Röportaj

Aziz Ayşe’nin Yönetmeni Elfe Uluç ile Röportaj

2012 yılında Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nin ve Uluslararası Ankara Film Festivali’nin yarışma filmleri arasında yer alan Aziz Ayşe, ülkemizde 1 Kasım 2013 itibariyle 3 kopyayla vizyona girdi. Çöplerden kağıt toplayarak yaşamını sürdüren bir travesti olan Aziz Ayşe’nin, şehirli bir çiftin hayatına olan etkilerini deneysel ve yenilikçi bir üslupla anlatan yönetmen Elfe Uluç ile film üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Aziz Ayşe’nin çekimlerine 2007’de başlamanıza rağmen filmi tamamlamanız beş yılınızı almış. Bu beş yıllık sürecin en başına gidersek, “Aziz Ayşe” olarak bilinen Melikşah Yardımcı’nın hayat hikayesinden nasıl haberiniz oldu ve bu hikayeyi ilk filminiz yapmaya karar vermenizdeki etken neydi?

Nasıl haberim olduğunu filmin başında anlattım zaten. Bana gelen bütün röportajların ilk sorusu budur. Bu herhalde çok önemli bir soru olmalı ki, ben de filmimin ilk 20 dakikasını bunu anlatmaya ayırdım. Her filmin bir varoluşçu sorusu vardır ama Aziz Ayşe’nin cevabı sorusunun içinde: Ben kimim? Neyim, dünyaya niye geldim? Bu dünyaya gelme amacım ne? gibi bir soru… Ayşe zaten Aziz olmak için gelmiş. Geriye kalıyor, onu konu edinen yönetmenin dünyaya niye geldiği? Aziz’i mi bulmaya gelmiş? Yoksa Aziz tesadüfen önüne mi çıkmış? Yani yönetmende de  Azizsel bir şey var mı? Yoksa sadece şanslı bir kul mu? Ayşe İstanbul’da birçok sinemacının bildiği, hatta bir iki kez belgeselinin çekilmesine girişilmiş biri. Yani onu ben keşfetmedim. Ama benim içimde bir Ayşe vardı ki, o sanırım Bunuel, Pasolini seyrede seyrede ortaya çıktı. Ayşe’yi sevdiğim yönetmenlere selam göndermek isterken buldum.

Ayşe, tam olarak filmde gördüğümüz gibi biri mi, yoksa filmin kurmaca tarafının Ayşe’nin hayatını da kurmacaya çeviren yönleri var mı?

Ayşe tam olarak gördüğümüz gibi biri mi derken sizin onda ne gördüğünüzü bilmediğim için yanıtlayamam. Eğer vücut dilinden, gülmesinden söz ediyorsanız, evet tam olarak kameranın çektiği gibi. Olay örgüsünden söz ediyorsanız, filmin kimi sahneleri kurmaca. Ayşe, kendini konu alan bir filmde kendini canlandırdı. Senaryoyu ben yazdım. O yüzden bazı yerlerde memnun kalmadı. Tartıştık, ikna olduğu sahnelerde ezberini yapıp oynadı. Tıpkı normal bir film gibi. Filmde belgesel tanımına girecek sadece iki sahne var. O da bu şehrin, insanları mobese kameraları ile gözetlediğini anlatmak için Ayşe ve Elif’i gizli çektiğimiz ilk karşılaşma ve kıraathane sahneleri. Bu sahnelerde mikrofonumuzun ses ayarları şaştı ve bu kısımların sesleri baştan dublajlandı.

Türk sinemasında çok fazla örneğine rastlamadığımız mockumentary/kurmaca-belgesel türünde bir filme imza attınız. Filmi ele aldığımızda aslında iç içe geçmiş üç filmden oluştuğunu söyleyebiliriz. Birincisi Ayşe’nin hayatını anlatan belgesel film, ikincisi Elif ve Murat karakterlerinin hayatına dahil olduğumuz kurmaca film, üçüncüsü ise Elif’in kamera ile Ayşe’nin hayatına daldığı film içinde film. Ayşe’nin hayatını sadece belgesel olarak ele almayıp, üç katmanlı bir yapıda anlatmayı tercih etme sebebiniz neydi?

Belgeselci olmamam. Ben düşüncelerle film yapıyorum ve düşünceler katman katman. Ayşe’nin belgeselinin dramatik uç noktaları müthiş çarpıcı da olsalar, ben hep İstanbul’u ve oradaki diğer çok çarpıcı insanları da anlatan bir film hayal etmiştim. Bir insanı anlatırken coşup ona benzer ya da ona rakip birilerini daha aramak gibi. Murat da bence çok şizofren bir karakter. Köpük banyoları, yüz masajları ile… Ayşe’nin tam zıttı Murat gibi tipleri de göstermek, arada kalmış Elif gibi kadınları da anlatmak, konuyu açmak, genişletmek filmi zenginleştirir diye düşündüm.  Bir insanı yalnız da anlatabilirsiniz, birilerinin içinde de. Ben kişiyi kendisinin zıttı ile farklılıklarının altını çizerek anlatmak istedim. Mukayeseli bir şekilde.

Eğer Ayşe ile tanışmamış olsaydınız, ya da Ayşe, filmde rol almayı kabul etmeseydi, ilk filminizi yine bir travestinin yaşamı üzerine mi kurmayı düşünüyordunuz?

Evet, başka bir film projem vardı. Aslında hala var. Bir erkeğin, birlikte olduğu kadını bırakıp erkek sevgilisi ile kaçması üzerinden gene kimlikler ve farklılıklar üzerine psikolojik bir drama projem vardı.

aziz ayşe1

Filminizi 2013’ün Şubat ayında London Turkish Film Festival kapsamında izlemiştim. 2012’de ise Adana Altın Koza Film Festivali’nde gösterilmişti fakat vizyona girmesi 2013 sonunu buldu ve 1 Kasım’da 3 kopyayla izleyiciyle buluştu. Genelde minimalist, belgesel ve deneysel filmlerin çoğu vizyon programına alınmama talihsizliği yaşıyor, çok azı da birkaç kopyayla vizyona sokuluyor ve kendini şanslı sayıyor. Filminizin geç vizyona girmesinin bu durumla ilişkisi var mı? Sizce alternatif işler festival gösterimleriyle mi sınırlı kalmalı?

Aslında bu biraz benim filmin yazın vizyona girmesini istemememle ilgili. Sonbaharda, herkes şehirdeyken vizyona girmesi için çok uğraştım ve M3’e bana bu fırsatı verdiği için teşekkür borçluyum. Keşke İstanbul bağımsız filmlerin bilboardları süslediği bir sinema şehri olsaydı. Aziz Ayşe de geçen yıl vizyona girebilseydi iki misli daha çok izleyiciye kavuşurdu. Ama önemli olan nicelik değil niteliktir. Bunu hiç unutmamak gerek. Hep seyirci sayısı çok olsun diyoruz ama bazen az ve öz seyirci daha iyi olabilir.

Türkiye’de popüler sinema ve minimalist sinema karşıtlığını baz alırsak, Aziz Ayşe’nin her iki sınıflandırmaya da ait olmadığı ortada, zira kurgu anlayışından estetik algısına kadar yapıbozucu bir yapıt var karşımızda. Özellikle yüksek lisans tezinizi David Lynch sineması üzerine yaptığınızı ve video-art işlerinizi de düşünürsek, geleneksel anlatıdan epey uzak, farklı şeyler deneyen bir filmle karşılaşacağımı tahmin ediyordum. “Sanat, kuralları kırıp yeni kurallar koymak içindir” diyorsunuz. Peki, bu yeni kuralların anlaşılmama ya da benimsenmeme olasılığını düşündünüz mü? Sizce, filminiz ne kadar anlaşıldı?

Parça parça ya da parçalanarak anlaşıldı. Bir kısmını bir kişi anladı, diğer kısmını bir başka kişi. Tasavvuf inancındaki gibi, seyircilerin hepsini toplarsanız belki filmin bütünü anlaşılmış olur. Ama tek tek herhalde yarım yarım anlaşılmıştır. Ben filmi kitap yazar gibi yazdım. Zaten auteur sineması yapıyorum. Tam anlamıyla yazar gibi. Filmi tekrar tekrar seyretmek, okur gibi seyretmek lazım. Gözle değil akılla bakmak, diyalogları okur gibi dinlemek. Bir kaç seyir ve sohbetten sonra o anlaşılan %20, hemen %40’a %50’ye çıkar aslında. Mesela Vedat Özdemiroğlu “kaş” meselesini çok beğenmiş. “Elfe sinemada kaşı anlattı” dedi. Çoğunlukla izleyici tarafından tam anlaşılmayan bu kaş meselesini beğenenlerin çıkması, gizli amaçlarımın hedefe isabet ettiğini gösterdi. Sanat o kadar da anlaşılmaz bir şey değildir, sadece iyi niyet gerektirir. İyi niyetli insanlar sanattan eninde sonunda anlarlar. Başka bir örnek;  hızlı montajın filmi otosansür ettiğini, hızlı konuşan utangaç ergen sineması haline getirdiğini düşünebilirsiniz ama gelin görün ki, kimi seyirci de “sonunda yaşadığımız hayatın ritminde bir film görmek çok güzel” dedi. Bu filmi kalp atışlarının hızıyla montajladım. Tekno müzik gibi… Hem daha samimi hem daha çağdaş bir ritim bence.

Filmde izleyiciyi yabancılaştırıcı birçok sahne var fakat bunun doruk noktasına çıktığı anın Elif ve Murat’ın sevişme sahnesi olduğunu düşünüyorum. Çıplaklık olmamasına karşı bu denli erotik olabilen ama aynı zamanda izleyiciyi yabancılaştıran böyle bir sahneye Türk sinemasında pek rastladığımı söyleyemem. Bu sahnenin film içindeki yeri ve önemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu gerçek bir sahne, böyle bir şeyi birileri yaşamıştı. Kötü sevişme sahnelerinde oyuncular, sessiz sinema oynayarak seviştiklerini anlamamız için yoğun çaba sarfedip yorgunluktan perişan düşüyor gibime gelirler. Çünkü filmlerdeki sevişme sahneleri bence taklit etme üzerine kuruludur. Bence temsil sanatlarında etkileyici bir sevişme sahnesi çekmek için neden seviştiklerini iyi bilmek ve oyuncuyu ona göre yönetmek gerek. Oysa sevişmenin genelde bir nedeni yoktur. Nedeni cinsel çekim, aşk gibi nedensiz şeylerdir. O yüzden sevişmeyi sevişme olarak çekmek zorlaşır. Alt metni bir iktidar savaşı olduğu için işim daha kolaydı ama belki de her sevişme bir iktidar kavgasıdır. O noktada bu sahne gerçekten bir taşla iki kuş vurdu. Bunu ben bile hesaplamamıştım.

Yeni bir projeniz var mı? Sonraki filmlerinize yine LGBT teması üzerinden mi devam etmeyi düşünüyorsunuz? Aziz Ayşe’de olduğu gibi yine sinemada farklı anlatım biçimleri oluşturmanın peşinden mi gideceksiniz?

Evet, senaryolarımda hep LGBT teması var. Ben kendi çevremi ya da benzer çevreleri anlattıkça da hep olacak ama bu Ayşe’deki kadar ikonik olmayabilir, daha bastırılmış karakterler olabilir. Farklı anlatım biçimleri  konusuna gelince, kesinlikle evet. Sinema gençlik aşısı gibi, insan film yaptıkça daha avangardlaşmak, genç işler yapmak istiyor. Yeni filme para bulana dek yaşlanmazsak tabii!

Fil’m Hafızası’nı takip ediyor musunuz?

Evet tabii, bayılıyorum. Sinemayı en iyi takip eden sinema platformudur Fil’m Hafızası. Çok kaliteli ve entelektüel bir site. Sizi tebrik ediyorum ve bana bu söyleşide yer verdiğiniz için de teşekkür ediyorum.

 

 

 

Halil İbrahim Sağlam

Halil İbrahim Sağlam

20 Temmuz 1989 yılında İstanbul'da doğdu. Sinemayla profesyonel olarak 16 yaşında ilgilenmeye başladı ve usta Yeşilçam yönetmenlerinden ders alarak kendini geliştirdi. Kısa metraj filmler yönetti ve senaryolarını yazdı. İstanbul Arel Üniversitesi ve Erciyes Üniversitesi Sinema ve Televizyon bölümlerinden mezun oldu. Güney Kore sinemasına ve polisiye kitaplara, filmlere özel bir ilgisi var. Uzun metraj film senaryosu ve polisiye romanı üzerine hala çalışmalarını sürdürmekte.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

Modern Kent Yaşamına Hapsolmuş Beyaz Türkler: Hayatboyu

Sonraki yazı

SAE İstanbul Aralık Ayı Etkinlikleri