Ekranda görüntü belirdiği an her şeyden önce yapmamız gereken, bildiğimiz bütün kelimeleri ve işaretleri unutup isimsiz kahramanlarla karanlık bir yolu el yordamı ile aşmayı göze almak olmalı. Çünkü Darren Aronofsky’nin bizi davet ettiği bu yolda “insan”ın adı yeniden yazılıyor ve bu kez kalemi tutmak, sabır ve cesaret istiyor.
Pi (1998), Requem For a Dream (2000), Black Swan (2010) gibi farklı türlerde oldukça başarılı yapımlara imza atmış olan yönetmen, bu kez tempoyu biraz yavaşlatarak ilerliyor. Kurgu, film boyunca isimleri hiçbir zaman anılmayan bir çiftin, yeni taşındıkları evde ağırladıkları misafirlerle birlikte sıra dışı bir hâl almaya başlayan hayatlarını anlatıyor. Ancak Aronofsky, sindirildiğinden emin olmak ister gibi ağır ilerleyen sekansların her birine farklı bir imgeyi/sembolü yerleştiriyor. Bilinmeyenlerin sayısı arttıkça ortamdaki absürt gerginlik de yoğunlaşıyor. Tıpkı Jennifer Lawrence’ın canlandırdığı başkarakterin şiddetlenen baş ağrıları ve sanrıları gibi filmin, gerçekliğini yitiren, dolayısıyla da anlamlandırması gittikçe zorlaşan olaylar zincirinin, bunun yanında sayısı artan insan kitlesinin izleyici üzerinde oluşturduğu psikolojik baskı da şiddetini artırıyor. Sanrı ile gerçeklik arasında hiçbir zaman emin olamadığımız görüntülerde Lawrence’ın canlandırdığı anne karakterinin yaşadığı şaşkınlık ve anlam karmaşası ile kurgunun nereden gelip nereye doğru gittiğini kestiremiyoruz; karanlıkta yolumuzu yitirmiş gibi bu ilişkisiz görünen semboller dizgisinde bir öykü arıyoruz. Kurgu ilerledikçe de görüyoruz ki arayışı içinde olduğumuz, aslında ilk insandan bu yana insanlık tarihinin öyküsü.


Özellikle dinî sembol ve motifleri, ritüel, dil, sosyal ilişkiler, doğum ve ölüm gibi pek çok merceğin süzgecinden geçirerek yeniden yorumlayan; eleştiri oklarını da insanın Adem ve Havva sıfatlarına yönelten Aronofsky, izleyiciyi başta davet ettiği karanlık yolun sonlarına doğru vahşet unsurunu tüyler ürpertici ve en beklenmedik bir biçimde karşımıza çıkarıveriyor: çiftin yeni doğan bebeği, insanların elinde parçalanarak linç ediliyor! Ustaca kurgulanmış, fakat üstü oldukça kapalı kalmış göndermelerin biraz daha açıklık kazanması için filmi izlerken Hristiyanlık inancını, ona ait unsurları ve figürleri hatırlamak faydalı olacaktır. Böylece parçalanan bebekte Hz. İsa’yı, bebeğin annesinde Meryem’in gözyaşlarını, annenin ruh hâliyle beraber kimi zaman sarsılan, kimi zaman çeşitli yerleri yıkılan evin gizemli yapısında müjdelenen ya da ilham edilen tarihsel olayları, mit ile gerçek arasında sıra dışı bir olaylar zinciri içinde takip ediyoruz.

Gerilim türüne odaklı bir izleyici kitlesinin beklentisini karşılamaktan ziyade şaşırtıcı ve çarpıcı etkisiyle bizleri soru işaretleri içinde bırakan Mother!, hem tüm sorulara yanıt olabilecek hem de her şeyi daha da karmaşık bir düğümle bağlayabilecek sonuyla bizleri bir kez daha izlemeye adeta mecbur bırakıyor.

Rabia Elif Özcan

Rabia Elif Özcan

1995 yılının temmuz ayında, Konya’da doğdu. Bir elinde kalem, bir elinde kitap; okuyarak ve yazarak büyüdü. Ömrüne kelimelerden bir yol çizmek üzere 2014’te Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne başladı. Yürürken, yerken, yaşarken okudu; kelimeleri nefes gibi tüketti, bir bir içindeki mürekkebe doldurdu. Ve gün geldi, bir film şeridinin üzerinde, mürekkep akmaya başladı.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Sofra Sırları: Bir Ben Var Benden Ziyade

Sonraki yazı

Siberpunk Estetiğini Biçimlendiren Rastlantı: Blade Runner (1982)