Adam Elliot’un Mary and Max (2009)’ten sonraki ilk filmi olan Ernie Biscuit, yönetmenin birçok yönden imzasını taşıyan bir yapım. 1990’lı yılların ortasından beri çektiği çoğu kısa stop-motion filmlerle tanınan Adam Elliot; kendine özgü karakter yaratımları ve hikâye seçimleriyle karanlık, melankolik ve marjinal atmosferleri kara mizah unsurlarıyla sentezlemesiyle sıra dışı bir estetiğe ve anlatımcılığa sahip oldu. Son filmi Ernie Biscuit de bu estetik ve anlatımsal yaklaşımdan radikal bir şekilde farklı olmayan, Adam Elliot’un filmografisinde sırıtmayacak alışılmışlıkta bir film olarak karşımıza çıkıyor. Öte yandan Ernie Biscuit, Elliot’un kamera kullanımı ve kurguda yeni yaklaşımlarla deney yaptığı, alternatif sonuyla diğer Elliot örneklerinden ayrılan bir yapım.

Ernie Biscuit, geleneksel aile mesleği taksidermistlikle (hayvan postu doldurmacılığı) meşgul olan Ernie Biscuit’in hikâyesi. Adam Elliot’un neredeyse formülleşmiş karakter yaratımına paralel kayıplar, korkular ve hayal kırıklıklarıyla dolu trajik bir geçmişe sahip olan Ernie, erken yaşta işitme duyusunu kulübesine atılan bir dinamitin patlamasıyla kaybeder ve âşık olduğu kız Yahudi olduğundan nazilerin Fransa’yı işgal etmesiyle evlerinden alınır ve şehri terk etmeye zorlanır. Bu noktada, Ernie Biscuit’in yalnızca karakter yaratımını değil, Elliot’un filmografisinde sıkça karşımıza çıkan Holokost ve Yahudilik temasını da gün yüzüne çıkardığı görülür. Takip  eden yıllarda Ernie; korkuları büyüyen, çevresinden soyutlanan birisine dönüşür ve -Elliot’un karakter çeşitlemeleri ve kahraman yaratımlarının olmazsa olmazı- zihinsel sağlığını içini doldurduğu hayvanların onunla konuştuğu halüsinasyonu görecek ölçüde kaybetmeye başlar. Tam da bu nokta filmde bir yol ayrımı oluşturur ve Ernie’nin Paris’e sıkışmış hayatının yeni maceralara atılmasının önünü açar. “Sinek teli ol Ernie, sinek değil” der bir doldurulmuş kuş ve Ernie ani bir aydınlanma anında çocukluğunda âşık olduğu kızla gitmeyi hayal ettiği Venedik’e gitmeye karar verir.

Ancak Ernie Venedik’e gidiyorum sanırken Adam Elliot’un memleketi Avustralya’ya gider. Venedik’in gondollarına binip kanallarında gezmeyi hayal ettiği bu seyahat, Elliot’un karanlık ve karamsar yaratıcı yönelimini doğrudan etkilediğini düşündürten, aynı ölçüde karanlık ve iç karartıcı bir memleketin yabanıllığına açılır. Yanında adını en sevdiği sanatçı Edith Piaf’tan alan ördeği Edith’ten başkası olmayan Ernie, Avustralya’nın yabaniliğine sokakta yatarak ve sabahına kıyafetleri dahil her şeyi çalınarak uyanmasıyla tanıştırılır. Ancak tam da bu sırada adı Tiny olan insancıl ve arkadaş canlısı bir kasap, Ernie’yi ve ördeğini yanına alır ve onlara kalacak yer teklif eder. Her ne kadar bambaşka bir dünyaya tanıştırılıyor olsak da, Elliot dünyanın farklı bölgelerini kendi yaratıcı yönelimi paydasında bir araya getirir. Zira kasap Tiny, Elliot’un muzır kara mizahından nasibini en az Ernie kadar alan birisidir; üzerinde yalnız kalpler yazan bir tişörtle dolaşır, ağladığı belli olmasın diye yağmurda ağlar ve yalnızlıklarını belirtip isimlerini ve numaralarını gazeteye ilan veren insanlar arasından ruh eşini bulmaya çalışır.Avustralya’da kaldığı müddetçe geri dönmek için para biriktirmesi gereken Ernie, el falı bakan ve bedava dövüş sanatları hizmeti veren bir grup garip insanın arasında dolaşırken portre çizimi yapabildiğini hatırlar ve kurduğu ufak bir standta insanları çizerek gereğinden de fazla para kazanmayı başarır. Ancak Paris’ten ayrılma sebebi olan Venedik seyahati, Ernie için çocukluğunda kaybettiği bir hayali ve o zamandan beri yolunda gitmeyen her şeyi yeniden elde etme ve düzeltme imkânı sunan bir şey olarak sürpriz yapacaktır.

Tiny, Ernie’ye yalnız kalpler gazete köşesinde ilan veren Angelina adında bir kadını gösterir ve onu aramasını söyler. Tiny’nin aradığı kadın görme engelli ve hayatına giren erkekler tarafından yarı yolda bırakılmış, Ernie’ye benzer şekilde hayallerini en trajik yer ve zamanda kaybetmiş, tek başına izbe bir bölgedeki evde yaşayan bir başka kayıp ruhtur. Yaşadığı son ihanetin üzerine bir falcıya gidip hayatının geri kalanındaki potansiyel eşleri hakkında bilgi almak isteyen Angelina’ya uzun ve okyanus kokan bir adamla tanışacağı söylenir. Çocukluğunda kaybettiği kızı ve Venedik’te gondolda dolaşma hayallerini saklı tutan Ernie, iletilen kehanet üzerine Angelina ile buluşur ve heyecandan titreyen ellerinin masaya vurmasıyla mors koduyla konuşarak Angelina’nın kalbini kazanmayı başarır. Ernie’nin burnuna kocaman bir öpücük konduran Angelina’nın burnuna deniz kokusu dolar, Ernie falcının kehanetindeki erkektir.

Filmin sonuna doğru Tiny’nin aslında ördek Edith’in etinin peşinden koşan bir sahtekâr olduğu anlaşılmasıyla Edith’in hayatı, Ernie ve Angelina’nın ilişkileri tehlikeye girse de, Elliot’un fimlerinin alışılageldik hayalkırıklığı ve ölümle sarmaş dolaş sonu burada ortaya çıkmaz. Ernie ve Angelina bir araya gelmeyi başararak onları ve hayatlarını tehtid eden bir başka trajediden kurtulmayı başarır. Ernie çocukluğunda kaybettiği kızı, onunla birlikte hayallerini Angelina’yla yeniden bulmuş ve gerçekleştirmek üzere yola çıkmıştır. Artık Edith, Ernie ve Angelina Venedik’te gondolda hep birlikte gezmekte, Paris’teki geçmişin, Avustralya’daki atmosferin ağırlığı ve boğuculuğundan uzakta, nasıl göründükleri ve yaşadıklarına tezat bir ütopyada alternatif bir gerçekliği var etmektedir.

 

Koray Soylu

Koray Soylu

1996 yılının Mayıs ayında anneler gününde doğdu. İdealize ettiği üniversite bölümünün getirdiği gelecek kaygısıyla cebelleşmekte. Çok konuşur. Zıpzıp karakteristiğin altında suratı asık bir gotik bulunuyor. Şair olmaktan korkan tutkulu bir araştırmacı yazar, müzik ineği, amatör bir senaryo yazarı, yönetmen ve tasarımcı. Sinemayı en çok tutkularını yüceltmek, korkularını yatıştırmak için kullanıyor. Bu yüzden takıntılı bir kişiselci. Şu sıralar hayalleri arasında en sevdiği şarkıyı ölünceye kadar sıkılmadan dinleyebilmek öne çıkıyor. Şimdilik buna en yakını bir gün kedi olarak uyanması. İkisi bir araya gelirse ne âlâ.

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Subscribe  
Bildir
Önceki yazı

Alfonso Cuarón’un Filmi “Roma”, Oscar Yolunda

Sonraki yazı

İstanbul Modern Sinema'dan: Yakın Temas