AnalizSinema Yazıları

Frankenstein Canavar Olursa: I Am Mother (2019)

Dr. Victor Frankenstein, laboratuvarında ölü insan parçalarını birleştirerek meşhur canavarını, bir yaratıcı edasıyla canlı kılmaya uğraşırken onun da salt parçalardan öte, duygusal bir varlık olabileceğini düşünmüş müydü? Ya canavar, insan olmadığını bildiği hâlde insandan farksız hâle gelebileceğini ummuş muydu? Yaratıcının olduğu kadar yaratığın da beklemediği bu iki sonuç, Mary Shelley’nin romanı boyunca “canavar” kavramını, zamanla her iki karakteri birden karşılayacak niteliğe getirir. Zira yaratıcılık konumunun gücü; çılgınlık, delilik, iktidar hırsı gibi duyguların etkisinde özneyi, yarattığı nesneden daha “canavar” hâle getirebilir kolaylıkla. Yönetmenlik koltuğunda Grant Lloyd Sputore’un bulunduğu I Am Mother (2019) da Shelley’nin XIV. yüzyılda kurguladığı yaratıcı-canavar ilişkisini, kıyamet sonrası uzak geleceğe yeniden uyarlıyor; fakat bu sefer romanın kapağını tersinden çevirerek.

Tony DiTerlizzi’ye ait üçlemenin son kitabı The Search for WondLa’dan uyarlanan kurgu, insanlığın dünya üzerinden silindiği bir zamanda yaşanır. Ne ki bu öngörüyle sonları henüz gelmeden üst düzey kompleksiteye sahip robotlar geliştirip dondurulmuş embriyolarını onlara emanet ederek geleceklerini güvene almak isteyen insanlar, ürettikleri bu yapıların bir gün yaratıcı konumunu üstleneceğinden habersizdir.

Mother adlı ana robot, yıllar sonra beklemekte olan embriyolardan birini uyandırır ve insan soyu, dünya üzerinde yeniden nefes almaya başlar. Özel bir isme sahip olmaksızın robotun ‘Daughter’ diye çağırdığı bebek, insanın normal gelişim evrelerini yıllar bulan bir zaman süreci boyunca, güneş ışığını ancak pencereden içeri sızdığı ölçüde tanıdığı bir merkezde yaşar. Bu sırada iletişim kurduğu tek kişi(!), annesi olarak tanıdığı ve benimsediği robottur. Mother’ın mekanik dış görünüşü nedeniyle Daughter ile aralarındaki ilişkinin de aynı ölçüde mekanik olması beklenirken robotun birtakım duygusal ifadeyle verdiği karşılıklar, kimi zaman küçük kızı bir anne edasıyla yönlendirmesi, gerektiğinde ona sınırlar koyması, korumacı bir içgüdüyü andıran tavırlarla yaklaşması, robotu neredeyse gerçek bir anne olarak benimsetir. Dolayısıyla robotun hâkimiyet gücü de tanrısal bir otoriteden ziyade insanî ve anaç bir kılıfla sunulmuştur. Bir bakıma Frankenstein, canavarla aradaki yaratıcılık otoritesi sınırını kaldırarak kendisinden bir parça gibi büyütmüştür yarattığını.

Öte yandan Mother ile Daughter arasında kurulan bu ilişkinin duvarları, Mother’ın küçük kıza ömrü boyunca hem kendi ırkı hem de dış dünyayla ilgili anlattıkları ölçüsünde, genişliğinde, sınırlarında örülmüştür. Dolayısıyla doğruluğundan şüphe duymak ve sorgulamaksızın Daughter’ın tek gerçekliği, annesi bellediği robotun ona çizdiği portreden ibarettir. Küçük kızın çevresine yıllar yılı itinayla inşa edilen böylesi bir dünya, duvarın ‘ötesini’ tabulaştırdığı gibi korku duygusunu da yönlendirici bir güç olarak elinde bulundurur. Çünkü duvarın arkası bilinmezdir ve insanlığa son veren tehlike, dehşet, kıyamet de bu bilinmezlikte yer almaktadır. Dolayısıyla Daughter’ın bu bilinmeze karşı ilgi ve merak beslemesinin önüne geçmek için farklı motivasyonlar sunulmuş, duvarın ötesine de bir korku dünyası kurulmuştur. Ne ki dış dünya ile merkezin içinde bilinmezlik unsuruyla oluşturulan bu gerilim, yalnızca bir gelecek distopyasına ait olmayıp bizzat günümüz dünyasında hemen her gün deneyimlediğimiz bir durumdur. Yaratıcı tahtına hükmetmek için ideoloji, siyaset ve din potansiyellerini kullanarak sınırlar çizen, bu sınırlarla da bizi ‘öteki’den koruyan otorite; kapitalizmin durmadan genişleyen istekler ve sözde ihtiyaçlar girdabını bir motivasyon olarak sunmaktadır. Bunun yanı sıra kitlelerin zihinlerini şekillendirmede başlıca araç olan eğitim, toplumlara kimliklerinin ne olduğunu, neyden korkmaları, neye yaklaşmamaları gerektiğini öğreterek kendi ideal bireyini yaratır.

Nitekim Daughter’ın gördüğü eğitim de merak unsurunun beslenmediği, yalnızca ona sunulan olasılıklar arasında en doğru tercihi yapmaya yönelik bir hazırlık sürecinden ibarettir. Çünkü sunulanın ötesindeki alternatif bir olasılık, merakı tetikleyerek sınırlara karşı şüphe, hatta sonrasında isyan tehlikesini de beraberinde taşır. Tüm bunların önüne geçmek için Mother, daha en başından itibaren bilgiye ulaşma gücünü kendi elinde tutmuş, dilediği ölçüde bilgiyi istediği şekilde paylaşmıştır. Böylelikle de kızıyla etrafına, başka kimsenin dâhil olmadığı bir koza örmüştür. Ta ki bir gün her gelişim süreci, her ânı robot tarafından planlanmış bu cennete ilk yasak elmanın tadı düşene, onları dış dünyadan koruyan kapılar ilk defa çalınana kadar.

Bir gün Mother’ın laboratuvarda çalıştığı bir sırada Daughter, dışarıya açılan yüksek korumalı kapılardan daha önce karşılaşmadığı bir ses geldiğini fark eder, bir insana aittir bu. O zamana dek kendisi dışında dünya üzerinde başka bir insanın bulunmadığını sanan Daughter, paniğe kapılarak ne yapacağını bilemeden hemen kapıyı açmaya girişir. İçeri giren, fena hâlde yaralanmış, kan kaybeden bir kadındır. Dışarıda saldırıya uğradığını söyleyerek Daughter’dan yardım ister. Küçük kızsa şaşkınlığını bastırmaya çalışarak mantığına odaklanır ve annesinin, bu yabancının varlığından hoşnut olmayacağını düşünerek onu saklamaya karar verir. Ne var ki gerçek çok geçmeden ortaya çıkar; Mother, kadını görür ve istemeyerek de olsa onu tedavi etmeye koyulur. Ancak Mother’ın davranışlarındaki şüpheli gerginlik, otoritesinin sarsılmaya yaklaştığının da bir işaretidir. Nitekim bu tablo, en eski yaradılış öykülerinde bile değişmeden zikredilen bir durumdur; ortama ‘yeni’ bilginin gelmesiyle gerçekliği sarsılan kadim bilginin geçerliliği de sorgulanmaya başlar. Kendi ırkına ait başka biriyle ilk defa tanışan Daughter, insanlık tarihinin geçmişi ve gidişatıyla ilgili kadından öğrendiği her yeni bilgiyle sarsılır, çevresinde yepyeni bir dünya kurulmaya başlar. Zira kadın, dışarıda Mother gibi yüzlerce robot bulunduğunu, her birinin insanları göz kırpmadan öldürdüğünü, onlara asla güvenilemeyeceğini söyler. Robotu annesi bellemiş olan Daughter için bu duydukları, başta kabul edilemezdir. Fakat Mother’a ilk defa şüpheyle bakmaya başladığı o tek bir anla birlikte gerçeklik, yeni bir boyut ve bakış açısı kazanır. Mother’ın inşa ettiği doğrular terazisinin dengesi, bu şüphe tohumlarıyla bozulmuştur artık; teraziyi yıkıp yeni ve tutarlı bir gerçeklik kurmadan da tekrar denge hâline gelmesi mümkün değildir.

Filmin bundan sonraki ilerleyişi, yüz yüze gelen farklı gerçeklikler arasındaki mücadeleyi hem soyut hem de fiziksel bir savaş olarak yansıtır. Bir tarafta kadın, Daughter’ı merkezden dışarı çıkarıp insanların bir arada yaşadığı yeraltı kentine, yani kendi deyimiyle “ait olduğu yere” götürmeye çalışırken Mother, yıllar yılı özenle yetiştirerek insanların mahvettiği dünyaya karşı kızını kimseye kaptırmak istemez. Kıskançlık duygusunun hemen tüm yansımalarını gösteren davranışlarıyla robot, adeta bir canavara dönüşmüştür; üstelik bir zamanlar insanların yarattığı bir canavara. Bu ilişkiler örgüsüyle Frankenstein kurgusunu tersine çevirerek tekrar tekrar inşa eden film, son sahneye kadar hangi tarafın doğru söylediğini, güvenilir olduğunu açığa vurmaz. Her şeyin önceden belirlenmiş seçenekler ve olasılıklar üzerinden ilerlediği bir dünyadan çıkıp bir anda tamamen puslu, belirsizliklerle örtülü topraklara ayak basan Daughter ise attığı her adımda insanlığın geleceğini de beraberinde götürmenin sorumluluğu altında ezilmektedir.

Kadının tüm ısrarları sonrasında merkezden kaçarak kendi soyunun bulunduğu yerde yeni bir hayata başlamaya karar veren Daughter, ne ki farklı açılardan hem kendi ırkı hem de annesi tarafından kandırıldığını öğrenir. Artık annesini terk etmiş, insanların da ihanetine uğramış, ikisi arasındaki arafta yapayalnızdır. Fakat her şeye rağmen takip edeceği üçüncü bir yol uzanmaktadır karşısında. Merkezden kaçmadan önce Mother’ın uyandırdığı bir başka embriyo, yani Daughter’ın kardeşi dünyaya gözlerini açmış, yeni bir insanlık öyküsünü yazmak için onu beklemektedir. Daughter, dış dünyada kol gezerek gördüğü her insanı yok eden robotlara karşın kardeşini almak üzere merkeze geri döner ve Mother’la bunun için mücadele eder. Ana kontrolcü niteliğindeki bu robotu öldürdüğünde, emrindeki diğer tüm robotların da güçlerinin kesileceğini düşünür. Fakat Mother, güç kontrolünün tek bir robotun elinde olmadığını, her robotta kendisinden bir güç parçası bulunduğunu söyler. Bu da Mother’ı, baştaki annelik otoritesinden çıkarıp ona Tanrısal bir nitelik kazandırır; tıpkı Tanrı’nın, kutsal kitaplarda her insan bedenine kendi ruhundan üflediği, böylece her yerde olduğunu söylediği gibi Mother, mutlak ve engin bir güç ortaya koymuştur burada. Filmin vurucu sahnesi de hemen ardından gelir: her şeye rağmen Daughter, onu dünyaya getiren, yaratıcılığını üstlenen annesinin yaşamına son verir. Bu darbe, yalnızca yaratıcı güce yöneltilmiş bir ok değil, aynı zamanda mutlak gerçek olduğunu iddia eden tüm ideolojilere, öğretilere, sınırlara ve duvarlara karşı da bir saldırıdır. Nihayetinde Daughter ne Mother’ın korumacı gerçekliğini ne de kendi ürettikleri ‘canavar’lar nedeniyle kıyametlerini getiren insanların ikiyüzlü dünyasını seçer. O, geleceğe taze bir nefes üfleyecek olan kardeşiyle her şeyi geride bırakarak üçüncü bir yolun yaratıcısıdır artık.

Dengenin bozulma ânına kadar sabit bir tempoyla ilerleyen film, kaosun gelişiyle beraber gerilimi hep yukarıda tutmuştur. Gerçeklik unsurunun, güvenilmezliğin, belirsizliğin ustaca kullanımı da filmi klişe bir distopya yahut uzak gelecek bilimkurgusu olmaktan kurtararak izleyiciyi soru işaretleri arasında bırakan özgün bir yapıma dönüştürmüştür. Her yaratıcı güçte bir canavarın bulunduğunu farklı yönleriyle ortaya koyan I Am Mother, “ben” öznesiyle başlayarak adıyla otoritesini ilan eden Mother’ın, alternatif yaratıcı güçlerle nasıl yerle bir edilebileceğini, dolayısıyla mutlak bir otorite veya gerçeklik gücünün bulunmadığını da göstermiş olur. Nitekim Frankenstein’ın, insan parçalarından başka bir şey olmayan canavarı da yaratı gücünü elinde tuttuğunu zanneden yegâne insana, yaratıcısına şu tanıdık ifadeyle karşı gelmemiş midir: “Dikkat et, çünkü ben korkusuzum ve bu yüzden güçlüyüm…”

 

Rabia Elif Özcan
1995 yılının temmuz ayında, Konya’da doğdu. Bir elinde kalem, bir elinde kitap; okuyarak ve yazarak büyüdü. Ömrüne kelimelerden bir yol çizmek üzere 2014’te Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne başladı. Yürürken, yerken, yaşarken okudu; kelimeleri nefes gibi tüketti, bir bir içindeki mürekkebe doldurdu. Ve gün geldi, bir film şeridinin üzerinde, mürekkep akmaya başladı.

Yorum yaz