Eleştiri - İzlenimSinema Yazıları

30. Ankara Uluslararası Film Festivali: Gutland (2017)

Topraklar büyüyüp küçülse de insanın olduğu yerde hikâye hiçbir zaman değişmez; farklı olan tek şey merceğin önündeki görüntünün boyutudur. Anlattığı şeyse karmaşıklığını daima koruyan, yüzünde de olsa iç tarafında yine bir karanlık köşe bırakan, çatışmalar içindeki insanın trajedisidir.  Ne var ki ilk uzun metraj filmi Gutland (2017) ile tekerrür eden bu hikâyeyi kendi topraklarına taşıyan Govinda Van Maele, karanlığı, gizemi ve gerilimi canlı tutarak özgün bir yapım ortaya koymayı başarmıştır.

Her ne kadar fantezi ile gerçeklik arasında gelgitlerle hareketlense de Gutland, Kuzey Avrupa yapımlarının ağır ilerleyen temposuna ayak uydurmuştur. Ancak gerilimi yavaş ve sakin adımlarla kurduktan sonra finale doğru tempoyu yükselterek beklenmeyen hamlesini gerçekleştirir. Filmin genelindeki karanlık ve kapalı atmosfer, hem sahneleri doğallıkla gerilim türüne uygun hâle getirmiş hem de kuzey yapımlarının bir örneğini teşkil etmiştir.

Hikâye, iş bulmak amacıyla Lüksemburg’un kırsallarındaki küçük bir kasabaya giden Alman gezgin Jens’in (Frederick Lau) başından geçenleri anlatır. Görünürde küçük bir topluluğa gelen yabancının, bu toplumun kimliğine uyum sağlamaya çalışma hikâyesi, benzer örneklerine rastlayabileceğimiz türden. Fakat Maele, hikâyeyi iki türlü tema ile okuma olanağı sunmuştur: bir tarafta içine girdiği yeni toplumda yer edinmek için özgün kimliğinden vazgeçen bir yabancı; diğer tarafta kendi normlarının dışındaki yargıları ve varlıkları kabul etmeyen, içine giren “yabancı”yı tamamıyla kendilerine “dönüşene” dek sosyal baskı yoluyla değiştirmeye çalışan bir çoğunluk. Bu iki ayrı hikâye, paralel biçimde ilerlerken yönetmen, hangi taraftan bakıp konum alacağını izleyiciye bırakmıştır.

Kuzey yapımlarında sıkça karşılaşılan “absürt” janrı, çoğunlukla ironi ve komediye hitap ederken filmin henüz başlarında açıklanamayan tuhaf olayları birer ayrıntı olarak veren Maele, böylelikle absürdün gerilim içine nasıl yedirilebileceğinin örneğini sunmuştur. Tarla işçisi olarak kasabaya yerleşen Jens, bu puslu, gizemli topraklarda ekinlerin sarıdan ziyade mavi ve yeşil karışımı bir renkte olduğunu görür. Diğer çiftçilerin ona karşı kayıtsız ve mesafeli tutumları da genç adamı işkillendirir. Kasabalılarla biraz daha iletişim içine girdikten sonra arkadaşlar edinen Jens, insanların ev yaşantılarında ve aile içi düzenlerinde de tuhaflıklar olduğunu fark eder. Yalnızca iş aramak için geldiği bu küçük yerin, göründüğü kadar masum olmadığını, açıklanamayan birtakım durumların, gerçeklikle hayali birbirine karıştırdığını anlaması uzun sürmeyecektir.

Yönetmen, bu iki evren arasındaki sınır çizgisine kurgu boyunca pek çok ipucu bıraksa da bu ayrıntılar, filmin çözümlenmesinde yeterince ışık tutuyor diyemeyiz. Dolayısıyla kurguda bazı parçalar kopuk kalıyor, hatta filmin türünün belirlenmesinde zihinlerde soru işaretleri bırakıyor. Yine de film, izlemeye alışık olduğumuz kapalı  ve soğuk kuzey toplumunda iletişim yoksunluğundan kaynaklanan absürt durumlardan ziyade “tuhaf”ın, aynı bağlamda nasıl gerilim yaratabileceğinin özgün bir örneğini sunuyor.

Rabia Elif Özcan
1995 yılının temmuz ayında, Konya’da doğdu. Bir elinde kalem, bir elinde kitap; okuyarak ve yazarak büyüdü. Ömrüne kelimelerden bir yol çizmek üzere 2014’te Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne başladı. Yürürken, yerken, yaşarken okudu; kelimeleri nefes gibi tüketti, bir bir içindeki mürekkebe doldurdu. Ve gün geldi, bir film şeridinin üzerinde, mürekkep akmaya başladı.

Yorum yaz