Eleştiri - İzlenimSinema Yazıları

Kırık Daire: Los Amantes Del Cırculo Polar

Valiente! Cesur olalım, Julio Medem’in peşine takılıp ekranın piksellerinden geçerek Laponya’ya çıkıyoruz. Sandalyeyi sahile çekip bitmeyen gece yarısı güneşini izleyeceğiz. Döngüsünü tamamlayamayan aşklar kutup dairesini kıracak; batmayan güneşin ışıkları, kırık dairenin içinden, tüm “Ana ve Ottoların” eksik hikâyelerini aydınlatacak.

1998 yapımı Los Amentes Del Circulo Polar (Kutup Çizgisi Aşıkları), başrollerinde Najwa Nimri ve Fele Martinez’in oynadığı buruk bir Julio Medem anlatısı. Venedik Film Festivali’nde “Altın Aslan”a aday gösterilen, Goya Ödülleri’nden “En İyi Kurgu” ve “En İyi Film Müziği” ile dönen film, İspanyol yönetmenin yazıp yönettiği dördüncü uzun metrajı. Lisansını tıp alanında tamamlayan ve o dönemde Freud’un “unconscious” ve “subconscious” yorumlarından esinlenerek psikiyatrist olmayı hedefleyen Medem, kariyerine yazarlık ve yönetmenlik koltuklarında devam etse de psikanalize olan merakı hemen hemen her filminden göz kırpıyor.

Diğer Julio Medem filmleri arasından Cows (1992) ve Earth (1996) gibi bazı kurguların ana karakterlerinde şizofreninin alt dalları işlenirken Los Amantes Del Circulo Polar’da kaderci bir tavırla aşkın raslantısallığına ve ihtimallerin sınırsızlığına dikkat çekiliyor. Konu itibariyle film temelde aşkın varoluş ve kayboluş sancılarını ele alıyor olsa da işleyişteki ileri geri sıçramalar, semboller ve ucu açık bırakılan kurmaca/gerçek zıtlığı izleyiciye romantizme kapılmak ve analiz yapmak arasında mekik dokutmayı başarıyor.

Palendromik aşk

“Yaşamın farklı dairelerde geçmesi güzel. Hayatımda gerçek fırsat karşıma bir kez çıktı, o da tam değildi; en önemli parçası eksikti.” cümlesiyle başlıyor film. Ondan önce Ana’nın gözlerini görüyoruz, gözbebeklerinin dairesi içinde Otto’nun yansımasıyla. Film boyunca işlenen dairesellik, Otto’yla Ana’nın tersten de aynı şekilde okunan (palendromik) isimlerinden buluşmayı hayal ettikleri kutup dairesine, tekrar eden hikâyelerden bir Ana’nın bir Otto’nun bakış açısından gösterilen bölümlerin döngüsüne kadar sarmal biçimde devam ediyor. Aşkın ya da direkt olarak “hayat” tanımının kısır döngüsüne nokta atışı yapan bu daire imgesi, eksik kalanın peşinden gitme dürtüsünü ve koştukça çemberin dönmeye devam ettiği gerçeğini metaforik bir şekilde gözler önüne seriyor.

Filmin hikâyesine gelecek olursak, Ana’yla Otto’nun tanışması okul bahçesinden kaçan bir topun peşinde başlar. Otto topu yakalamak için koşmakta, Ana da babasının ölüm haberinden koşarak uzaklaşmaya çalışmaktadır. “Ağlamazsan gerçek olmaz.”

Otto Ana’yı görür görmez aşık olacak, Ana babasının ölümünü kavramaya çalışırken kendi hayal dünyasında kaybolacak, gerçek Otto’yu görmesi zaman alacaktır. Otto’nun anne babasının boşanmasıyla Ana’nın babasını kaybetmesi bir noktada birleşir, ormandaki karşılaşmadan kısa bir süre sonra üvey kardeş olacakları anlaşılır. Aylarca ve yıllarca Otto’nun arabanın arka koltuğunda sakince bekleyen aşkı, anlam aramaya başlayan Ana’nın karşılık vermesiyle filizlenir. Aralarındaki heyecanlı tutkuyu sekteye uğratacak olan olay, Otto’nun annesinin ölümü olacaktır. Bu olaydan kendini sorumlu tutan Otto, tıpkı ilk tanıştıkları zamanki Ana gibi, kendi iç dünyasının döngüsüne kapılır ve yaşam çemberinde kaybolur. İkilinin yolları “kendilerini tamamlayıp birbirlerine dönünceye dek” ayrılır. Döngülerindeki eksikliğin birbirleri olduğunu fark ettiklerinde buluşacakları yer, birlikte oldukları zamanlarda gitmeyi hayal ettikleri kutup çizgisidir.

Geçmiş, gelecek, şimdiki zaman, oynanmış gerçeklik ve hayal gibi görünen realite arasında kopup geri bağlanan film, abartıya kaçan rastlantısal öğeleriyle hayatın “doğar, büyür, yaşar ve ölürüz” düzlemini tiye alıyor. Medem’in birbirine grift şekilde kullandığı Otto-Christina ve Otto-Ana aşkı, benzini biten arabalar ve ilişkiler, kağıttan gerçeğe dönen uçaklar, yıllar sonra Plaza Mayor’da birbirini fark etmeden sırt sırta oturan Ana ve Otto, Mr. Nobody (2009) ile benzerlik kuran olasılık paradigmaları… Verilen her bir detay, Alberto Iglesisas’ın müzikleri ve mavi tonlu Laponya manzaraları ile birleştiğinde kendi çemberimizin asimetrisini aydınlatmak için üzerimize gönderilen bir gece yarısı ışığı niteliğinde.

“Hayatımızın en büyük tesadüflerine.”

Valiente!

Yağmur Baki
1994, Ocak ayında doğdu. Yeditepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Basılı yayınlarda ve yayınevinde editörlük ve içerik yazarlığı yaptıktan sonra şimdilerde dijitali deneyimliyor. Edebiyatta ve sinemada psikanalizle ilgileniyor.

Yorum yaz