“Öyle bir zamandayız. Bir tek birbirimiz varız elde ve sevgimiz. Birbirimizi sevmekten başka ne yapabiliriz?”

Sanatı, “her şeyin içinde iyinin ve güzelin olabileceğini insana hatırlatmak” olarak tanımlıyor Onur Yağız. Bu ilkeyle işe soyunuyor; kimlikler, diller ve sınırlar arasında gurbeti adımladığımız hayatın aynası oluyor onun merceği. Doğu’ya da dönse yüzünü, Batı’ya da yuva kursa “insan”ı görüyor bu mercek ve gurbetin lisanında dile geliyor insan.

İlk filmi Patika, ardından da Toprak ile sinema dünyasında oldukça başarılı bir çıkış yapan genç yönetmenle insan hâlini, mesafelerin arasında bir kimlik inşa etmeye çalışan bireyi ve Doğu-Batı sinemasını konuştuk. Keyifli muhabbetimize konuk olmanız dileğiyle…

 

1. Önce sizi tanımakla başlayalım Onur Bey; ilk olarak Fransa’da açıyoruz gözlerimizi. Sonra sanatı akademik eğitimle birleştiriyoruz. Bunun öncesinde gençliğinizde ilgilendiğiniz bir alan, özel olarak eğildiğiniz bir sanat var mıydı? Sizi kim ya da ne yönlendirdi?

Gençliğimde sadece şiir yazmayı seviyordum ve çok kötü şiirler yazıyordum bence (güler). Ama bunun dışında klasik bir “gurbetçi”ydim. Futbolu sever, Türk olduğunu savunur, sonra her şey yavaş yavaş yoluna girer, kendi kimliğini oluşturur. Benimki de böyle kendiliğinden gelişen bir süreç oldu. Lisede tiyatro bölümü okudum. Oradaki hocam da hem İngilizce öğretmeni hem de tiyatro hocasıydı. Ben de onu örnek alıp dile yönelmiş oldum.

 

 2. Edebiyatı uzun süre derinlemesine teneffüs etmiş yönetmenlerin yapımları da kelimelerin, dizelerden kamera merceğine taşınmış hâline bürünüyor. Ama kabul etmek gerek, sinemanın dili ayrı, edebiyatınki ayrı. Siz senaryo için masa başına geçtiğinizde hangi kimliğiniz ağır basıyor?

Ben kendimi bir edebiyatçı olarak görmüyorum; senaryo için oturduğumda görüntüyü, sesi görüyorum. Elbette diyaloglarda bir edebi boyutu oluyor ama tam edebiyat denemez ona da.

– Yine de şiirsel bir şeyler hissediyoruz filmlerinizde. Bir Nuri Bilge Ceylan havası mesela.

Bir edebiyatçı kimliğiyle yaklaşmasam da aslında sinemayla tanışmam Nuri Bilge Ceylan sayesinde oldu. Şöyle ki üniversiteye başladığım ilk zamanlarda Nuri Bilge’nin bir filmi gelmişti. Ve bir Türk filmi olduğu için gitmiştik ona; yani Cannes’a gitmiş bir “Nuri Bilge Ceylan filmi” olarak değil. Arkadaşımla filmi izledik ama ben hiçbir şey anlamadım. Yine de bir şey vardı orada benim göremediğim, neden anlamadığımı sordum sürekli kendime. Sonra Türkiye’ye geldim, DVD’sini aldım ve defalarca izledim. O zaman anladım aslında çok basitmiş filmin anlatmak istediği, tek bir cümlesi varmış. Böylece “Ben de böyle bir şey yapmak istiyorum,” diyerek başladı benim serüvenim.

3. İlk göz ağrınız 2013 yılında yapımını gerçekleştirdiğiniz Patika. Peki, nereden başlayıp nereye gidiyor bu patika? Patika’nın yolculuğuna nasıl çıktınız?

2011 yılında Fransa’da La Fémis adında çok büyük bir sinema okulunun staj elemelerine seçildim. Orada eğitim aldıktan sonra yapımcımla tanıştım. O sıra bir uzun metraj yazıyordum. (Güler) Cesarete bak! Direkt uzun metraj ile başlamıştım, yirmi-otuz sayfa kadar yazmıştım. Bir gün bizim eve çay içmeye gittik. Koltuğun üzerinde senaryoyu gördü ve “Bu ne?” diye sordu. Aslında başka bir arkadaşın senaryosu için gitmiştik. Ama orada benim senaryomu görünce okumak istedi ve çok beğendi, devamını merak etti. Sonra ben bisikletli hikâyeyi anlattım. Aslında orada kendi babamla onun babasının arasında, aynı zamanda kendi dedemle dayım arasında geçen bir hikâye vardı. Ama bunlar, uzun metrajdaki karakterlerin birer hatırası gibi parçalardı, birer fikir olarak vardı yalnızca. Yine de ilgisini çok çekti ve gel bu filmi yapalım dedi. Böyle bir rastlantıyla başladı aslında Patika, çok planlanmış bir şey değildi.

 

4. Ses ile sessizlik arasında anlatıyor kendini bu filmde. Dolayısıyla şiir okur gibi izliyoruz, sessizliğin boş bıraktığı satırları duygularımızla dolduruyoruz. Ve babasıyla Yaşar’ın mağarada gölge oyunu yaptıkları yerde saf bir sözlü hikâye diline dönüşüyor görüntü. Buradan hareketle, yapımlarınızda edebiyatı beyazperdeye taşıma kaygısı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Aslında orada edebiyattan ziyade tiyatro var, ilkel bir gölge oyunu. Ben tiyatroyu ve gölge oyunlarını çok sevdiğim için bu sahneyi ekledim. Orada baba ve oğul, özlerine dönüyorlar, ateş yakıyorlar. İlk buluştukları zaman çocuk ateş yakıyor; bu, aslında insanoğlunun ateşi keşfedip eti pişirmeye başlamasıyla ağzının form değiştirmesi sonucu gelişen, dilin doğuş hikâyesi. Böylece baba ile oğul ilk defa konuşurlar ve bu dilin içine sanat girer, gölge oyunu ile anlatırlar ve aralarında iletişim başlamış olur.

 

5. Bu süreçte sizi etkileyen bir film veya edebi eser oldu mu? Buradaki baba ile oğulun ilişkisi, tamamen kişisel tercihe bağlı bir kurgu mu? Sizin hayatınızda bu hikâyenin yeri nedir?

Yoktu aslında. Ama benim için Abbas Kiarostami, gelmiş geçmiş en iyi yönetmenlerdendir. O dönemde Kiarostami izlemiş miydim emin değilim ama benim üslubum da onun filmlerinden etkilenmiş olabilir. İlham kaynağım olmasa da o zamanlar Nuri Bilge Ceylan filmlerini çok seviyordum ve ona hayranlık besliyordum. Fatih Akın filmlerini de gurbetçi olduğum için seviyordum.

6. Patika Türkiye’de, Almanya’da, Fransa’da, Amerika ve daha pek çok yerde ödüller almaya devam ederken sonraki dört yıl içinde bir de Toprak’ı kaleme ve kameraya aldınız. Burada da Patika’daki sessizliğin yerini doldurmaya çalışan bir çocuğun, Toprak’ın hikâyesini izliyoruz. Toprak ve ailesinin yaşadığı dil çatışması, sizin de iki farklı kültür içinde deneyimlediğiniz bir çatışma mıydı?

Zaten Patika’da da çocuk hem Fransızca hem Türkçe konuşuyor, Toprak’ta da aynı çift dillilik var. Direkt ben bu hikâyeyi yaşadım diyemem ama kendi yaşadığım başka olayların üzerine kafa yorarak, bunları senaryolaştırarak ilerledi. Çevremdekiler hep iki dil konuştuğum için çok şanslı olduğumu söylerdi, hatta babam benim için “Bu çocuk benim tercümanım olacak,” derdi. Ama farkında değillerdi ki bazen bu çok büyük bir travmaya yol açabiliyor. Bazen duymaman gereken şeyleri duyup çevirmek zorunda kalabiliyorsun, yetişkinlerin dünyasına seni fırlatıyorlar ve çocukluğundan hep bir parça koparılıyor.

 

7. Siz, Avrupa’nın sanat anlayışı ve ideolojisi üzerine eğitim alıp Doğu kültürünün de bizzat içinde olan bir sanatçısınız. Filmlerinizde de özne olarak Doğu’nun bulunduğunu görüyoruz. Uluslararası platformda yer alan bir sanatçı olarak neden kurgunuzu özellikle Doğu’nun ve Doğulunun gerek iki dil, gerekse iki sınır arasında kalışı üzerine inşa ettiniz?

Çünkü bu benim kimliğim, ben buyum. İki Türk’ün Fransa’da doğan çocuğuyum, Doğu ile Batı arasında sıkışmış da değilim. Biz hem Doğu’yuz hem Batı’yız. Yalnızca bu iki kimlik, farklı yerlerde farklı şekilde ağır basıyor. Oradayken Doğuluyum mesela ama buraya geldiğimde Fransız muamelesi görüyorum. Böyle olunca bu iki kimlik, yaptığım işe de doğal bir şekilde yansıyor.

 

8.Türkiye’de kısa film yapımı pek çok oluşum tarafından destekleniyor ancak tüm bu desteğe rağmen kısa filme bakışın hâlâ çok olgunlaşmadığını görüyoruz. Örneğin çoğu yönetmen çekmeyi planladığı uzun metraj öncesi kendini tanıtacak bir araç olarak görüyor kısa filmi. Sizce de böyle mi, bu konudaki gözlemleriniz neler?

Bence öyle değil, bunu düşünen insanlar hatalı. Filmin uzunu kısası yoktur çünkü, film filmdir. Bir dakikalık hikâye de anlatılabilir, bir saatlik hikâye de. Mesela bazen Sait Faik’i okuyorsun, onun beş sayfası kalitesiz bir romanın bin sayfasına bedel oluyor. O zaman Sait Faik, kısa hikâyelerini uzun roman yazmak için mi yazmış? Hayır, bunu düşünmek komik olur. Bu yüzden kısa film için uzun metrajın provası demek bana anlamlı gelmiyor, samimiyetsiz geliyor. Bir film yaptığında sen bir dünya görüşü, fikir aktarmaya çalışıyorsun; karşındakine bir cümle söylemeye çalışıyorsun. Samimiyet de burada bence. Ama bütçe açısından elbette kısa filmle başlıyorsun. Yine de çok iyi bir uzun metraj hikâyen varsa ve ne anlatmak istediğini net bir şekilde biliyorsan, sinemaya hâkimsen sen zaten o uzun metrajı çekersin. Bu durumda sadece “uzun metraj yönetmeni” olmuş olmazsın, sonuçta uzun veya kısa metraj yönetmeni diye bir ayrım yapılamaz. Ben isterdim ki süreyi önemsemeden tüm filmleri koyalım ve hepimiz birlikte yarışalım. Neden 30 dakikalık bir film, 1 saatlik bir filmle yarışamıyor veya birlikte gösterilemiyor?

9. Peki süreç açısından sizin için hangisi daha zor, uzun metraj mı yoksa kısa mı?

İkisi de zor ve zorlukları çok farklı. Ben eskiden uzun metraj çekmek istiyordum ama sonra kısa film çekmeye başladım. Aklımda hep kısa kısa hikâyeler dolaştı. Şimdi onu aşıp daha uzun bir şey anlatmaya çalışıyorum. Ama maalesef dünyada şöyle bir algı var: Kısa filmde 15 dakikalık bir hikâyeyi uzun metrajda 1,5 saatte anlatmaya çalışıyorlar. Neden peki? Uzun metraj olması için. Ama uzun metraj başka bir şey, onun dramaturjik yapısı daha farklıdır. Zorluklarına dönecek olursak, her ikisi de çok zor. Çünkü bir cümle söylemeye çalıştığın zaman onu en doğru, en dürüst ve samimi şekilde nasıl dile getirebileceğini bulmak kolay değil. Bazı hikâyeleri 1 saatte anlatabilirsin, kimileriyse daha kısa kısa kurgulardan oluşur.

 

10. Festival demişken, film festivalleri de kendi içlerinde özgün ve farklı yapılara sahip organizasyonlar. Büyük festivallerden örnek verecek olursak Sundance ve Cannes mesela; birbirinden oldukça farklı iki festival. Bu durum film yapım aşamasında sinemacının kafasında ‘’festivale uygun film çekme’’ algısı yaratıyor mu? Eğer yaratıyorsa yönetmen açısından bu durum kendi filmine yabancılaşma tehlikesi doğurur mu?

Ben festival için film üretmeyi çok saçma buluyorum. Benim başıma şöyle bir şey geldi: Facebook’tan bir öğrenci bana ulaşıp “Abi, senin gibi film çekmek istiyorum,” dedi. Ben de benim tarzımda filmler çekmek istediğini sandım, tam olarak nasıl bir şey istediğini sordum. O da “İşte senin gibi, senin filmlerin gibi, ödüllü film yani,” dedi. “Abi ne çekmeliyim, nasıl bir şey olmalı,” diye sordu. Ben de şaşırdım ve epey güldüm. Bu ancak bir ego tatmini olabilir. Elbette hepimizin egosu var, hepimiz sevilmek istiyoruz ama ben yaptığım işlerde bunu tatmin etmeye çalışmıyorum. Maalesef kısa film üretiyorlar ve festival filmi diyorlar. Sen yapmak istediğin filmden taviz vermeyeceksin ama içinde samimiyetin varsa zaten bu çalışma, ödül alır. Anlatmak istediğin şey bir kişiye dokunduğunda bile onun verdiği güzellik zaten yetiyor.

Öte yandan ilk başta ödül aldığımda, bunun tadına baktığımda devamının gelmesini de istedim. Ama ödülü aldığın andan itibaren bütün sihir, ânın büyüsü ortadan kalkıyor ve onun aslında anlamsız olduğunu görüyorsun. Çünkü orada sadece birkaç kişi toplanıyor, senin filmini beğeniyor ve sana ödül veriyor. Muhtemelen başka birkaç kişi daha bulsan, onlar da başka bir filmi beğenip ona ödül verecek. Ödül böyle basit bir şey; verirlerse mutlu olacaksın ama vermezlerse mutsuz olmayacaksın. Ne var ki Türkiye’de ödülün maddi bir boyutu da var. Sadece bu işi yapanlar için oradan gelen para, hayatını sürdürebilmen için önemli bir şey.

 

11. Türkiye’de sinema yapmaya çalışmak pek çok zorluğu da beraberinde getiriyor. Bu noktada Fransa ile bir karşılaştırma yapacak olursan iki ülkenin birbirine göre avantajlı ve dezavantajlı olduğu hususlarla alakalı neler söyleyebilirsin? Olumsuz koşullar yönetmeni hayallerinden vazgeçirip yıldırma noktasına getiriyor mu?

Arada çok büyük bir sistem farkı var. Orada her şey bir sisteme oturmuş. Burada da yavaş yavaş oturuyor ama sektörleşme yok. Burada anladığım ve gözlemlediğim kadarıyla biraz daha anarşik bir sistem var. Herkes el yordamıyla bir şeyler yapmaya çalışıyor. Fransa’da mesela fikir aşamasında yapımcıyla konuşuyorsun, proje aşamasında onu geliştiriyorsun, sonra hangi fonlara başvurabileceğini düşünüyorsun. Oradan gelen bütçeye göre senaryoyu tekrar gözden geçirip uygun hâle getiriyorsun. Yani tüm yapım süreci boyunca her şey sistemli bir şekilde gelişiyor ve ortaya çıkan ürün, bunların bir toplamı oluyor. Türkiye’de öyle değil; zaten yönetmen- yapımcı ilişkisinden bahsetmek çok zor, çünkü yapımcı çok az. Türkiye’de herkes yönetmen olmak istiyor. Kimse sesçi, senarist, ışıkçı, kurgucu olmak istemiyor. Herkesin bir senaryosu, hikâyesi var. Ama her hikâyesi olan da bunu anlatabilir diye bir şey yok. Çünkü bunlar dışarıdan göründüğü kadar kolay işler değil.

Sinema, parayla olan bir iş değildir. Sinema çekmek için paraya ihtiyacın var, ama işi yapan para değildir. Ne kadar paran olursa olsun fikirlerini düşünce hâline çevirmediysen, sanatın ne olduğunu bilmiyorsan aldığın sonuç nitelikli olmaz. Benim için en önemli şey, sanatçının “Sanat nedir?” sorusuna cevap verebilmesidir. Bizim toplumumuzda bu soru karşısında insanlar “Çok da şey yapmamak lazım” diyerek sıyrılıyorlar. Oysa bir sanat çalışması yaptığında her ne olursa olsun o “sanat umudunu” taşıyıp yola bu umutla çıkıyorsun. Benim için sanat, insana güzelliğin ve iyiliğin var olduğunu hatırlatmaktır. Kierostami filmlerini izlediğimde ben bunu öğrendim; güzelliğin en çirkin örnekte bile var olabildiğini. Yılmaz Güney’in yönettiği, Tarık Akan’ın başrolde oynadığı Yol (1981) filminde örneğin, adam eşiyle karda yürürken kadın ölmek üzere bir hâle gelir ve adam çıkarıp kemerini, kadına vurmaya başlar. Bu vuruşun iki nedeni vardır: Birincisi, içindeki kin ve nefret, çünkü karısı onu aldatmıştır. Ama aynı zamanda karısının ölmemesi için, onu hâlâ sevdiği için vurur. İşte sanat böyle bir şeydir, bu korkunç eyleme bile iyiliğe dair bir şeyi anlatabilmektir

 

12. Peki bundan sonraki süreçte filmlerinizi Türkiye’de mi, yoksa Fransa’da mı çekmek istersiniz?

Her iki yerde de çekmek isterim aslında. Ama şuna değinmekte fayda var, bize burada yabancı muamelesi yapıyorlar. Türkiye sineması, sadece Türkiye’de yaşayanların yaptığı sinema mıdır? 30 yıl önce Fransa’ya göçmüş olduğumuz için, Türk insanını anlattığımız hâlde bizim sinemamız Türk sineması olmuyor mu? Bu muamele bizi üzüyor. Oysa biz hem Türk kimliğinin içindeyiz hem de dışarıdan nasıl görüldüğünü biliyoruz. Öte yandan Batı’da da bizden varoş, banliyö hikâyesi bekliyorlar, çünkü bizim kimliğimiz onlara göre ya inşaatçı, ya kebapçıdır. Böyle bir beklenti dolayısıyla da kurgunun içine acı, trajedi koyduğun zaman seni büyük yönetmen yapıyorlar.

 

Söyleşimizi burada sonlandırırken yönetmenimizden, kendi yönettiği ve Derya Uygurlar’ın yazıp sahnesinde yer aldığı, Kûr Mori adlı tiyatro oyununa da davet alıyoruz ve bu kez uzun metraj olan bir gurbet hikâyesiyle koltuğa geçecek olan yönetmenimizi, yeni serüvenine uğurluyoruz.

 

 

 

Rabia Elif Özcan

Rabia Elif Özcan

1995 yılının temmuz ayında, Konya’da doğdu. Bir elinde kalem, bir elinde kitap; okuyarak ve yazarak büyüdü. Ömrüne kelimelerden bir yol çizmek üzere 2014’te Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne başladı. Yürürken, yerken, yaşarken okudu; kelimeleri nefes gibi tüketti, bir bir içindeki mürekkebe doldurdu. Ve gün geldi, bir film şeridinin üzerinde, mürekkep akmaya başladı.

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Subscribe  
Bildir
Önceki yazı

Martı Yüzlü Bir İstanbul: Hemşire (2016)

Sonraki yazı

Star Wars’tan Yeni Bir Solo Karakter Filmi Geliyor: Ödül Avcısı Boba Fett’in Hikayesi