Agnes Varda ve JK’in karşılarına ne çıkacağını bilmeden başladıkları yol hikâyesi, Visages Villages bir belgeselin anlatım tekniğinin sınırlarını ve onun temsil yeteneğini araştırıyor. Günlük hayatlarının sıradanlığı içinde birdenbire belgesele konu olan karakterler ve onların bulundukları mekânlar ile aralarındaki ilişki ise belgeselin temel konusu.

Hayatlarımızı içlerinde geçirdiğimiz ev, okul ve iş yerlerinin her biri mimarileriyle, konumlarıyla ya da geçmişten getirdikleri hikâyeleriyle davranışlarımızı ve düşüncelerimizi işler. Tabii ki bu tek yönlü bir sistem değil, insanın girdiği her mekân içinden geçen bireylerin izlerini taşır. Visages Villages bu karşılıklı etkileşimi somutlaştırmak için sadece kameranın yetmeyeceğine karar verip, bunun yanında karakterlerin duvarları kaplayan devasa fotoğraflarını da kullanıyor. Belgeselin kendi anlatım yapısı içerisinde ikinci bir anlatım oluşturan JK imzalı fotoğraf enstalasyonları, belgesele giren her karakteri kendi mekânının temsilcisi hali getiriyor. Boş hali ile manasız, ancak insanlar vasıtası ile anlamlar yüklenen mekânlar da belgesel ve fotoğraf iş birliği ile belgeselin sadece çekildiği yer olmaktan çıkarak aynı zamanda öznesi hâline de geliyorlar. Böylece belgesel/fotoğraf iş birliği ile her iki taraf içinde yeni temsil ve anlatım yolları ortaya çıkmış oluyor.

Agnes Varda’nın muhabirlik görevini eline almasıyla başlayan gündelik insanların hikâyeleri, film boyunca birbirini izlerken belgesel konvansiyonlarını kimi zaman sahiplenen kimi zaman da görmezden gelen bir anlatım yapısı karşımıza çıkıyor. Hareketli bir kamera belgesel boyunca anlatıcılarını izlerken kimi sahneler kurmaca olup olmadıklarını sorgulatıyorlar. Filmin kurmaca olduğu belli olan, JK ve Varda’nın kendilerini tanıttıkları sekans ile başlamasına rağmen yolda tanıştıkları yeni yüzlerle yaptıkları röportajlar ve çekimler oldukça doğal, close-up kullanımları ile karakterleri bize daha da yakınlaştırıyor. Böylece çerçeveyi ve duvarları kaplayan imajlar arasında da yapısal bir ilişki kuruluyor. Mekânlarını temsil etme yeteneğine ulaşmış heybetli yüzler, günlük hayatın kahramanlarına dönüşüyorlar. Postacı, madenciler, fabrika çalışanları ve diğerleri, kamera sayesinde hem sinema perdesinde hem de mekânlarının duvarlarında ikonlar haline geliyorlar.

Belgeselin ritmi iki anlatıcımızın spontane çıktıkları bu yolculukları gibi özgür bırakılmış, karşılaştıkları insanlara bağlı olarak kendiliğinden hızlanıyor ya da yavaşlıyor. Her kasabada farklı mekânlar ve yüzler ile karşılaşan anlatıcılarımız bu ritmin etkisiyle kurmaca ve belgesel dili arasında mekik dokuyorlar. Filmin sonlarına doğru ekibin Jean Luc Godard tarafından kapıda bırakılması ile Varda’nın “Filmimin anlatım biçimini bozmak için yaptı!” isyanı, filmin kurmaca ve belgesel anlatım biçimlerinin bir sentezi olduğunun altını bir kez daha çiziyor. Bu ikilik arasında hikâyeyi ileriye taşıyan en önemli katalizör ise iki karizmatik anlatıcının varlığı, JK ve Agnes Varda. Filmde kendilerini canlandıran anlatıcılarımız kendi hayatlarında sahip oldukları imajlarını önlerine çıkan her olayda ve ikili ilişkilerinde kullanıyorlar. Film Ekimi boyunca gösterildiği Rexx sinemasındaki seyircilerinde, o kadar ilginç karakter arasında en çok ikilinin ilişkisine gülerek ve alkışlayarak tepki vermeleri de aralarındaki dinamiğin filmin en temel unsurlarından biri olduğunu kanıtlıyor. Gözünün mükemmelliğiyle tanınan Agnes Varda’nın öne çıkarılan görme problemi ve JK’in asla çıkarmadığı gözlüklerinin ikilinin birbirleriyle en çok atıştıkları konular olmasının sebebi de, imajlarına bağlı olarak ayrıca düşünülebilir; Yeni Dalga akımının kurucularından Agnes Varda’nın sinemaya getirdiği bakış açısı ve tecrübesi, çağdaş sanatçı ve fotoğrafçı JK’in enerjisi ve modern tarzıyla birleşerek kurmaca ve belgesel arasında yeni bir denge yakalanmış.

Film, belgesel ve kurmaca konvansiyonlarını sıklıkla değiştirerek kullanırken ilk sahnelerde kurduğu anlatım dilini sürekli olarak bozarak kendisinin bir film olduğunu seyirciye sürekli hatırlatıyor. Ne yapacağı belli olmayan kahramanlarımız takip eden kamera ise oyununu biliyor, kendini iki anlatıcıyı çerçevenin içine alacak bir yerde konumluyor. Üçüncü bir anlatıcı olarak filmin anlatım diline dâhil edebileceğimiz kamera kurgu sırasında geçişlerin akıcı bir şekilde yapılabilmesi için önceden planlanmış bir tretman’ı izlediği duygusunu veriyor. Kurgu sırasında eklenen arşiv, fotoğraflar ve flash back görüntüleri ile de film, belgesel ve kurmaca arasındaki düzlemde sahip olduğu özgürlüğünü yine kullanıyor.

Agnes Varda ve JK’nin kameralarıyla hayatlarına dâhil oldukları bu insanların filmden sonraki durumlarına dair bir örneğe, filmin içinde yer veriliyor. Yaşadığı küçük kasabanın eski bir duvarına oldukça büyük ebatlarda fotoğrafı yerleştirilen garson, kasabanın ziyaretçilerinin kendisine gösterdiği ilgiden oldukça sıkkındı. Bu ikili projeyi seslerini duyurmak için kullanabilecek karakterler ise fotoğraflara oldukça duygusal tepkiler verdiler. Varda ve JK ile yakın ilişkiler kurdukları belli olan bu karakterler bizler izleyici olarak her ne kadar göremesek de arka planda çok daha güçlü anların yaşandığını hissetmemizi sağlıyor. Tek bir kadının koruyuculuğunu üstlendiği bir evden, Agnes Varda’nın binlerce mekânın içinden geçecek gözleri ve ayaklarına kadar geniş bir yelpazede insan-mekân ilişkilerini seyircilerine sunan belgesel, bu noktada belgesel formatının temelinde olan gözlem gücünü kullanıyor. Bu ilişkiler hakkında yorum yapmaktan kaçınmayan, Varda’nın ve JK’in bakış açısını yansıttığını üzerine basa basa bize söyleyen anlatım yapısı, objektif bakış açısını savunan belgesellere karşılaştırıldığında sürprizlerle dolu. Başta belirsizliklerle dolu çıkılan bir yolda anlatıcıların öznel seçimleri ile gelişen bu yol hikâyesi, belgeselin içinde de geçen bir cümleyi akla getiriyor: “Sanat şaşırtmak içindir.”

 

Visages Villages bir yandan izlediğimiz hayatların dışarıda da devam ettiği mesajını verirken, filmin boyunca izleyiciye hangi olayların gerçekten olup olmadığını sorgulatıyor. Direkt olarak bizimle konuşan belgesel de bizi bu arayışın bir parçası yapıyor. Varda ve JK’nın çıktıkları bu macera dolu yolculukta bizi de kendilerine eşlik etmeye ve deneyimlemeye davet ediyorlar. En büyük isteklerinden biri yeni insanlarla tanışmak ve onların fotoğraflarını çekmek olan Varda’nın asıl isteği olan yeniyi deneyimleme arzusu aynı zamanda bu yeni belgesel biçemini çekme, çekerken onu tanıma ve öğrenme arzusuna evriliyor. Seyirciye de filmin sonunda belki de asıl verilen mesaj, “yeni ve farklı”dan korkmamaktır.

 

Çisel Bozar

Çisel Bozar

1993 doğumlu ve Kadıköylü. Kimya ile geçen lisans hayatını diplomayı aldığı an terk etti. Şu an Kadir Has Üniversitesi’nde Sinema ve Televizyon yüksek lisans yapıyor. Yazar ve çeker. Angelopoulos'u çok sever.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Özgürlük: Almanya'dan Yepyeni Filmler!

Sonraki yazı

Malatya Uluslararası Film Festivali: Murtaza