RöportajSinema Yazıları

Gizem Erman Soysaldı ile Oyunculuğa ve Hayata Dair

Oyunculuk serüveni küçük yaşlarda başlayan, tiyatro sahneleri ve beyaz perdedeki başarılı performansları ile adından sıkça söz ettiren Gizem Erman Soysaldı ile En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kucakladığı son filmi İçerdekiler’den, kitabı Tel Dolap’a; sektör dinamiklerinden, gelecek projelerine kadar pek çok konu hakkında Fil’m Hafızası ailesi olarak sıcak ve dopdolu bir röportaj gerçekleştirdik, keyifli okumalar!

 

”Herhangi bir konuda uzmanlaşmak ve odağımı ona vermek bana cazip gelmiyor. Bir sürü şeyle ilgilenmek isiyorum. Vazgeçemeyeceğim şeyler var tabii,; oynamak mesela.” diyorsun. Senin için oynamak nasıl başladı, nereye gidiyor? Bize biraz geçmişten günümüze oyunculuk hikâyenden bahseder misin?

Oynamak… Şöyle anlatayım, oğlum Taylan bu aralar evde bizi karşısına alıyor ve şöyle bir şey yapıyor: “Şimdi ormandayız, sen oyuncağını kaybetmişsin ağlıyorsun. Yürü şimdi. Dur bir dakika, şimdi şunu de.” Hem oyunu kuruyor, hem oynuyor hem de repliği veriyor. Biraz da diktatör hatta doğaçlama yapmamıza izin vermiyor 😊. Cümle cümle veriyor repliklerimizi. Biz tabii gülüyoruz, eğleniyoruz ama şuraya bağlayacağım; annem diyor ki: “Sen de böyleydin!”. Aslında bence her çocuğun doğasında var oyun oynamak. Hatta tiyatro eğitimlerinde de hep oyun kavramını vurgularlar. Yani oyunculuk eğitimlerinde yeni bir şey öğretilmez de; çocukkenki o oyun oynadığımız, bütün blokajlarımızdan arınmış hâlimize dönmemiz için çalışılır. Ben de her çocuk gibi oynamayı çok severdim, anaokulunda, ilkokulda hep gösterilerde yer alırdım. Ailemde oyuncu olan da yok, ünlü oyuncuların biyografilerinin aksine benim ailemde hiç sanatla ilgilenen olmadı. Ama ben çok severdim oynamayı. Tiyatro, dans, bale hepsinde zevkle yer alırdım, sene sonu gösterileri için çalışırdım. Böyle böyle devam etti. On üç yaşında bir sanat merkezinin tiyatro kursuna başladım İzmir’de. Oranın çekirdek kadrosuna dâhil oldum. Orada aslında ilk defa profesyonel olarak oynamaya başladım. İzmir’in ilk özel tiyatrolarından olabilir. On sekiz yaşıma kadar oynadım orada. Asiye Nasıl Kurtulur?  oyununda Asiye’yi oynadım mesela, çok önemliydi benim için. Okulumdaki bütün öğretmenlerim izlemeye gelirlerdi. Sonra üniversitede başka bir şey okumak istedim, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne gittim. Orada dört sene oyunculukla ilgili hiçbir şey yapmadım, ama hep rüyalarıma girerdi. Hep aklımın bir köşesinde vardı. Çok zevk alarak okudum, hala da çok özlüyorum üniversite yıllarımı ama okulun bitmesine yakın, arkadaşlarım hep KPSS’ye, bakanlıkların sınavlarına hazırlanırken ben kendimi hiç oralarda göremediğimi farkettim. Sonra İstanbul’a geldim. Şahika Tekand Studio Oyuncuları’nda iki sene okudum. Böylece sektöre girmiş oldum.

Son zamanlarda ödüllerle birlikte adını sıkça duyduk. Son filminiz “İçerdekiler” Adana’dan, Nürnberg’ten ödüllerle döndü. Bekliyor muydun bunu, ödül senin için ne ifade ediyor?

Beklemiyordum. Çok istiyordum, çok hayalini kuruyordum tabii ama beklemiyordum. Sürpriz oldu benim için. Ama çok motive eden bir şeymiş. Aslında o kadar olmaması lazım belki, çünkü bu bir şans biraz da. Böyle bir filmde yer almak, filmin festivalde yarışıyor olması, jüri vs. bunların hepsi bir şans. Yani tabii ki ödül olmaması iyi oyuncu olmadığın anlamına gelmiyor ama ödül olması motive eden bir şeymiş. Bir de; maalesef bizim ülkemizde bu sektör henüz olması gereken olgunluk seviyesinde değil. Seni iyi olmadığına çok kolay inandırabilirler. ‘’Sen bu işi yapmamalısın, sen yeteri kadar yetenekli değilsin, burada başka şeyler dönüyor.’’ gibi düşüncelere inanıp bir çukura girebilirsin. Ben de çok girdim zamanında. Ama ödül benim için güzel bir dönüm noktası oldu, yeteneğim adına güzel bir farkındalık yarattı bende. Emeğimin taçlandırıldığını hissettim. Değerli insanların gözünde oyunculuğumun bir şeyler ifade ettiğini gördüm.

”İçerdekiler” filminin Adana Film Festivali gibi ulusal bir festivalin yanı sıra Sofia ve Nürnberg gibi uluslararası festivallerde de yarışması ve ödül alması sinemamız adına çok gurur verici aslında; bir de senden dinleyelim festival atmosferini.

Çok heyecanlıydım, çok. Elim ayağım titriyordu. Sahneye çıktım, Yiğit Sertdemir, jürinin gerekçeli kararını okudu. Normalde jüri sadece jüri özel ödülünü verdiği filmler için gerekçeli karar okur ama Nürnberg’te diğer bütün ödüller için de gerekçeli karar yazılmış. Bu çok gurur vericiydi. O gerekçeli karar okunurken daha da heyecanlandım. Ne dediğimi falan hatırlamıyorum bile. Uluslararası oyuncularla yarıştım, adaylar arasında Güler Ökten, Paz Vega, Lisa Vicari vardı. Bu da tabii ki ayrı bir heyecan yarattı bende. İçerdekiler gibi zor bir filmi yabancı ortağımız olmadan, yapımcılığını sadece kendimiz üstlenerek yapmış olmamız, uluslararası festivallerde yer almamız bizim için çok büyük bir mutluluk.

 Evet, “İçerdekiler” zor bir film. Tek mekânda geçiyor, karakterler zor, psikolojik derinliği olan bir film. Tek mekânda oynamak ve Hüseyin Karabey’le çalışmak nasıl bir deneyimdi?

Tek mekânda oynamak çok değişik bir deneyimdi. Caner, ben, Settar Abi günlerce prova yaptık birlikte. Tiyatro oyunu gibi çalışıyorduk ama dekorumuz, kostümümüz olmadığı için havada kalıyordu biraz. Kafamızda pek canlandıramıyorduk nasıl bir şey çıkacağını. Tek mekân beni çok zorlamadı oyuncu olarak; o sanırım oyuncudan ziyade yönetmen açısından zor bir şey. Benim için sadece bir kişiyle oynamak biraz zorlayıcı oldu. Film yüz on dakika, ben son altmış dakikası Caner’le konuşuyorum. İlk elli dakika da Caner’le Settar Abi konuşuyor. Bu arada en büyük hayallerimden biridir uzun bir plan sekans sahnede oynamak. Çekim olarak neredeyse öyle oldu; Hüseyin sık sık kesmedi, uzun akıttı sahneleri, bizim doğaçlama yapmamıza, rahatlamamıza izin verdi. Hüseyin’le çalışmak çok keyifliydi. Çünkü Hüseyin gerçekten oyuncusuna çok güvenen bir yönetmen. Yani senin, işin çok değerli bir parçası olduğunu kabul ediyor, sana bunu hissettiriyor. Sen de ona güveniyor ve kendini teslim ediyorsun. Bunlar çok kıymetli şeyler.

Peki sana teklif hangi noktada geldi, hikâyeyi yazarken yönetmenin aklında sen var mıydın?

Biz Hüseyin’le ilk kez 2011 yılında benim bir tiyatro oyunumdan sonra tanıştık. “aHHval” adlı oyunu oynuyorduk Hareket Atölyesi ile birlikte. Hüseyin’in ekipten tanıdıkları vardı, oyuna gelmişti, sonrasında tanıştık uzun bir süre arkadaş olduk. O dönem bana  “İçerdekiler” projesinden bahsetti. Telif haklarını almaya çalışıyordu, “Ben bunu yapmak istiyorum, sen de oynar mısın?” demişti. Aslında 2011 yılından beri benim kafamda da onun kafasında da bu hep vardı. Dört gözle bekliyordum.

Hüseyin Karabey gerek Asi Film olarak yaptığınız atölyelerde, gerek filmlerinde senin disiplinin ve azminle ona her zaman çok destek olduğunu söyler, birbirinizi tamamlıyor gibisiniz çoğu konuda. Eşinle bu derece yakın çalışmak nasıl bir şey sence genel olarak?

Genel olarak kolay değil. Yani bütün işini beraber yapmak, ev hayatı, sevgililik, anne baba olmak, hepsini birlikte yapmak ideal bir şey değil bence. Ama biz zaten sürekli birlikte çalışmıyoruz, işte güzel kısmı o. Benim başka işlerim var, onun apayrı işleri var. Atölyemizde buluşuyoruz, birlikte yaratıyoruz orada, üretmenin keyfini yaşıyoruz. Mesela İçerdekiler filmi ikimizin de hayalini kurduğu bir şeydi, birlikte çalıştık. Süreç de sonuç da çok mutlu etti bizi. Hüseyin 2012’de Sesime Gel’i çekerken ben filmdeki çocuk oyuncuya koçluk yapmıştım Van’da, harika bir tecrübeydi, hiç unutamıyorum Van’ı. İşte bu dengeyi kurunca, yani her işi birlikte yapmayınca birlikte hayal kurmak çok güzel.

Seni tiyatro sahnesinde “Ruhiye” ve “Julie” adlı oyunlarda da izledik. Sinema ve tiyatrodaki iki farklı oyunculuk deneyimin birbirini nasıl besliyor? Yani setteki Gizem ile sahnedeki Gizem’i karşılaştırmanı istesek, aralarında nasıl bir ilişki kurarsın veya nasıl farklar var?

Farklı bir cevap olacak ama, bence bu ikisini birbirini beslemiyor. Çok farklı teknikler çünkü. Tiyatroda bir sürü prova yapıyorsun, karakteri yaratıyorsun. Sahneye çıkıyorsun, salonda her akşam farklı kişiler var. Her akşam başka bir enerjisi oluyor. Oyunun başından sonuna kadar o andasın, bütün mutluluğu, hazzı o an yaşıyorsun. Sinemada ise iyi bir film çıktıysa ortaya; seyirciden gelen yorumlarla mutlu oluyorsun ama tiyatroda oynarken yaşadığın mutlulukla, sinema setinde yaşadığın mutluluk aynı değil. Setin çok başka teknik zorlukları var. Bağımsız tiyatroda kendi ekibini seçebiliyorsun ama sette tanımadığın yüz kişi olabiliyor, çok konsantre olman gereken bir anda bazen set duruyor, saatlerce bekliyorsun derken pat bir anda en önemli sahne için sıra sana geliyor, sen o moddan çıkmış oluyorsun gibi zorlukları var ama sinemada da, süreç de sonuç da güzel olduğu zaman tadından yenmiyor.

Yemek demişken, oyunculuk dışında yemeklerle de aran çok iyi galiba. Tel Dolap kitabın, yemek programın derken bu sektörün de bayağı içindesin aslında?

Aslında onun tarihçesi şöyle başlıyor. Bana 2011 yılında bir sunuculuk teklifi geldi, “Soframız” adlı bir yemek programı çektik yüz bölüm. Bir şehre gidiyorduk, o yörede iyi yemek yapan bir kadının evine konuk oluyordum. Bir gün Antep, bir gün Urfa, bir gün Mardin… O yemek yaparken ben de ona asistanlık yapıyordum mutfakta. Böyle otuz şehir gezdim. Yüz bölüm, yüz kadınla birlikte mutfakta yemek yaparak coğrafyamızın tüm kadim yemeklerini, kültürünü tanıdım diyebilirim. Öncesinde hiç bilmezdim, ne nerede yenir, nar ekşisi nerede meşhurdur? Program başlarında patatesi çok kötü soyuyordum mesela, hala söylerler. Şimdi düşünüyorum, o dönem çok yoruldum ama o program bana oyunculuk anlamında çok şey katmış. O yüz kadının hayatı, şehirlerin kültürü sosyolojik ve psikolojik anlamda çok şey öğretmiş bana. Sonrasında Tel Dolap biraz kendi ihtiyacımdan, “Ben şehirliyim, şehirde yaşıyorum, çalışan bir kadınım ama daha doğal, daha sağlıklı beslenmek istiyorum. Acaba ne yapabilirim?” düşüncesinden çıktı. Program şunun üzerine kuruluydu, “Bakın ben de çalışıyorum, profesyonel şef değilim. Domatesi zar zor soyuyorum ama salça yapabiliyorum. Siz de yapabilirsiniz. Siz de evinizde salça yapın, yoğurt yapın.” O vesileyle daha çok araştırdım; derken daha çok hakim olmaya başladım konuya.

Biraz erken belki bunu sormak için ama tasarı aşamasında da olsa yine Hüseyin Karabey ile bir projeniz var mı?

Var ama detay vermeyeyim şimdi. Sürpriz olsun 😊.

Peki, “İçerdekiler”i ne zaman izleyebileceğiz?

14 Nisan’da İstanbul Film Festivali kapsamında gösterimimiz olacak Atlas Sineması’nda, Vizyon tarihimiz de 17 Mayıs.

Son olarak, bu aralar izlediğin, beğendiğin önermek istediğin filmler var mı?

Bu aralar önermek istediklerim:

Blue Jay (2016)

Breaking and Entering (2006)

About Elly (2009)

7 Anios (2016)

The Secret in Their Eyes (2009)

 

Yorum yaz