AnalizSinema Yazıları

İnsanı Zafere Ulaştıran Yenilgilerin Acısıdır: Dolor Y Gloria

“Sanat kaderini sevmeni sağlar. Çünkü bilirsin ki Tanrı kollarını kırdıysa kanat takmak içindir.” Nietzsche

Pedro Almadovar için; kadın dayanışmasını, cinsiyet ayrımcılığını ve kırık dökük hayatları Akdeniz’in renkleriyle beyazperdeye aktaran bir ressam demek yanlış olmaz. Kendine özgü üslubu ile dikkat çeken yönetmenin kariyerindeki yirmi ikinci filmi olan Dolor y Gloria (2019), altın çağını geride bırakan bir yönetmenin, fiziksel ve ruhsal acılarını sanatsal bir zafere dönüştürmesini konu alır. Almadovar’ın geçmişine ait birçok unsurdan beslenen Dolor y Gloria, diğer filmlerinde olduğu gibi seyircisine hayatın gerçekleri üzerine samimiyet dozu yüksek kurgusal bir öykü anlatır.

Dolor y Gloria, seyirci ile iletişim kurmaya ilk andan itibaren başlar. Ve onu klasik müzik eşliğinde dans eden renklerle karşılar. Su üzerine yapılan desenleri çağrıştıran görüntüler, insanın zamanla bulanıklaşan anılarını ve bilinçaltını çağrıştırır. Uvertürü kırmızı bir fonda Almadovar’ın imzası noktalar. Adı kırmızıyla özdeşleşen yönetmenin filmlerinde bu renk aslında bir leitmotif, yani tekrar eden bir anlatım unsurudur. Almadovar, bu baskın tonu birçok yerde kullanarak seyircinin dikkatini belirli bir noktaya çeker ve planlarda gözden kaçırılmaması gereken detayları vurgular. Bazen de kutsal çağrışımları, politik göstergeleri, yaşamı ve ölümü ifade etmesi için kullanır. Aslında kırmızı renkten söz etmek,  lafı uzatmaktan başka bir şey değildir; çünkü renk demek, kırmızı demektir. O, zaten tüm renklerin önünde ve öncesindedir. [1]

Jeneriğin bitişi ile kırmızıdan kurşuni tonlara doğru hızla renk değiştiren bir rölyef ekrana gelir. Bu plan, renklerin ve detayların yönetmen için ne kadar önemli olduğunu vurgular. Karşılamanın ardından kamera havuzun içinde hareketsizce duran Salvador’a (Antonio Banderas) yaklaşır. Ana rahmini çağrıştıran bu sahne ile geçip giden yılların ve hastalıkların, sanatçının vücudunda bıraktığı izler gösterilir. Nefes almadan bekleyen Salvador’un bedeninde gezinen kamera, yavaşça başka bir zamana açılır. Burada zamanı tetikleyen şey ise tıpkı Tarkovski’nin filmlerinde olduğu gibi suyun çağrışımlarıdır. Seyirci bu geçmişe dönüşle birlikte özel bir anın tanığı olur. Bir erkeğin hayatının ilk aşkı olan annesine (Penélope Cruz) yönelik güven dolu bakışları ile sonlanan bu hâtıranın ardından şimdiye yani Salvador’un zamanın su gibi akıp geçtiğini ifade eden yaşlanmış görüntüsüne geçeriz. Bu sekans aynı zamanda Oidupus mitinin lirik bir yorumunu da içinde barındırır. Karakterin şimdiki yaşamı ve geçmişi arasında kanallar açan film, bu gibi birçok önemli detayı da görmemizi sağlar.

Almodovar, çocukken gittiği yatılı okula dair kötü hatıralarını bu filmin senaryosunda da kullanır. Güzel sesi sayesinde okul korosuna seçilen Salvador, üç yıllık Bakalorya eğitimini müzik dışında hiçbir şey öğrenememiş biri olarak tamamlar. Yıllar içinde kendi kendini eğitir. Bir film yönetmeni olduktan sonra seyahat ederek coğrafyayı, bedeni ile ilgili hastalıkları sayesinde anatomiyi öğrenir. Ayrıca zevk ve bilgi kaynağı olan beynini keşfeder. Yalnızca dayanılmaz acıların üst üste geldiği günlerde merhamet göstermesi için Tanrı’ya dua eder. Tek bir acının hâkim olduğu günlerde ise bir ateist olarak yaşar. Sinemadan uzakta bir hayat geçirdiği bu dönemde, bedenini ağrı kesici ilaçlarla -60’lı yaşlarında almaya başladığı esrarla- uyuşturur. Ruhundaki yaraları ise yazarak tedavi etmeye çalışır.

Suyun hayalleri ve zamanı tetikleyen rolünü uyuşturucuya devrettiği anlarda ise geçmişle ilgili diğer detaylara ulaşılır. Zamanın açılan pencerelerinden birinde annesi ile apar topar Madrid’den ayrılan Salvador, geceyi tren garında geçirmek zorunda kalır. Bu sahnede onun parlak renklere ve sinema yıldızlarına olan hayranlığı da ortaya çıkar. Bu hatıranın içindeki diğer önemli detay da çorap yamamak için kullanılan tahta bir yumurtadır. Annesinin “sana bırakacağım en değersiz şey” dediği bu eşyanın onun için farklı anlamları vardır. Bu “yumurta” ile “çorap yamayan annesi” aslında acılarının da şifa kaynağıdır. Çorabı gibi bedeni de yıllar sonra bir şifacı (doktor) tarafından bir araya getirilmiştir.

Çocukluğu, ailesi ve yaşamındaki detaylarla gerçek bir karaktere dönüşen Salvador’un benlik bütünlüğü arayışı filmin alt metinlerinden birini oluşturur. Kişiliğinin gelişmesinde annesinin, gittiği okulun, yaşadığı şehrin ve sevdiği insanların önemli bir etkisi olduğu vurgulanır. Hayatının bu evresinde geçmiş tecrübelerinden kalan izlerle ve kariyerindeki sıkıntılı dönemin sorunlarıyla uğraşır. Yaşlandıkça arzuları ve hırsları körelmiş, insanlara karşı bağışlayıcı bir kişiliğe bürünmüştür.

Artık olgunluk döneminde olan Salvador, otuz yıldır küs olduğu arkadaşı Alberto’yu (Asier Etxeandía) bağışlamaya karar verir. Sahnelere yeniden dönmesini sağlar ve ona “Bağımlılık” adlı öyküsünü hediye eder. Bu tek kişilik oyun sayesinde geçmişten bir isim de filme dâhil olur. Federico (Leonardo Sbaraglia), Salvador’un eski bir kalp sızısıdır. Yıllar içinde farklı uçlara savrulan bu iki âşık, kaderin bir oyunu gibi bir araya gelir. Filmlerini hikâye olarak değil; can alıcı tek bir sahne olarak tasarlayan Almadovar, Dolor y Gloria’yı bu monolog üzerine kurar. Sergilenen performans birçok ayrıntıyı da içinde barındırır. Kırmızı dekorlu sahne ve önündeki beyaz perde ile seyirciye iç içe geçmiş çok katmanlı bir kurgu izlediği hissettirilir. Salvador’un “İyi bir oyuncu, ağlayan değil gözyaşlarını tutandır.” sözü, kanıtlanmak istenircesine melodramdaki tüm acı, içeri doğru akıtılır. Salvador’un sinema ile ilgili düşüncelerine yine buradan ulaşılır. Onun için sinema, yaz gecelerinin tatlı esintisi, suyun sesi, yasemin ve idrar kokusudur.

Birden çok katmana sahip anlatım seyircinin hem Salvador’u hem de onun hayatında iz bırakan insanları tanımasını sağlar. Teatral yapının kendini iyice hissettirdiği anlarda ise ona yazılan kaderin, Almadovar’a ait bir senaryo olduğu yoğun bir şekilde hissettirilir. Her bir karakter, sahne sırası gelen oyuncu gibi hikâyeye dâhil olur. İzleyicinin gözünden kaçmayacak bazı detaylar senaryonun ve kurgunun tuhaf belirtilerini görmesini sağlar. Örnek olarak Salvador’un annesinin farklı zamanlarda karşımıza çıkan görüntüleri verilebilir. İki farklı oyuncunun canlandırdığı bu rolde karakterlerin göz renkleri dahi birbirine benzemez. Ayrıca Salvador’un başucunda duran annesine ve babasına ait olan fotoğraftaki detay, filmin gizli yanlarını ortaya çıkarır.

Almadovar için sinema, bilinçaltını yansıtan bir ayna görevi üstlenir. Filmlerine hayatından, sanat ve estetik anlayışından birçok unsur katar. İç dünyasını ve politik görüşlerini açıklamaktan çekinmez. Ancak bunu seyircinin gözünün içine sokmaya da çalışmaz. Bir detay adamı olduğunu filmin ilk dakikasından itibaren hissettirir. Her izleyişte farklı ayrıntılarını görebileceğimiz filmler yapar. Bu filminde de mizansen alanına birçok gösterge yerleştirir.[2] Dikkatimizi perdedeki karakterler üzerine çeker ve seyircinin karakterleriyle özdeşleşme yollarını her zaman açık tutar. Anlatımını tamamladığı anda ise kısa süreli bir şaşkınlık yaşatır. Çünkü onun filmlerinde hayat, kaderin yazdıklarını oynadığınız ve bir gün sonsuza dek terk edeceğiniz sahnenin ta kendisidir.

[1] Michel Pastoureau, Kırmızı: Bir Rengin Tarihi, 2016

[2] Bunlar arasında en rahat okunabilen işaretler, ressam Piet Mondrian, Guillermo Pérez Villalta, Edward Hooper, Rene Magritte, Louise Bourgeois’a ve yazar Éric Vuillard’a aittir.  Ayrıca ülkesindeki feminist harekete destek verdiğini gösteren bir sloganı da duvar yazısı olarak kullanır.

Mehmet Neşet Turgut
1982 İzmir doğumlu. İlk elektiriği televizyondan aldıktan sonra 6 yaşından itibaren sinemaya gitmeye başladı. Büyük bir aşkla film izleyerek büyüdü. Dokuz Eylül Üniversitesini bitirdi; öğretmen olarak atandı. Fotoğrafçılık ve sinema üzerine akademik düzeyde eğitim aldı. Profesyonel olarak fotoğrafçılıkla uğraştı. 2016 yılından beri sinema ile ilgili yazılar yazmakta ve film okumaları yapmaktadır.

Yorum yaz