Eleştiri - İzlenimSinema Yazıları

30. Ankara Uluslararası Film Festivali: Düşman (1979)

Hiç düşmanım yok benim

– Düşmanın yoksa kardeşin de mi yok?

 

Bu yıl 30. Düzenlenen Ankara Uluslararası Film Festivali, Türk sinemasının mihenk taşı niteliğinde yapımlarda yer almış ve geçtiğimiz şubat ayında aramızdan ayrılan Aytaç Arman’ı anmak adına yönetmenliğini Zeki Ökten’in yaptığı Düşman filmine özel olarak yer verdi. Atilla Dorsay’ın sunumuyla gerçekleştirilen gösterimde Arman’ın eşi Radife Baltaoğlu, filmin yalnızca Türk sineması adına değil, oyuncular için de bir o kadar iz bırakan değerinden söz ederek Arman’ın o süreçte sağlık sorunlarını dahi göze alarak bu filme her şeyini adadığını belirtti. Nitekim filmin yoğun dokusuna, şiirsel anlatımına bakıldığında böyle bir çalışma sürecinin eseri olduğunu kestirmek zor değil. Bu anlamda Dorsay, senaryosunu Yılmaz Güney’in kaleme aldığı ve 1978 yapımlı Sürü filminin devamı olan Düşman’ı Güney’in en şiirsel ve edebî eseri olarak değerlendiriyor. Uzun monologlar veya bir önceki dönemin Yeşilçam sinemasından alışkın olduğumuz, görüntüye dayalı uzun sahnelerden ziyade tabiri caizse bakış atımı kadar kısa parçalar, yerinde ve etkili tiratlarla Sürü’nün ‘saldırgan’ üslubunun yerini dingin, sakin bir anlatım alıyor. Ancak Baltaoğlu’nun da değindiği üzere Düşman, bu özgün yapısına ve dönemin sosyolojik, ekonomik, uluslararası düzeyde politik yaralarına dair dile getirmek istediği pek çok konuya rağmen hak ettiği değeri bulabilmiş değil. Oysa satır aralarında söylenen her şey, gösterilen her manzara bugünün Türk toplumu için de geçerli. Zira işsizlik, geçim derdi, ahlâkî çöküntü, dış ve iç politikadaki gerginlikler hâlâ birer düşman; belki en yakınımız zannettiğimiz kardeşimiz kadar hem de.

Kurguya değinecek olursak hikâye, Çanakkale’nin kenar mahallelerinden birinde geçer. İsmail (Aytaç Arman), düzenli bir işi olmayan genç bir adamdır. Çok sevdiği eşi Naciye (Güngör Bayrak), kızları Zeynep ve Naciye’nin annesi ile birlikte derme çatma evlerinde kıt kanaat geçinirler. Zorlukla kazandıkları üç beş kuruş ne kışın akan damlarını onarmaya, ne yakacak odun almaya, ne annelerinin dişlerini yaptırmaya ne de Zeynep’in okul ihtiyaçlarını gidermeye yeter. Fakat durumları bu kadar kötüyken Naciye, kulağına çalınan bir İstanbul rüyasının hayallerini kurmaktan geri kalmaz. İlgili bir anne ve yuvasının geçimine yardımcı olmak için çabalayan bir kadın figürü yerine yoksul oldukları gerçeğinden kaçmak için kendine şöhret basamaklarından oluşan albenili bir dünya yaratmış, aynı çatı altındayken o dünyada yaşamaktadır. Bu yüzden gerçek dünyayla mücadele hâlinde çırpınan İsmail, onu ne kadar anlayamıyorsa o da İsmail’in çabasından bihaberdir. Dahası, İstanbul hayalini o denli idealize eder ki komşusu olan diğer iki kadınla beraber, yaşadıkları mahalleden kaçıp İstanbul’da kendilerine yeni bir hayat kurmak üzere gizlice para biriktirir. Bu işi de ahlâk dışı yollarla gerçekleştirir, ki senaryonun bu yöndeki ilerleyişi, Türk ailesinde “kötü yola düşen anne” figürünün o güne kadar yer almadığı bir bağlamda Güney’in eleştirildiği bir noktadır.

Bir yanda günden güne çökmekte olan bir aileyi izlerken diğer yandan ülkenin durumu, İsmail ile Naciye arasındaki ilişkiyle paralel çizilmiştir. Temelleri sağlam atılmayan ekonomi, iç ve dış politika ve sosyal dinamikler sonunda bir noktadan patlak vererek bir ülke dramını –ve ne yazık ki gerçekliğini- gözler önüne serer. Böylesi bir ortamda değil birbirini tanımayan insanlar, kardeşler dahi birbirine düşmanca niyetlerle yaklaşır. Çıkarı dışında, yalnız insanlık için hareket eden hiçbir karakter yoktur. Ancak asıl acı olan durumun kendisi değil, halkın tüm bu yolsuzluğu, ahlâkî çöküntüyü, haksızlığı, zulmü kanıksamış olması ve kendi lehlerine olduğu takdirde alttan alta desteklemesidir. Kanayan yara bu nedenle hiç kapanmaz; gördüklerimize dokunmak yerine bakıp geçtiğimiz için. Filmin sonlarına doğru karısı tarafından terk edilen İsmail’in, tüm bu vaziyeti anlatan, ancak umuda doğru da kapılar aralayan konuşması, Türk toplumunda geçmişten geleceğe yer edinmesi gereken bir vurgu taşımaktadır.

Türk-Alman ilişkilerine de değinen yapım, milliyetçilik duygusunun kapitalizme çoktan kurban gitmiş olduğunu da gösterir. İnsanların duygusal anlamda birbirlerinden karşılık bulamaması dâhil her sıkıntının altından aynı çözümsüz düğüm çıkmaktadır: para. O dönemde yüzünü milliyetçilikten çevirip siyasetini ve toplumsal yapısını kapitalist bir düzene oturtmaya çalışan ülke, aile kurumundaki bireyleri bile kapitalin, yani “para”nın dilinde yeniden tanımlar. Buna göre kadın, evini geçindirmek adına kocası tarafından pazarlanabilecek bir unsur; erkek ise evine para getirebilmek için insanlık dışı muamelelere katlanmak zorunda bırakıldığı işleri üstlenen, hatta bu uğurda cinayet bile işleyen, kayıtsız ve erdemsiz bir kişi hâline gelmiştir. Bu tüyler ürpertici toplum gerçeğiyse ne yazık ki herkesin bildiği, fakat dile getirmediği, üstü kapalı bir acı manzara olarak kalır.

Ülkenin geçmişten geleceğe kapanmamış yaralarını böylesine cesur bir şekilde dile getiren Güney, bu yönden geçerliliğini her daim koruyan bir klasik bırakmıştır adeta. Fakat İsmail’in söylediği gibi düşmanı tanıyarak onu tarihten çıkarmak gerekir. Çözüm, bize dokunmayan yılanla bin yıl yaşamak değil, gelecek nesillere yılansız yarınlar bırakmaktır. Bunun için, uzun ve çileli de olsa bizleri bekleyen bir yola çıkmaya çağrı ile sonlanır Düşman. Bu çağrının yankısı, serinin devamı niteliğindeki Yol’un (1981) öyküsünü başlatır.

Rabia Elif Özcan
1995 yılının temmuz ayında, Konya’da doğdu. Bir elinde kalem, bir elinde kitap; okuyarak ve yazarak büyüdü. Ömrüne kelimelerden bir yol çizmek üzere 2014’te Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne başladı. Yürürken, yerken, yaşarken okudu; kelimeleri nefes gibi tüketti, bir bir içindeki mürekkebe doldurdu. Ve gün geldi, bir film şeridinin üzerinde, mürekkep akmaya başladı.

Yorum yaz