!f İstanbul!f izlenimler

!f’ten Bir Bakış- Her Şeyimle Eksik ve Her Şeyimle Kusursuz: Macropolis (2012)

Alabildiğine büyük ve rengârenk bir dünyanın içinde geniş kitleler tarafından kabul görmenin koşulu, ölçü ve biçim bakımından bu kitlenin çerçevelerine birebir uygun olmak mıdır? Kapitalizm sisteminin getirdiği, doymak bilmeyen bir tüketim çağında görünen o ki geniş kitlelere hitap edebilmenin yolu, geniş bir üretim ağının tek tipleştiren parçalarından biri hâline gelmekten geçiyor. Bu sistem içindeki çarkın dişlileri, üretilen “şey”in ölçülerini belirlerken eklenen farklı bir renk, eksik kalan bir parça, standardın dışındaki yanlış(!) bir görünüm, “şey”in dışlanması için yeterli bir neden olarak değerlendirilerek onu topluluktan ayrı tutuyor. Dolayısıyla farklılıklar, birer özgünlük olarak nitelendirilmektense kusur yaftasıyla dışa itiliyor. Fakat tarihe sosyolojik bir pencereden baktığımızda kapitalizmin bu etkisinin yalnızca nesne üretiminde değil, topluluk oluşturmada da ideolojik çerçeveleri eğitim, aile gibi kurumlarda standartlaştırarak tek tip bireylerin yetişmesinde var olduğunu görüyoruz. Toplumun en küçük yapı taşı ailede başlayan bu aynılaşma eğilimi, bireye mikro düzeyde yansırken geniş kitlelere hitap eden resmî kurumlarda bu durum, makro düzeye yükseliyor. Adı üzerinde Macropolis (2012), yüzeyinde küçük bir hikâyeyi anlatsa da evrensel boyuttaki bir gerçeğin modelini oluşturuyor bu anlamda.

Joel Simon’ın yönetmenliğindeki animasyon film, !f Festivali’nin “Çocuk” kategorisinde yer almasına karşın yetişkinlerin kurduğu düzene ayna tutan türde “dev” bir yapım olarak değerlendirilebilir. Film, fabrikadaki üretimleri sırasında gerçekleşen hata sonucu bir bacağı kesi bir köpek ile bir gözü eksik bir kedinin, “tam” ve kusursuz olarak üretilen arkadaşlarıyla aynı rafı paylaşma macerasını konu edinir. Bu bakımdan akıllara hemen Charlie Chaplin’in çarklar arasında verdiği mücadele gelir. Ancak kedi ile köpek, bu çarkların içinde ezilip kaybolmaktansa hatalı üretildiklerinin farkına vardıklarında birbirlerini değişik parçalarla tamamlayarak korsana benzer yeni bir görünüm kazanırlar. Ancak bu sırada kendilerini oyuncakçıya götürecek olan aracı kaçırırlar ve ona yetişmek için peşinden koşmaya başlarlar. Bu sırada paket içinde raflara yerleştirilmeyi bekleyen diğer oyuncakların aksine, şehirde pek çok deneyim yaşama fırsatı bulurlar. Yaşadıkları her deneyim, aslında olumsuz gibi görünürken onların gözünde çocuksu bir afacanlıkla –tıpkı kendileri gibi- yeni bir şekle girer; her bir aksilik, sevimli ve eğlenceli bir tarafıyla karşımıza çıkar. Bunda, karakterlerin eksiklikleri ve bunu telafi etmek için girdikleri yeni kılıkların rolü büyüktür.

İşte bu noktada ironik bir yol izlemeye başlayan filmde kediyle köpek, bir yandan tıpkı diğerleri gibi bir kaderin peşinde, onlarla aynı rafta yer almaya çalışırken diğer yandan onları filmin kahramanı yapan, kusur olarak nitelendirilen farklılıklarıdır aslında. Tek tipleşme, yahut diğerlerine benzeme uğruna gösterdikleri çaba, sonunda farklı yönleri nedeniyle “tercih edilmelerini” sağlar. Film, her ne kadar sonuna dek iki kahramanı, sağlam olan diğer oyuncaklarla aynı rafa taşımaya çalışsa da esas vurgu, kapitalist sistem anlayışının geride bırakılması ve sonrasında özgünlüğe yöneliş olarak alınmalıdır. Zira filmin yapıldığı dönem içinden günümüze kadarki on yıllık süreçte meydana gelen sosyolojik değişim, bunu güçlü şekilde yansıtmaktadır. Dahası, Barbie ürünlerinin son iki yılda “standart” kalıbını yıkarak güzellik anlayışını idealden çıkarıp “mevcut olan”a çevirmesi, Macropolis’i animasyon kurgusunun ötesine taşıyan bir örnek teşkil eder günümüzde. Buna göre “eksik” yoktur; yanlış, kusurlu, ucube yoktur. Aksine her şey, olduğu hâliyle tam ve mükemmeldir. İdeolojik düzenlerde de yeni yeni görmeye başladığımız bu değişimle birlikte kitlesel kurumlar da bireylere hazır fikirler sunmayı, empoze etmeyi bir kenara bırakmış ve bireyi fikrin üreticisi hâline getirmeyi hedeflemiştir.

Başından sonuna dek sıcak bir tebessümle izlediğimiz Macropolis, kısacık süresine rağmen uzun metraj filmlerin dile getirmeye çalıştığı çoğu iletiyi ve toplumsal eleştiriyi, eğlenceli bir üslupla sekiz dakikaya sığdırmayı başarmış. Filmde karakterlerin diğer oyuncaklara yetişme çabası, zihinlere tek tipleşme sorunsalını getirmiyor değil. Zira bir yandan farklılığı kucaklayan ve destekleyen bir hikâye izliyoruz, diğer yandansa olay akışı, “aynı”ların peşinden koşma yönünde ilerliyor. Bu anlamda bir tezatlık oluşturan kurgu, yine de zihinlerde oluşan sorulara net bir yanıt vererek sonlanıyor. İçinde bulunduğu kategori dolayısıyla çocukların keyifle izleyeceği bu yapımdan ders çıkarması gerekense, yarının genç nesline bir örnek yapılardan, düşüncelerden, sistemlerden değil, rengârenk özgünlüklerden oluşan bir dünya bırakmakla sorumlu biz yetişkinler!

Rabia Elif Özcan
1995 yılının temmuz ayında, Konya’da doğdu. Bir elinde kalem, bir elinde kitap; okuyarak ve yazarak büyüdü. Ömrüne kelimelerden bir yol çizmek üzere 2014’te Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne başladı. Yürürken, yerken, yaşarken okudu; kelimeleri nefes gibi tüketti, bir bir içindeki mürekkebe doldurdu. Ve gün geldi, bir film şeridinin üzerinde, mürekkep akmaya başladı.

Yorum yaz