AnalizSinema Yazıları

Açlık Ziyafeti: Delicatessen (1991)

70’li yılların sonunda tanışan Fransız yönetmen Jean-Pierre Jeunet ve Marc Caro’nun birbirlerini görsel sanatlar alanında beslemeleri ve ürettikleri kısa filmlerle kendi sinema dillerini deneyimlemeleri sonucu çektikleri ilk uzun metraj filmi Delicatessen (1991), sinemada gerçeküstücülük alanında ayrışan ve de izleyiciye kolay nefes aldırmayan bir kara mizah eseri.

Delicatessen dünyası, açık bir şekilde kanunun olmadığı ve yiyeceklerin inanılmaz derecede seyrek olduğu (hatta yiyeceklerin takas edildiği, para birimi olarak tahıl kullanıldığı) kasvetli ve distopik bir Fransa’dır. Kıyamet sonrası bu dünyada, hiçliğin ortasında bir apartmanda yaşayan ev sahipleri, apartmanın giriş katında bir ‘şarküteri’ dükkânı işleten kasabın zaman zaman iş ilanı açarak yabancı birini işe alıp, kurban etmesiyle beslenen yamyam bir topluluğa dönüşmüştür. Bir gün, eskiden palyaçoluk yapan Louison (Dominique Pinon) iş ilanı için apartmana gelir ve kendisini parçalara ayırıp yemeyi hedefleyen bu sosyal toplumun içerisinde her şeyden bihaber bir şekilde çalışmaya başlar.

20. yüzyılda özellikle edebiyat ve sinemada sıkça işlenmeye başlanmış olan ‘distopya’ kavramı özünde kentlerin mekanik bir kimliğe bürünmesiyle, denetimci otorite faaliyetleriyle ve mahremiyet olgusunun tehdidiyle ilintilidir. Delicatessen, distopya kavramı çerçevesinde incelendiğinde; filmin henüz başında post-apokalitik atmosfer doğrudan göze çarpar. Toz ve dumanla çevrili kenti, kent olarak dahi göremeyiz; belli belirsiz soluk bir güneş seçmekte zorlanılan görsel bir ögedir. Filmin ana mekânı bahsi geçen apartmandır. Apartman gıcırtılı mekanik parçalardan oluşan, çarkları ürkütücü ama devamlı dönen büyük bir makineyi andırır. Bu mekanik bütünlük; karakterlerin eylemleri, müzik ritimleri ve mekânsal kurguyla da sıkça vurgulanmaktadır. Bu kasvetli gelecekte mahremiyet kavramının da yitimine tanık olunur; iki karakter sevişirken yataktan çıkan gıcırtılar apartmanın tesisat borularından yankılanır, göz sesi takip eder; görüntü ses ile birlikte komşu dairelere iner, çıkar, karakterlerin hareketleri yatak gıcırtısının ritmine uyar, şekillenir. Film bu bağlamda; distopik geleceklerde resmedilen tek tiplik ve insan hayatlarının iç içe geçmişliği/ muğlaklaşan bireysellik ve bununla ilintili mahremiyet tanımının kamulaşmasını karanlık ve estetik bir ifadeyle aktarır.

İnsanların aç ve yiyeceğin bu denli kısıtlı olduğu zaman-mekânda; şarküteri kasabının yabancıları, apartmanın yaşlılarını ve güçsüzlerini avlaması yine toplumsal sınıf çerçevesinde eleştirilen ve ezen ezilen ilişkisini realistik/aynı zamanda distopik bir olgu olarak bağdaştırılarak sunulmaktadır. Katliamı eylemsel olarak üstlenen kasap karakteri olmasına rağmen, tüm apartman sakinlerinin (kasap karakterinin kızı olan Julie ve âşık olduğu potansiyel ‘kurban’ Lousion hariç) yıkımı bilmesi, kabullenmesi ve kendilerini tehlikeye atmamak için uyumlu davranışlar sergilemeleri; Fromm’un çalışmalarından koşulların özgürleştiremediği insan topluluklarında baş gösteren (ya da tam tersi); otoritecilik, yıkım ve insanların bir nevi ‘toplumsal bukalemunlar’a dönüşerek menfaat ve yaşama içgüdüsü ekseninde sahiplendikleri fanatizm/taraf olma güvenliği yaklaşımlarıyla bağdaşmaktadır.

Dehşet verici şokları barındıran filmde; pis ve kasvetli odalar, kurbağa ve salyangoz kabuğu yığınlarıyla dolu banyoda yaşayan karakterler, ısrarla intihar eden ve başarılı olamayan nevrotik bir kadın, birbirini avlayan et yiyiciler ve insan eti yemeyerek lağımlarda saklanan vejetaryen yer altı isyancıları filmin yoğun ve çok katmanlı olay-karakter örgüsünün ayrıntılarını oluşturmaktadır ve mekân-eylem mekanizmasının devinimini sağlayan en güçlü etmenlerdendir.

Bu çok katmanlılığın ve çarpıcı yoğunluğun filmde güçlü aktarımı yönetmenlerin sorumluluk paylaşımıyla doğrudan ilişkilendirilebilir. Caro; görsel sanatlardaki becerisini sergileyerek sinematografik kimliğin stilize edilmesini ve iç içe geçmiş kompleks bir film-benlik yapısının oluşmasını sağlamıştır. Filmin renk skalası, tozlu ve buğulu görsel dokusu distopik mekân vurgusunu biraz da baskılayarak elde etmektedir. Karakterler ve mekânlar da belirgin renk tonlamaları ile özdeşleştirilmiştir. Bu da tıpkı müzik ritimleri gibi renk kullanımının da biçimsel hatta eylem-karakter ilintili bir amaca hizmet ettiğini düşündürtmektedir. Alman ekspresyonizminden etkiler taşıdığı görülen çekim tekniklerinin yer aldığı; mekânların çoğu zaman geniş perspektifte görülmemesi, yakın çekimler, eğri ve grotesk olarak tanımlanabilecek kamera açıları, karakterlerin abartılı jest ve mimikleri bu klostrofobik dünyayı biçemsel olarak izleyiciye aktarmaktadır.

Her şeyin çürümekte olduğu bu yamyam gelecekte;  kasabın miyop olan ve sürekli çello çalan kızı Julie, insanlığın en kasvetli kâbusunda beklenen aydınlık bir siluet gibi belirmektedir. Louison’a âşık olması, kasap babasının ve apartman sakinlerinin ‘şeytani’ planlarını öğrenmesi ve özünde geri kalan insanlarda çoktan yer etmiş ‘ahlaki’ çöküntüye henüz uğramaması; karakterin tepki sürecinde aktör olmasıyla sonuçlanır. Yer altı vejetaryen topluluğundan yardım isteyen Julie, pek çok distopik eserde görülen; tüm umutsuzluğa ve çürümüşlüğe rağmen ‘uyanan’ ya da tersine belki de henüz insanlığın en çiğ, en çıplak güdülerinin ortaya çıkmadığı ve hâlâ kültürel sınırlayıcılarla kuşatılmış o saf olmayan hâliyle kalan, tüm bu çılgınlığı durdurmaya ve hayatta kalmaya çalışan, mücadeleci karakter olarak filmde sıyrılmaktadır.

Cesar En İyi İlk Film Ödülü, Cesar En İyi Senaryo Ödülü, Cesar En İyi Kurgu Ödülü, Cesar En İyi Yapım Tasarımı Ödülü’nü alan ve BAFTA adaylıkları olan filmin senaryosu Gilles Adrien’e, görüntü yönetmenliği ise Darius Khondji’ye aittir.

 Delicatessen sonunda hayatta kalmayı başarmış, apartman duvarlarının içinde değil de; bu kez çatıda, açık havada çello çalan Julie ve meşhur testere çalgısıyla müzik yapan Lousion’la sonlanmaktadır. Baştan sona ısrarla yitirmemeye çalıştıkları hayatlarının, gökyüzü her ne kadar bu kez kasvetli ve karanlık olmasa da neye yaradığını, ne için yaşanacağını düşündürtmektedir. İnsan özünde zaten kötü müdür? Yoksa kültürel ve etik kuşatmalar olmadan zaten benliğinde olduğu (bu nedenle de yargılanamayacak) canlılar mıdır?  Kıyamet sonrasındaki yeni başlangıçlarında ve geride bıraktıklarıyla bu bitip tükenmeyen döngü içerisinde Julie ve Lousion için düşünecek çok fazla konu vardır muhakkak.

Kübra Yıldırım

Yorum yaz