!f İstanbul!f izlenimler

!f’ten Bir Bakış- Michael Hutchence’la Değil Michael’la Tanışmak: Mystify: Michael Hutchence (2019)

Richard Lowenstein’ın uzun süredir üzerine titrediği Michael Hutchence belgeseli sonunda karşımızda. Avustralyalı müzik grubu INXS’in kıvırcık saçlı karizmatik solisti, “rocks star” kimliğinin çok ötesinde, hepimizin yakın arkadaşı oluveriyor daha filmin başlarından. Hali hazırda INXS’in erken dönem kliplerini de çekmiş olan yönetmen aynı zamanda uzaklaşmış olsalar da Michael’la birbirlerini çokça seven iki yakın arkadaş esasında. Belgeselin Michael Hutchence’ı bizimle bu denli yakın bir dilden paylaşması da bundan ötürü belki. Richard Lowenstein da bir röportajda filmi tariflerken, 97 Kasım’ında Sydney’de bir otel odasında intihar eden arkadaşı Michael’ın zor anlarında yanında olmadığı için duyduğu pişmanlık ve filmin de bu anlamda bir özür niteliği taşıdığından bahsediyor.

Mystify sadece bu yönüyle değil, izlediğimiz her an alışılmış rock belgesellerinden biri olmadığını hissettiriyor bize. Michael’ı ve hayatını anlatılayan röportajlar sırasında bizimle konuşan yüzlerdense, onun hayatından kesitler izliyoruz. Kylie Minogue’un da aralarında olduğu kız arkadaşlarının çektiği görüntüler, ailesi ve yakın arkadaşlarının ve hatta bazen Michael’ın kendi kamerasına takılan anlar… Bu yönüyle bize çok zengin bir görsel arşiv de sunan filmin merkezinde her an ve sadece Michael Hutchence olsun istemiş Richard Lowenstein. Bir odaya girdiğinde enerjisiyle hemen fark edilen, o odadaki havayı hemen değiştirme becerisi olan, etrafının her an yakın arkadaş ve aile kalabalığıyla örülü olmasını isteyen, yalnız kalmaktan korkan, dikkatin merkezinde olmayı seven, çok yönlü bir sanatçı. Bebekliği ve erken dönem çocukluğunun çoğu zamanlarında anne ve babasının evden uzakta olması, evde oldukları zamanların çoğundaysa kalabalık partiler vermeleri Michael’ın bu yönünün sebebi olabilir.

Sanatçı kişiliğinde büyük izler bırakan kız arkadaşları, kız kardeşi, uzun zaman birlikte çalıştığı menajeri, hem INXS döneminde hem de solo kariyeri süresince birlikte çalıştığı prodüktörler… Hayatına giren herkes bir şekilde Michael’ın yakınına çekildikleri fikrinde ortaklaşmış gibi. Hayattan zevk almakta usta, her daim yeni şeyler denemek isteyen, eğlenmeyi bilen ve kendini tekrar etmekten kaçınan yaratıcı bir sanatçı ve sevilen bir arkadaş, neşeli ve insanları kırmaktan çok korkan naif bir müzik adamı olduğu üzerinde duruluyor filmde de. Ve klişe bir rock star belgeselinde görebileceğimizin aksine nereden geldiği belli olmayan, şöhretin doğalıyla gelişen bir depresyon ve çöküntü hikayesiyle sürmüyor. Michael’ın yıllarca ailesi ve yakınındaki herkesten gizlediği bir kaza ve aldığı beyin hasarı onun hayatını alaşağı eden, hem sanatçı için hem de belgesel için hem de biz izleyen için büyük bir kırılma noktasına dönüşüyor. Beyninin önünde iki ceviz büyüklüğünde bir alanın aldığı hasar yüzünden koku ve tat alma yetisini tamamen ve geri dönüşsüzce kaybeden bir adamın hızlı dönüşümü. Artık karşımızda agresif ve depresif bir Michael Hutchence var. Ölümü sonrası yapılan otopsiyle ortaya çıkan ama kamudan gizlenen bu bulgu Richard Lowenstein’ın bu belgeselde gün yüzüne çıkardığı ve aslında Michael’ın öngörülemeyen dönüşümünü ve intiharını da açıklayan bir gerçek.

Bir müzik adamını konu alması nedeniyle daha çok müzik dinlemek istemiyle baş başa kalıyoruz çoğu zaman. Röportajlar sırasında izlediğimiz klip ve kalabalık konser görüntülerinin bir görünüp bir kaybolması, şarkıların çok kısa ve bazen sadece anlık kulağımıza çalınması tadı damakta bir müzik zevkinin sadece kırıntısını paylaşıyor bizimle. Bu; bize bir rock starı değil bu kimliğinin çok ötesinde, çok yakın bir arkadaşını anlatmak isteyen bir yönetmenin bilinçli tercihi mi, bilemiyoruz. Çünkü Michael Hutchence’ın müzikal kariyerinin büyük bir parçası olan INXS’ın şarkıların belgesel için kullanımında izin vermeye yanaşmadığı, hatta Michael’ın intiharında henüz on altı aylık bir bebek, şimdiyse yirmi iki yaşında genç bir kadın olan kızı Tiger’ın, filmin ilk montajını izledikten sonra grup üyelerine yazdığı bir mail sayesinde bu iznin alınabildiği de bilinen bir gerçek.

Henüz küçük bir çocukken hem annesinin hem babasının ölümüyle baş etmek zorunda kalan, ikisini de hiç hatırlamadığını söyleyen Tiger’ın bu filmi izledikten sonra babasıyla sonunda Richard Lowenstein sayesinde gerçekten tanışma fırsatı bulmuş olduğunu söylemesi not düşülesi ve oldukça anlamlı bir not.

Irmak Göksu
1987 Mayıs’ında İstanbul’da doğdu. Üniversiteden çıkıp tam kütüphaneci olacaktı ki kütüphaneleri kapattılar, o da bayıldığı İngiliz Edebiyatı sayesinde dümeni çevirmenliğe kırdı. Sinemaya, müziğe, yürümeye, fotoğrafa, kitaplara, kahveye, yazmaya, insan ruhuna, ağaçlara, hayvanlara ve bilmecelere tutkun. Bol bol yürüyor, anneannesine ve Alice’e inanıyor.

Yorum yaz