Lauren Greenfield’ın çekimlerine 2007 yılında başlayıp 2010 yılına kadar devam ettiği Queen of Versailles (2012) Siegel ailesinin yaklaşık 3 yılını bir saat kırk dakikaya yoğunlaştırıyor. Bu süre içinde Greenfield için büyük bir şans ancak, aile fertleri ve Amerika’nın geri kalanı için bunalım günlerinin habercisi olan 2008 ekonomik krizi baş gösteriyor. Böylece Siegel ailesinin milyon dolarlık evini anlatmak için yola çıkan Greenfield, Amerika’nın en güçlü ailelerinden birinin iç krizine birinci elden tanık olma şansı yakalıyor. Kapitalizmin mekanizmalarını zekice kullanan Siegel’in şirketi Westgate kriz ile birlikte batarken, Greenfield’ın kamerası Amerika’nın ve tabii ki ailenin kısa bir süre içindeki büyük değişimini yakalamayı başarmış.

Ailenin 2007 yılında oturduğu evin görüntüleri ile başlayan film altın varaklar, aileye dair gazete küpürlerinin görüntüleri ve lüks dolu bir hayata sahip mutlu Siegel çifti ile jeneriğini tamamlıyor. Miss America tacını takan genç bir kadın fotoğrafının üzerine düşen Queen of Versailles yazısı ile filmin belki de en önemli anlatıcısının kim olduğunu anlıyoruz. Milyoner David Siegel’in eşi, sekiz Siegel çocuğunun annesi ve eski güzellik kraliçesi Jackie Siegel. Jackie’nin fotoğrafının ardından ekran kararırken tiz bir çocuk çığlığı ile yeniden aydınlanıyor. Siegel ailesini taşıyan otomobilin içinde bulunan kamera, az önceki şatafatın tam zıttı olan dağınıklığı ve kaosu bize gösteriyor. Ailenin dışarıya sunduğu oto portreden günlük yaşamdaki hallerine doğru sert bir geçiş yaşarken tek tek bütün aile bireyleri kameranın açısına giriyor. Greenfield bu şekilde Siegel ailesinin ulaşılmaz star imajlarını daha üçüncü dakikada yıkarken bize günlük hayatlarında diğer insanlardan pek de bir farklarının olmadığını gösteriyor. Belgeselin aile ile kurduğu yakın ilişkinin ilk habercisi olan bu görüntüler, filmin geri kalanı içinde çok önemli. Filmin ilk yarısını kaplayan renkli ve aydınlık görüntüler filmin sonlarında kendilerini karanlığa ve soğuk renklere bırakıyorlar.

Jeneriğin ardından Jackie ve David Siegel, taht diyebileceğimiz koltuklarında tanışma hikayelerini ve kişisel geçmişlerini bizlerle paylaşıyorlar. Çift, Amerikan rüyasının gelebileceği son nokta olan yaşamlarını anlatırlarken onların dışarıya yansıttıkları yüzlerini tekrar görüyoruz. Bu röportajların aralarına kurgu ile yerleştirilmiş günlük görüntüler ise Greenfield’ın ailenin star imajı ve gündelik hali arasındaki uçurumun altını çizdiğini bize hatırlatıyor. Filme adını veren Versailles villasını gezmeden önce bu durumu destekleyecek bir çekim ile daha karşılaşıyoruz. Diğer sahnelerdeki önceden düşünülmüş olduğu belli olan çerçevenin ve planlanmış ışığın aksine, Jackie sanki kamerayı karşısına koyup da kendisini çekmişçesine yakın ve samimi olan görüntüler özellikle ona karşı olan bakışımızı etkiliyor. Filmdeki diğer karakterlere nazaran çok daha fazla temas kurduğumuz Jackie’nin kendisini gerçek bir kraliçe olarak gördüğü belli bile olsa, kameraya karşı olan tutumu ve tarzı onu sempatik kılıyor.

Yüzde ellisi tamamlanmış olan Versailles villasının ve David Siegel’in sahibi olduğu WestGate’in hikayesini izlediğimiz görüntülerde karakterlere dair daha çok bilgi edinsek bile film bizi görkemli dünyanın içinde, bu hayata yabancılaştırarak gezdiriyor. Ama çok geçmeden Greenfield’ın art arda kurguladığı görüntülerin zıtlığından kendi hikayesini geliştirdiğini anlıyoruz. Şatafatın hemen arkasından yönetmen izleyiciyi ailenin sahip olduğu zenginliğin arkasındaki güç olan Westgate’in satış politikası ile baş başa bırakıyor. Müşteriye bir şey satmadan onları asla bırakmamaya endeksli, kafa karıştırıcı bir satış politikası izleyen şirketin iç dünyasını izlemek oldukça rahatsız edici. “Come live a dream” yazılı tabelanın altında satış yapan çalışanlar, David’in röportajı ile birlikte montajlanmış. Siegel’lerin Amerikan rüyasını yaşamalarını sağlayan zenginliğin orta sınıf ailelerden geldiğini açık ve net bir şekilde gösteren bu kurgu direkt aileye karşı olmasa bile sisteme karşı bir eleştiri yapıyor. Bu tutum filmin ilerleyen dakikalarında daha da belirginleşiyor.

Filmin ilk çeyreğinin sonuna doğru aileye dair pek çok detay öğrenmiş, karakterleri yakından incelemiş oluyoruz. Film, kendisini Versailles’in yapımı ve tamamlanmasına dairmiş gibi gösterirken ani bir dönüşle 2008 ekonomik krizine odaklanıyor. Bu ana kadar filmin çizdiği mutlu tablo krizin baş göstermesinden itibaren sallantıya uğruyor. WestGate’in yaşadığı sallantının başta çalışanlar olmak üzere Siegel’leri ne kadar etkilediği ve Versailles’i satma noktasına kadar nasıl gelebildiklerini izlemeye başlıyoruz. Daha önce belli bir uzaklıktan, koltuklarında röportaj veren Jackie ve David bu dönüm noktasından itibaren kameraya daha yakınlaşıp, izleyici ile daha direkt bir şekilde konuşmaya başlıyorlar. Burada yönetmen daha önce kullandığı ikili anlatım yapısı politikasını yineleyerek ailenin yanında çalışanların hikayelerini de kurgunun içine sokuyor. Siegel ailesinin yanında varlık içinde yaşayan dadı Virginia, çocuklarını ülkesi Filipinler’de bırakarak kendini Jackie ve David’in 8 çocuğuna adamış. Kaldığı evi, çocuklarla olan yakın ilişkisini izlediğimiz Virginia ailenin ilişkilerine dair bize dışardan bakan bir gözün göremeyeceği bir betimleme sunuyor. Ailenin gösterişli limuzinin şöförü Cliff ise ailenin finansal çöküşünden en çok etkilenen karakterlerden biri. Duvarlarında tek bir fotoğrafın bile kalmadığı evinin içinde verdiği röportajda aileye olan yakınlığının etkilerini net bir şekilde görebiliyoruz. Yan karakterlerinin hikayelerini yoğun bir şekilde bize sunan Greenfield, seyirciyi evin içinde olan biteni sessizce izleyen bir gözden yavaş yavaş her şeyi bilen ve duyan bir katılımcıya dönüştürüyor. Bu etkiyi yaratan ana sebeplerden biri de Greenfield’ın uzun soluklu çekim aşaması. Bütün görüntülerin 3 yıllık çekim süreci boyunca farklı aralıklara ait çekimler olduğu her geçen sekansta karakterlerin kameraya biraz daha fazla açılmasından anlaşılıyor. Adım adım karakterleri biraz daha tanıyor, dış kabuklarından iç dünyalarına ve hislerine doğru bir geçiş yapıyoruz. Bu da seyircinin kendilerini aile ile kendileri arasında benzerlik kurmalarına imkan yaratıyor. Kamera ailedeki köklü değişimi objektifini altın varaklardan evdeki ölü hayvanlara ve her yeri kaplayan köpek pisliklerine kaydırarak veriyor. Bu durum başta aileyi kötülemek gibi görünse bile onların yaşananlara karşı verdikleri tepkiler durumu değiştiriyor. Duruma adapte olmak için ellerinden geleni yapan aile durumu kimi zaman üzüntü ile kimi zaman ise durumla dalga geçerek karşılıyorlar. Kamerayı kendilerinden biri olarak görmeleri sayesinde seyirci olarak bizler de farklı bir açıdan onları tanıma şansı yakalıyoruz.

Ailenin kendi güç ve zenginliklerini dış dünyaya göstermek üzere çıktıkları Queen of Versailles yolculuğu ailenin pek de sağlam olmayan yönlerini ortaya koyuyor. David Siegel’in bunalım döneminde ailesine karşı olan davranışları, Jackie’nin durduramadığı abartı ve satın alma hastalığı Siegel’lerin daha önce yakın çevresi dışında hiç kimse tarafından görülmemiş bir yüzünü seyirciye sunmuş.

Las Vegas’ın simgelerinden biri olan devasa gökdelendeki WestGate yazısının sönmesi ile tamamlanan film, baba figürü David Siegel için izlemesi ve kabullenilmesi zor bir belge olabilir. Bu açıdan filme karşı aldığı tavır da anlaşılabilir. WestGate’in filmdeki sunumu ise pek çok açıdan müşterileri rahatsız edecek ve şirkete karşı duyduğu samimiyeti ve güveni zedeleyebilecek unsurlar ile dolu. Ancak Greenfield’ın WestGate’e dair çektiği bütün görüntülerin şirketin toplantılarına ve gündelik iş düzenine ya da Jackie Siegel ile birlikte gerçekleştirilen röportajlara ait olduklarını düşünürsek ortada gizlice çekilmiş veya izin alınmamış tek bir kare yok. Bu durumda ortada filmin yöntemlerine bağlı bir tartışma olması pek de olası görünmüyor.Ailenin bir bireyi gibi kavgaların, kutlamaların ve günlük hayatın içinde yaşayan kamera her karakteri olabildiğince tanımaya odaklanmış. Onları doğala en çok yaklaşabilecekleri ev halleri ile kamera karşısına alan yönetmen, kişisel bilgilerinin yanında birbirleriyle olan ilişkilerini de incelemeye çalışmış. Üç yıl boyunca pek çok farklı durumda onlarla beraber olan Greenfield’ın filmde asıl kurmak istediği yapı, sıra dışı olarak tanımlayabileceğimiz bu insanların dış dünyaya yansıttıkları tiplemelerine karşılık ekonomik krizle ve aile içi sorunlarla baş eden hallerinin arasındaki zıtlığı ortaya koymak. Seyircinin onlarla empati kurmalarını sağlayan bu karşıtlık sadece kendilerinin değil filmin de çok farklı insanlara seslenmesini olanaklı kılıyor.

 

 

Çisel Bozar

Çisel Bozar

1993 doğumlu ve Kadıköylü. Kimya ile geçen lisans hayatını diplomayı aldığı an terk etti. Şu an Kadir Has Üniversitesi’nde Sinema ve Televizyon yüksek lisans yapıyor. Yazar ve çeker. Angelopoulos'u çok sever.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz
Önceki yazı

"The Death of Stalin" İngiliz Bağımsız Film Ödüllerinden Üç Ödül Aldı

Sonraki yazı

4. Uluslararası İstanbul Sessiz Sinema Günleri Başlıyor