!f röportajlar

Ezel Akay Röportajı

Unutulmaz filmlerin yönetmenliğini ve yine başarılı filmlerin yapımcılığını yaparak Türk sinema sanatında çok değerli bir yere sahip olmuş bir isimleyiz.  Ezel Akay, bu yıl 18. !F İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin Ulusal jüri başkanı olarak karşımıza çıkıyor. Festivaller, !F ve sinema hakkında muhabbet ettik. Hem keyifli hem de son derece güzel tespitlerin olduğu bu söyleşiden umarım sizler de okurken keyif alırsınız.

Öncelikle, !F Ulusal Jüri Başkanı olarak bize İF Ulusal’ı anlatabilir misiniz?

Tabii ben, yönetimle ve festivalin genel konumlanmasıyla ilgili çok bilgi sahibi biri değilim. Gariban bir jüri başkanıyım. Şimdi, bağımsız filmler diye bir kategori var. !F de bunun en önemli temsilciliğine soyunmuş durumda. Şimdiye kadar da dünyadan gerçekten bağımsız film diye adlandırılabilecek çok örnek gösterildi festivalde.  Türkiye için bağımsız filmcilik, bağımsız sinemacılık kavramı oldukça garip. Henüz stüdyo sistemi olmadığı için, stüdyo sisteminin dışında film yapanlara aslında bağımsız sinemacı denir. Amerikan endüstrisinde oluşmuş bir terimdir bu çünkü. Ama biz basitçe şöyle anlıyoruz:  Ticari olsun diye yapılmamış, ama ticari de olabilecek bütün filmlere, sinema sanatını ön plana alan, ‘Bu bir sanattır, ticari bir ürün değildir.’ diyerek yapılan bütün filmleri bağımsız sinema kategorisinde toplayabiliriz. Yavaş yavaş stüdyo sistemi de oluşuyor her ne kadar adına stüdyo demesek de.  Birtakım yapım firmaları da on film için bütçe ayırıp onunu birden yapıyorlar. Bunlardan ikisi, üçü başarılı olduğunda bütün gelirlerini sağlama almış oluyorlar. Stüdyo sisteminin temel mantığı da bu zaten ve bu filmlerde özellikle ticari piyasaya kendi bütçesini karşılayıp para kazandırabilecek başka filmlere yatırım yapmasını sağlayacak finansal döngüye göre yapılıyor.  Bunlar varken bunun dışında kalan döngüye girmek için özel bir çaba sarf etmeyen filmlere de aslında bağımsız sinema diyebiliyoruz. Ben umuyorum ki; bağımsız ya da değil, bütün filmler seyredilsin.  Yani bağımsız sinema da ticari bir getiri elde edebilsin. Çünkü çok pahalı bir sanat bu ve küçük de olsa bir sinemaya yatırım yapmış olan bağımsız sinemacı, yapımcı, yönetmen eğer bu yatırdıklarını geri alamazlarsa borçlu kalıyorlar ve bir daha film çekebilmeleri için öncelikle o borcu ödemeleri gerekiyor. Onun için bunun da bir ekonomisinin oluşması lazım. Festivaller, bu ekonominin oluşmasına yardımcı oluyor.  İnternetin de gelişmesiyle dünyada büyük bir içerik açlığı var.  Görsel içeriğe açlık çok büyük, dolayısıyla bütün görsel projeler satılabilir, başka ülkelerde seyrettirilebilir ve bu sayede para kazanılabilir durumda.  Festivaller bu finansal alanlara bağımsız filmlerin de açılmasını sağlıyorlar. İF bunu daha önce göstermiş oldu. Mesela bu sayede birtakım filmler burada vizyona girdi veya televizyonlar satın alabildi. İnternet yayıncıları yavaş yavaş satın almaya başladılar. Umarım İF ‘ İn bu girişimiyle Türk filmleri için de böyle bir imkân doğar. Bir küçük problem görüyorum o da zamanlama.  Bu sene öyle bir zamanda Türk bağımsız sinemacılarına açıldı ki hemen arkasından gelen Adana ve Antalya festivalleri buraya katılımı düşürdü. Filmlerini ilk orada göstermek, açmak isteyenler böyle bir problem yaşadılar. Ama çok festival var, bunlar kaçınılmaz durumlar. Çok çok iyi genç sinemacılar var ve onları cesaretlendirecek birtakım yenilikler yapmak gerekecek.  Uluslararası bağımsız filmleri göstermek başka bir şey, Türk sinemasının filmlerini göstermek bambaşka bir misyon

Yeri gelmişken bu soruyu size sormalıyım. Kendinize “film anlatıcısı” diyorsunuz. Bu yılki İF Bağımsız Film Festivali de masallardan, hikâyelerden ilham alıyor. Durum böyle olunca güzel bir bağ oluyor hâliyle. Aynı zamanda jüri olduğunuz için de soruyorum ve işin ustası olarak, yerli ve yeni “film anlatıcılarına” bir öneriniz var mı? Yorumlarınız, beklentileriniz neler?

Bir kere daha radikal bakmamız lazım. Türkiye’de ve dünyada neredeyse eşzamanlı olarak film dili çok büyük bir hızla değişti. Sinema eğitimi bunun gerisinde kaldı. Bütün dünya için geçerli bu. Sinema eğitimi hâlâ eski çağlara dayalı şekilde sürüyor. Bir kere çok büyük bir hızla ne olduğunu görmek, fark edip onun içinde yer almak gerekiyor. İnternet bu duruma çok önemli bir fırsat tanıyor.  Birbirimizi çok daha hızlı tanıyabiliyoruz sinemacılar olarak. Sinemanın bir hikâye anlatısı, bir anlatı olduğu,  artık bütün teknolojiden bağımsız olarak ve film yönetmenlerinin birer anlatıcı olduğu bütün dünyada yavaş yavaş kabul edilen bir gerçek.  Anlatıcılık, birine anlatmak yani seyirci demek.  Bu ilişkinin yeniden kurulması lazım.  Anlatıcıyla seyirci ilişkisinin yeniçağ sinemasında tekrar kurulması ve kurulduğunu da görmek lazım.  Onun için anlatı kavramına özel bir anlam yüklüyorum.  Anlatı nedir, nasıl olur, anlatı sadece hikâyeyle mi olur yoksa atmosfer dediğimiz şey de bir anlatı mıdır? Tüm bunlar sinemayı yaparken seyirciye nasıl davranacağımızı, seyircinin bizim filmimizden nasıl etkileneceğini bilmekten ve öğrenmekten geçiyor.  Hepimiz yeniden öğrenmeye hazır olmalı ve bütün teknolojiden bağımsız; onun, bizim için görünmez hâle geldiği bir anlatıcı pozisyonunu özlemeliyiz.

Türkiye’de festivallere bakış açınız, yorumunuz nedir? Neler eksik, neler eklenebilir?  Sizce bir festivalde olması gerekenler nelerdir?

Ben festivalleri şöyle görüyorum: Vizyona çıkmasının önünde birçok pratik engel bulunan, ne olursa olsun sinemadan anlayanlar tarafından seçilmiş iyi filmlerin seyirciyle buluşmasını sağlayan özel mekânlar. Bunların sayısı çok arttığı için bu söylediğim giderek daha da doğru hale geldi.  Dolayısıyla seyirciye ulaşamayan filmlerin seyirciye ulaşmasın yeni dağıtım kanalları olarak görüyorum. Bunların arasında henüz Türkiye’de gerçekleşmemiş bir özel festival türü var. O da ödüllerin film endüstrisi tarafından verildiği ve vizyon görmüş filmler arasından seçilen filmlerin yarıştığı festivaller. Bu henüz Türkiye’de yok. OSCAR var bunlardan biri. BAFTA bunlardan biri. Çin’de benzer festivaller var. Orada ödüller yalnızca o endüstride çalışan kişiler ve kurumlar tarafından veriliyor ve onlar “Bizim mesleğimizin bu seneki en iyileri bunlar” diyorlar.  O filmlerin bütün ekibini değerlendiriyorlar.  Bunun haricindeki bütün filmler, seyirciyle buluşamayan filmlerin seyirciyle buluşması için özel dağıtım alanları olarak görüyorum.  Tabii ki burada finansal ödüllerin çok büyük önemi var.  Aynı zamanda da o festivale katılan ve ticari dağıtımda yer alamayan film yapımcılarını yeni film yapmak için bir destek de sağlıyorlar. Bunun sayısının artası gerektiğini düşünüyorum.  Çünkü Türkiye’de,  Kültür Bakanlığı dışında gerçek anlamda sinemaya fon yatıran hiçbir mekanizma yok.

Bir kere Türkiye’deki bütün festivallerde ben temel eksiklik görüyorum.  O da, festivallerin ortak bir platformda ortak standartlar yaratmamış durumda olmaları. Bir film nasıl değerlendirilir konusunda çok temel bazı standartların olması lazım. Basit bir şey söyleyeyim:  Senaryo ödülü veriliyorsa jüri mutlaka senaryoyu okumalı.  Bu yok.  Dolayısıyla görüntü yönetmenliği ödülü kime ve nasıl verilir? En iyi oyuncu ödülü, yardımcı oyuncu ödülü ne demek?  En iyi film ödülü kime verilir, yönetmene mi yapımcıya mı? Niçin en iyi filmle en iyi yönetmen ödülleri birbirinden ayrı ödüllerdir?  Bütün bu ödüllendirilen branşların kavramları ve bunlar konusunda en küçük kayısı festivalinin bile aynı standartları uygulaması hâlinde her şey daha net olacak. Jürilerde bu standartlardan oluşmalı. Jüri de illa en iyi sinemacılar arasından seçilmek zorunda değil. Bazen çok ünlü bir ressam da bir sinema festivalinin jürisinde yer alabilir. Ama festivaller ortak bir platformda verilen ödüller için gerekli standartları uzlaşarak ortaya çıkarmalılar. Bu çok büyük bir eksiklik ve bu eksiklik çok büyük kanlı tartışmalara ve yanlış kararlara neden oluyor.

Festivallerimizin uluslararası alanda yansıması nasıl? Sizce yeterince ses getiriyor mu?

Türkiye’deki festivaller, son on yılda çok inişli ve çıkışlı bir etki gösterdi. Bazı dönemlerde uluslararası sinema sektörünün önem verdiği festivaller oldu. Aynı festival birkaç sene sonra önemini yitirdi. Sonra bir başka festival bir parça öne çıktı. Bence Antalya, Adana ve İstanbul Film Festivali hâlâ uluslararası festival yöneticileri tarafından ziyaret edilen ve başka festivallere film seçmek için gerçek bir sergi alanı olarak görülen festivaller oldular. Bütün festivaller biraz da bulundukları ülkenin konjonktürel durumuyla değerlendirilmek zorundalar. Türkiye’deki festivalleri de böyle değerlendirmeliyiz. Yani buradaki siyasi gelişmeler, sanatçıların çektikleri, aynı eğitimdeki gibi festivallerin sürekli olarak format değiştirmesi müthiş bir değer kaybına neden oldu. Ancak önümüzdeki seneler için ben biraz daha umutluyum çünkü Türkiye’deki entelektüel telifler, yani özellikle televizyon dizileri sayesinde ortaya çıkmış, Türkiye televizyon dizileri dünyada olağanüstü bir popülerlik kazandı. Türk hikâyeleri dikkat çekmeye başladı. Biz son yıllarda katıldığımız bütün uluslararası; Los Angeles, Berlin, Cannes, Selanik, Şanghay, Pekin gibi bütün festivallerde daha önce hiç yaşamadığımız bir durumla karşılaştık ve birçok randevu alabildik. Dünyadan bütün yapımcılar, illa sadece Hollywood’u kastetmiyorum ki onlar da dâhil, Güney Asyalılar, Avrupalılar, Güney Afrikalılar, Avustralyalılar, Amerikalılar bizim randevu taleplerimizin hepsine olumlu geri döndüler.  Bunun en büyük nedeni de Türk dizilerinin popülerliğidir. Bu ülkedeki sinema sektörünün, gişelerin yükselmesi, Avrupa’daki oranlara bakınca oldukça yüksekte kalıyor Türk seyircisinin izlemesi, bu da ilgi çekti. Şimdi sıra uluslararası dağıtıma girebilecek, festivaller için demiyorum çünkü festivallere zaten katılıyor Türk filmleri, ortak yapımlar veya yerel yapımlar üretilmeli. Yani artık sadece yerli ve milli bir seyircisi olan sinema olmaktan çıkıp uluslararası dağıtımda da yer alabilecek yapımların olması gerek. 

Peki, sizce bu şu an neden olmuyor?

Bu olmuyor değil aslında. Bu olmak üzere.  Buna doğru adımlar atılıyor. Çok olağanüstü bir network doğdu. Türk sinema yapımcıları uluslararası marketlerde birçok iletişim ağına sahip oldular ve tanıştılar. Geçtiğimiz iki senede gerçekleşti bunlar. Bu yıl, 2019 yılı Türk sineması için çok kötü bir yıl oldu. İlk defa gişe oranları % 25 civarında düşüş yaşadı. Bu tabi Türkiye’de sinemada gösterilen filmlerin birbirine benzeyen, kalitesiz filmlerin işgali altına girmesinden kaynaklanıyor.  Tabii ki başarılı filmleri kastetmiyorum.  Fakat bunların gerisinde kalan filmlerin hepsi battı. Bunların hepsi ticari olma iddiasında, birbirinin aynısı komedi ya da korku filmleridir. Bu tabii seyirciyi sinemadan biraz kaçırdı. Ama yine de ben önümüzdeki dönemde, Türkiye’deki gişe stagnasyonunun sinemacıları uluslararası dağıtıma girmeye zorlayacağını düşünüyorum.  Çünkü sinema salonu sayısı artmıyor ama film sayısı artıyor. Bu durumda yapacak tek şey ya film yapmamak ya da uluslararası ağlara film satabilmek oluyor.  Dijital platformlar da bu işe yarayacak ama önemli olan Türkiye’deki filmlerin kalite olarak bir sıçrama yapabilmesi. Maalesef televizyon dizisinden yetişen yönetmenlerin çektiği filmler birer televizyon dizisi gibi oluyor. Sinema seyircisinin hemen reddedeceği formatlar bunlar.  Büyük bir senaryo ve yaratıcılık problemi yaşıyoruz.  En genç sinemacılar bile dinozorlar gibi filmler üretiyorlar. Çok güzel filmler ama çok eski moda, trendleri takip etmeyen anlatım dilleriyle çalışıyorlar. Bunu da bir aşama olarak görmek gerek. Çünkü gerçekten güzel filmler var.  Ama artık yeni bir seyirci kitlesini de düşünmenin vakti geldi.

Jüri gözünden aynı zamanda yapımcı ve yönetmen biri olarak !F’i yorumlar mısınız?

!F’in bütün Türkiye’deki sinemalarda filmlerinin gösteriliyor olması lazım. Dijital teknoloji sayesinde bu kolaylaştı. Ama bunu hedefleyen başka hiç festival yok.  !F arkasındaki ve sinema salonu ağıyla birlikte, aynı anda Türkiye’nin bütün şehirlerinde yarışmaya katılan filmleri gösteriyor olmalı. Yanlış bir zaman da değil . Eylül ayında sinemalar daha rahat. Bunu yapmayı başarması halinde İF’in önemi diğerlerinden çok daha farklı olacak ve bütün bağımsız sinemacılar için de öyle olacak.  Filmler, sinemada birer kere bile olsa gösterilme imkânı bulacaklar. Birer kere toplam bir hafta sinemalarda kalabilmeliler. Bu sinema salonu ağı bunu başarabilir.

Festival filmleri içerisinde öneriniz var mı?

Ben ancak yarışmaya katılan filmlere konsantre olabiliyorum.  Onlar hakkında da tabi ki konuşmam doğru olmaz. Ama gördüğüm kadarıyla yarışmaya katılan tüm filmler sinematografik bir değeri olan, seyretmeye değer filmler. İF’in seyircisinin sinema dilini bilen, anlayan bir seyirci olduğunu biliyorum. Dolayısıyla çok küçük bir araştırmayla neye vakit ayırabileceklerini bulurlar.

 

Pelin Büyüktaş

Pelin Büyüktaş
1995 yılında Ankara'da doğdu. Küçüklüğünden beri farklı şehirlerde yaşadı. Farklı kültürlere olan aşkı ve araştırma tutkusu sayesinde gezemediği zamanlarda hem çok okudu hem de bolca izledi. Marmara üniversitesi sinema televizyon bölümü mezunu olduktan sonra görsel yapmaya başladı ve bu sayede hâlâ şehir şehir geziyor. Hayatını hep mitoloji ve sinemayla şekillendirmek istiyor.

Yorum yaz