda ondan çok var.” cevabını verir.

Söylem, filmde bu kadar önem arz etse de hâlâ bir şeylerin eksik olduğunu, bizi esas sonuca ulaştırmadığını hissederiz. Bu his, bizi ‘masal’ izleğinin bir başka boyutuna götürür.

Yalan

Masal sözcüğü dilde, yalan söyleme, gerçeği saptırma olarak da yer alır. Hakikati olduğu gibi dile getirmeme, savcının temsil ettiği hukuk/bürokrasi alanında ciddi yanlışlıklar doğurur. Ayrıca bu, masalı söyleyen kişi için de bir fantazyaya dönüşür. Yalan, kişinin kendini tatmin etmesine, kendine masal anlatmasına sebep olur. Kabul etmeliyiz ki toplumsal düzen yalnızca erkek için var olmamıştır, fakat erkeğin egemenliğini sürdürebilmesi için var olanın onu lehine işlemesi, yani yeri geldiğinde hakikatin saptırılması gereklidir. Bu sebeple de kaçınılmaz olarak söylemde yalana, saptırmaya başvurur. Filmin, erkeğin dünyasına girip onun karanlık dehlizlerinde gezinmesi, kadını hemen hemen hiç konuya dâhil etmemesi bu noktada önem kazanır. İşin ilginç yanıysa tıpkı savcının hikâyesinde olduğu gibi erkek, bu masallara inanmaya ve onları savunmaya başlar. Dolayısıyla da hakikatlerin değil, masalların kol gezdiği bir dünya doğar.

Bir Zamanlar Anadolu’da, elmayı ısıran Adem gibi yalnızca erkeğe veya kadına odaklanmakla sınırlı kalmaz. Yalanlarla kurulan dünyanın insana verdiği hasarları sorgular. Bir insanın otopsisine dönüşür.

Suç ve vicdan ekseninde, doğruyla yalan ekseninde, iyi ve kötü ekseninde film şu neticeye varır: Öğrenilmiş Çaresizlik. Toplum içindeki masalsı söylem, yani saptırılan, fantazyalaşan söylem bir körelme yaratır ve bu körelme içinde birey, kendi göbeğini kendisi kesmek zorunda kalır. Kara mizahla anlatılan bu öğrenilmiş çaresizlik, sonucu muğlak bir masala dönüşür. Bir adam öldürülmüş ve bir tarlaya gömülmüştür. Bu kimseyi rahatsız etmez. Jandarma komutanı, yetki alanıyla ilgilenir, savcı, işini bitirip evine dönmek ister, Komiser Naci, hasta çocuğunun ilacını almanın derdindedir, muhtar, ayağına gelen fırsatı değerlendirip morg yapma bahanesiyle cebine indireceği paranın yolunu yapar, Arap Ali, tarladan kopardığı kavunları çekinmeden bagajdaki cesedin yanına iliştirir… Seyircinin özdeşleştiği esas karakter olan doktorsa, Yaşar’ın soluk borusunda toprak bulur. Maktulun diri diri gömüldüğü gerçeğini kabul etmez. Böyle bir tepkiyi belki de insana olan inancından ötürü verir. Ancak iyi niyetli veya değil, raporuna bir yalanı yazdırır ve fark etmeden masalın bir parçası olur. Arap Ali’nin dediği gibi doktorun, ilerde çoluk çocuğa karıştığında bu anısını “Ben bir zamanlar Anadolu’dayken…” diye anlatırken gerçeği saptıracağı, hakikati söylemeyeceği gün gibi ortadadır.

Emrah Öztürk

Emrah Öztürk

1986 yılında Lefkoşa’da doğdu. Sinema eğitimini tamamladıktan sonra film ve televizyon alanında çalışmaya başladı.

Kimler Neler Demiş?

2 Yorum - "Ben Bir Zamanlar Anadolu’da iken…"

Bildir
avatar
Sıralama:   En Yeniler | Eskiler | Beğenilenler
Mazlum Sağlam
Ziyaretçi

Merhaba, şahane bir değerlendirme ve yerinde yapılmış tespitler, tam bor nokta atışı. Ózellkkle yaptiginiz “öğrenilmiş çaresizlik” tespiti tabloya yakışan bir çözümleme, tebrik ederim zevkle izlediğim bir filmin üzerine zevk ile okuduğum bir değerlendirme olmuş.

Akif
Ziyaretçi

Filmin neredeyse bütün diyaloglarına hakim olan öznelliğe eleştirel bir bakışı varken ve bilhassa doğaüstülük “Hurafe” olarak nitelendirilirken -belirtmeden geçemeyeceğim; film boyu savcının anlattığı “Güzel kadının” ölümü dahi filmde doktor tarafınca her ölümün altında bir sebep yatar denilerek noktalanıyorken- masalsılıktan böylesi sereserpe bahsedilmesi samimiyet ve içtenlikten uzak bir film okuması olarak gözüme çarptı. Dişe dokunurluğu aklımıza her esen alıntı ve tezi yazılarımıza ilintilendirerek; iyi-kötü, doğru-yanlış gibi çatışmaları Nuri Bilge Ceylan sinemasında böylesi çiğ değerlendirmeler olarak sunmayı da yetersizlik olarak görüyorum. Teşekkürlerimi sunarım.

wpDiscuz
Önceki yazı

Mum Kokulu Kadınlar (1996)

Sonraki yazı

Night of the Living Dead (1968)