Okul dediğimiz yapı, yüzlerce yıldır toplumların yeni nesilleri ‘formatladığı’, bireyi içinde yaşanan toplumun değerleriyle yeniden kurguladığı bir mekândır. Çocuk, eğitim yoluyla toplumsallaştırılırken aynı zamanda o sistemin arzu ettiği ‘makbul bireye’ dönüştürülür. Bu süreç, toplumun ve mevcut sistemin sürekliliği için elzemdir; zira toplumunuz neyse okulunuz da odur. Çocuğa aktarılan değerler bu yolla öylesine içselleştirilir ki öğretilen her şey ‘olması gereken’ mutlak doğrular olarak algılanır. Birey, başarılı bir okul hayatının sonunda artık sistem için tehlike arz etmeyecek bir yapıya kavuşur. Peki ya işler istendiği gibi gitmezse? Bir öğretmen ya da bir çocuk, sizin çok hassas kurguladığınız bu sisteme ayak uydurmak istemezse ne olur?
Yönetmenliğini İlker Çatak’ın yaptığı The Teachers’ Lounge (2023), ilk bakışta bir okulda gerçekleşen küçük çaplı hırsızlık olayının yol açtığı krizleri anlatan gerilimli bir drama gibi görünür. Oysa film, modern kurumların nasıl işlediğine, adalet fikrinin gündelik pratikte nasıl aşındığına ve iyi niyetli bireylerin sistem içinde nasıl etkisiz hale geldiğine dair son derece yoğun bir toplumsal analiz sunar. Anlatının gücü, suçun kendisinden çok, suçun etrafında oluşan şüphe atmosferini incelemesinde yatar.
Modern Devletin Mikro Modeli ve Kurumsal Mantık
Okul, modern devletin küçültülmüş bir modeli olarak işlev görür. Hiyerarşi, disiplin, performans değerlendirmesi, bürokratik prosedürler ve sürekli denetim, eğitim kurumunu pedagojik bir alan olmaktan çıkarıp idari bir makineye dönüştürür. Öğretmenler eğitimci olmaktan öte, düzeni sürdüren görevlilerdir. Bu nedenle filmde yaşanan kriz bireyler arası bir çatışmadan çok, kurumsal mantığın bireysel ilişkileri nasıl dönüştürdüğünün göstergesidir.
Bu noktada öğretmenler odası, filmin sembolik merkezine dönüşür. Burası dayanışma alanı olmaktan ziyade, dedikodunun, kuşkunun ve örtük düşmanlıkların dolaştığı bir mekândır. Öğretmenler birbirlerine açıkça saldırmaz, ancak güven de duymazlar. Kurumsal dil, duygusal mesafeyi zorunlu kılar. Bu atmosfer, modern çalışma hayatının genel ruh hâlini yansıtır. Görünürde profesyonellik, gerçekte kırılgan ilişkiler ve bastırılmış rekabet. Bu hâliyle içinde yaşadığımız sistemin bir mikro örneği gibidir.
Gözetim Paradoksu ve İdealizmin Çıkmazı
Ana karakter Carla Nowak, sisteme hâlâ inanan idealist bireyi temsil eden bir öğretmendir. Öğrenciler arasında ayrım yapılmasına karşı çıkar, şeffaflık ve adalet talep eder, haksız yere suçlanan çocukları korumaya çalışır. Ne yaşanırsa yaşansın bir öğretmen olarak çocuk merkezli bakış ve “çocuğun üstün yararı” ilkesiyle hareket eder. Ancak süreç ilerledikçe bu etik pozisyonun kurum içinde ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıkar. Carla’nın gizli kamera yerleştirmesi, adaleti sağlamak için başvurduğu son çaredir; fakat bu hamle, çözüm üretmek yerine güvensizliği derinleştirir. Kaydedilen görüntü, gerçeği kesin biçimde ortaya koymaz, aksine yorumlanmaya açık bir kanıt üretir. Böylece film, teknolojik gözetimin hakikati garanti etmediğini, hatta çoğu zaman belirsizliği artırdığını gösterir.
Carla’nın olanlar karşısındaki çaresizliği, filmin etik eksenini oluşturur. Başlangıçta adaleti savunan öğretmen, sürecin sonunda hiçbir şeyi düzeltemediğini fark eder. İyi niyetli müdahalesi olayların tırmanmasına katkıda bulunmuştur. Bu durum, bireysel sorumluluk ile yapısal güçler arasındaki gerilimi ortaya koyar. Birey doğru olanı yapmak istese bile, içinde bulunduğu sistem yanlış sonuçlar üretebilir. Film aynı zamanda iletişimin nasıl bozulduğunu da gösterir. Karakterler sürekli konuşur, toplantılar yapılır, raporlar hazırlanır; ancak gerçek anlamda diyalog kurulmaz. Herkes kendi konumunu savunur. Kurumsal dil, empatiyi dışlayan bir resmiyet üretir. Böylece çatışma çözülmek yerine derinleşir. Bu durum günümüz bürokratik toplumlarının da genel bir özelliğidir: İletişim artar, anlayış azalır.
Kriz Yönetimi, Medya Mantığı ve Statülerin Belirleyiciliği
Okul müdürü karakteri ise sistemin sürekliliğini te msil eder. Müdürün önceliği gerçeğin ortaya çıkması değil, krizin büyümeden yönetilmesidir. Kurumun itibarı, bireysel adaletin önüne geçer. Bu durum, bürokratik yapılarda sıkça görülen bir mantığa işaret eder: Sorun çözülmese bile görünür düzen korunmalıdır. Müdürün tavrı sert değil, hatta çoğu zaman makuldür. Fakat tam da bu makullük, etik sorumluluğun askıya alınmasına yol açar. Kötülük açık bir zorbalık biçiminde değil, prosedürlere sadakat şeklinde ortaya çıkar. Velilerin tepkileri de filmde önemli bir rol oynar. Çocuklarının güvenliğini ve başarısını korumak isteyen ebeveynler, belirsizlik karşısında hızla suçlayıcı bir pozisyona geçer. Böylece okul, yalnızca iç dinamikleriyle değil, dış baskılarla da şekillenen bir alana dönüşür. Modern eğitim kurumlarının performans, güvenlik ve rekabet üçgeninde sıkışmış yapısı burada açıkça görünür.
Öğrenciler tarafından hazırlanan gazete, görünürde ifade özgürlüğünün ve demokratik katılımın bir simgesi olsa da içerik üretim sürecinde hızla dedikodu, suçlama ve sansasyon arayışına teslim olur. Böylece hakikat araştırması yerini dolaşıma girecek en çarpıcı anlatıyı üretme kaygısına bırakır. Bu durum, modern medyanın işleyişine dair küçük ölçekli bir model sunar. Bilgi doğrulanmadan yayılır, etik sorumluluk geri plana itilir ve kamuoyu etkisi, gerçekliğin önüne geçer. Gazetenin Carla’yı dolaylı biçimde hedef hâline getirmesi, kurum içindeki şüphe atmosferini büyütürken medyanın krizleri yatıştırmak yerine tırmandırabilen bir güç olduğunu gösterir. Okul gazetesi, masum bir öğrenci etkinliğinden çok, sistemin kendi meşruiyetini korumak için kullandığı söylem aygıtının minyatür bir versiyonu olarak işlev görür.
Okulun ofis memuru olan Oskar’ın annesi, krizin odak noktasına yerleşen figürdür. Şüpheli odur ama film, onun suçlu olup olmadığına dair kesin bir cevap vermez. Bu belirsizlik bilinçli bir tercih olarak okunabilir. Çünkü hikâyenin asıl meselesi suçun kendisi değil, suç isnadının yarattığı sosyal sonuçlardır. Anne karakteri, kurumsal dil ve orta sınıf normları karşısında dezavantajlıdır; bu nedenle savunması ne kadar mantıklı olursa olsun ikna edici görünmez. Toplumsal konum, algıyı belirler. Böylece film, suçluluğun çoğu zaman davranıştan değil, statüden türetildiğini ima eder.
Sistemin Travması, Oskar ve Ritüelistik Şiddet
Oskar karakteri, yetişkin dünyasının çatışmalarının çocuk üzerindeki yansımalarını somutlaştırır. Başlangıçta akıllı ve başarı potansiyeli yüksek bir öğrenci olarak gördüğümüz Oskar, annesine yönelen suçlamalar nedeniyle hızla “sorunlu çocuk” kategorisine itilir. Okulun disiplin mekanizmaları onu korumak yerine damgalar. Çocuğun öfkesi, kırılganlığı ve kontrolsüz davranışları aslında sistemin ürettiği travmanın belirtileridir. Film, çocukların çoğu zaman yetişkinlerin kurduğu yapının sonuçlarını taşıdığını gösterir. Sistemin aslında olaylarda hiçbir dahli olmayana ve zayıf olana nasıl muamele edebildiğini de yine burada görürüz.
Carla Nowak’ın hem beden eğitimi hem de matematik öğretmeni oluşu, karakterin sistem içindeki konumunu simgesel olarak derinleştiren önemli bir dramaturjik tercihtir. Matematik, rasyonaliteyi, ölçülebilir doğruları ve adaletin nesnel olabileceği inancını temsil ederken beden eğitimi, kuralların uygulanmasını, disiplinin fiziksel boyutunu ve otoritenin doğrudan bedene yönelmesini çağrıştırır. Carla, bu iki alanın kesişiminde yer alarak hem aklın hem de düzenin temsilcisi hâline gelir. Ancak film ilerledikçe ne matematiğin kesinliği ne de disiplinin düzeni yaşanan krizi çözmeye yetmez.
Carla’nın Oskar’a verdiği Rubik küp, düzenin akıl yoluyla çözülebileceği inancının görsel bir metaforu olarak işlev görür. Her yüzü farklı renkte olan ve belirli hamlelerle yeniden kusursuz hâle getirilebilen bu nesne, Carla’nın krizi mantık, sabır ve doğru yöntemle çözebileceğine dair umudunu simgeler. Ancak film ilerledikçe sorunların matematiksel bir bulmaca gibi kapalı ve çözülebilir olmadığı, aksine insan ilişkileri, güç dengeleri ve önyargılarla düğümlenmiş açık uçlu bir kaos olduğu ortaya çıkar. Rubik küpün Oskar’a verilmesi, yalnızca bir teselli ya da dikkat dağıtma jesti değil, çözülmesi giderek imkânsızlaşan krizin yükünün sembolik olarak çocuğa devredilme anıdır. Küpün Oskar’ın eline geçmesi, krizin merkezinin öğretmenden öğrenciye kaydığını, yani sistemin kendi ürettiği sorunun bedelini en zayıf halka olan çocuğun ödeyeceğini gösterir. Böylece sahne, bir yandan şefkatli bir temas anı gibi görünürken, öte yandan kurumun sorumluluğu en savunmasız bireye yüklemesinin sessiz bir alegorisine dönüşür.
Finalde Oskar’ın sandalyeyle birlikte güvenlik görevlileri tarafından taşınması, filmin en çarpıcı görüntüsüdür. Bu sahne grotesk bir töreni andırır. Bir yandan kontrol altına alınmış bir çocuk, diğer yandan neredeyse törensel bir ihtişam. Çocuk fiziksel olarak etkisiz hâle getirilirken sembolik olarak merkezde konumlandırılır. Bu ikili durum, modern disiplin toplumunun paradoksunu yansıtır. Kontrol etmek için görünür kılmak gerekir, fakat görünürlük aynı zamanda damgalamayı kalıcılaştırır. Direnen ve sistemin kendisinden istediği şeyi yapmayan birey adeta nesneleştirilerek sistemin dışına atılır. Sahnenin neredeyse törensel, gerçeklikten kopmuş atmosferi bu eylemi sıradan bir disiplin müdahalesi olmaktan çıkarır. Oskar ilk bakışta tahtta taşınan bir hükümdarı andırsa da bu görüntü gücü değil, mutlak çaresizliği temsil eder. Oskar’ın hiçbir şey yapmadan, yalnızca kalkmayı reddederek gösterdiği pasif direniş, sistemin zor kullanımına başvurmasıyla karşılık bulur ve böylece en saf itiraz biçimi bile bastırılmış olur. Sahnenin ritüelistik tonu, antropolojik anlamda bir günah keçisi törenini çağrıştırır: Kriz sürerken belirsiz suç bir figürde somutlaştırılır ve topluluk rahatlatılmak üzere o figür dışarı atılır. Fiziksel şiddet neredeyse hiç görünmese de bu sahne, modern bürokratik şiddetin en sert biçimini açığa çıkarır; soğuk, düzenli, meşru ve bu yüzden karşı konulması daha da zor bir güç gösterisi.
Onarılamayacak Bir Güvensizlik Mirası
Belirsizlik, filmin dramatik motorudur. Kesin bir çözüm sunulmaması, izleyiciyi rahatsız eder çünkü modern anlatılar genellikle düzenin yeniden kurulmasıyla sonlanır. Oysa burada düzen görünürde sağlansa bile güven tamamen yok olmuştur. Öğretmenler odası artık eski anlamını taşımaz; ilişkiler geri dönülmez biçimde bozulmuştur. Kriz sona ermemiş, yalnızca bastırılmıştır. Filmin politik boyutu da bu noktada belirginleşir. Küçük bir kurum içinde yaşanan olaylar, daha geniş toplumsal dinamikleri yansıtır. Gözetim kültürü, performans baskısı, itibar yönetimi, sınıfsal önyargılar, örtük ırkçılık ve kolektif korku. Modern toplumda adalet, çoğu zaman gerçeğin bulunmasından ziyade riskin yönetilmesi anlamına gelir. Bu nedenle film, hukuki ya da pedagojik bir tartışmadan çok, güven toplumundan şüphe toplumuna geçişin hikâyesi olarak okunabilir.
Son kertede The Teachers’ Lounge, masumiyetin nasıl kırılgan bir durum olduğunu gösterir. Suçlu bulunmasa bile herkes zarar görür. Öğretmenler birbirine güvenmez, öğrenciler güvensiz hisseder, bir çocuk damgalanır, bir öğretmen yalnızlaşır. Kurum ayakta kalır, fakat içi boşalır. Film, modern dünyada düzenin korunmasının çoğu zaman adaletin sağlanması anlamına gelmediğini çarpıcı biçimde ortaya koyar. Bu nedenle eser, bir okul dramasının ötesinde, kurumsal aklın sınırlarına dair karanlık bir düşünce deneyidir. Bireylerin iyi niyeti, sistemin işleyişi karşısında etkisiz kalır, hakikat belirsizlik içinde kaybolur, masumiyet ise kanıtlanması gereken bir ayrıcalığa dönüşür. Finalde geriye kalan şey çözüm değil, onarılamayacak bir güvensizliktir. Film tam da bu nedenle rahatsız edicidir. Çünkü sunduğu tablo olağanüstü değil, fazlasıyla tanıdıktır.
Kaynakça
Foucault, M. (2019). Hapishanenin doğuşu: Gözetim altında tutmak ve cezalandırmak (M. A. Kılıçbay, Çev.). İmge Kitabevi.
Goffman, E. (2019). Damga: Bozulmuş kimliğin yönetimi üzerine notlar (Ş. Tekeli & D. Hattatoğlu, Çev.). Heretik Yayınları.
Illich, I. (2017). Okulsuz toplum (M. Özay, Çev.). Şule Yayınları.


























