Final Straw: Food, Earth, Happiness (2015)

Final Straw: Food, Earth, Happiness (20105) Türkçe çevirisiyle Besin, Toprak, Mutluluk: Rekabet ve Kaygının Olmadığı Bir Yaşam (2015) Patrick Lydon ve Suhee Kang birlikteliğinde doğal tarım hakkında hazırlanmış bir belgesel. Japonyalı çiftçi ve düşünür, Ekin Sapı Devrimi ve Doğal Tarımın Yolu kitaplarının yazarı Masanobu Fukuoka’nın ortaya koyduğu hiçbir şey yapma hareketinden ve doğal tarım felsefesinden yola çıkılarak, benzer yolu takip eden kişilerle ve tarlalarıyla yapılmış röportajları içeriyor. Çiftçilerin tarlalarıyla beraber konuşuyor olması doğal tarımın ve bunun dâhilinde gelişen bakışın karşılığını küçük bir uyumla açık etmekte. Bu bakış belgeselin konuşmasını anlamada ilk kapı olarak görülebilecek, bir tebessümle içeri dalmamızı sağlayan bir detay.

Her şeyden önce belgeselin, doğal tarımın ve Fukuoka’nın da temelde ele aldıkları meseleden; doğanın insan zihninde ve yaşamında konumlandırılışından, yani insan ve doğa kavramlarının kendisinden başlamak gerek. Birbirinden ayrı düşmüş görülerek ad konulan, aslında doğrudan bir yaşam ortaklığı sürdüren canlılardan bahsetmekteyiz. Yaşam alanımız olarak -hatta yaşamın kendisi demek de mümkün- doğa, “doğa” olarak isimlendirilip özneleştirilirken, bir nesneye dönüşüyor. Bu varlık uzaktan bakarak öğrenilmesi ve tanışılması gereken bir yabancıymış gibi ona kimlik yüklüyoruz. Ardından bir hâkimiyet yarışı doğuyor istemsiz. Ellerimizde birdenbire, terbiye etmeye çalıştığımız bir yaşam-sağlayıcı buluyoruz. Ulaştığımız nokta yine aynı: İçinde yaşadığımızı ve sarılıp sarmalandığımızı unutuyor; toprağı, ormanı ve suyu bir ürüne dönüştürüp sadece insanın varlığı ve devamlılığı adına çalışan hizmetkârlardan ibaret zannediyoruz. Doğayı daha kimliğinden başlayarak, tanımlamaya, sınırlarımız dâhilinde bilmeye ve ona yolunu göstermeye çalışırken karşımıza almamız; bizi birliği bozacak bir yola sürüklemekte.

“Ne zaman engin göğün altında, bitkilerle, hayvanlarla doğanın içinde bulunsak, o basit anda neşe ile dolabiliriz; yalnızca dünyadaki yaşamın bir parçası olduğumuz için yüzümüz gülebilir. Herkesin böyle küçük anları vardır. Bu herkese olur, hatta farkına varmasak bile. İçten içe doğayı kavrarız. Yapmamız gereken sadece bu kavrayışı beslemek.”

İnsanın kendini doğadan ayrı görüp onunla tek taraflı bir hâkimiyet kavgasına tutuşması, iletişim ve ilişkilenmelerindeki tutumu üzerinde de belirleyici bir role sahip. Bu kavga insan tarafından ısrarla devam ettirilirken, şefkate yanaşmakta direnen bir tavır da mevcut. Belgeselde üzerinde durulduğu gibi, bizi kuşatan tüm yaşamlara olan tavrımızla gelişen ilişkiye paralel bir ilişkilenme biçimini insanlar arasında da görmek mümkün. “Ektim, diktim, biçtim. Her şey benim istediğim gibi oldu, öyle olacak da. Ben böylesine geniş arazileri işleyip toprağa söz geçirebiliyorken, senin hislerin benim nazarımda pek önemsiz.” diye aklından geçiren birine rastlamak ne yazık ki oldukça kolay.

Rice harvest at 최성현 Seonghyun Choi’s natural farm in South Korea

“İnsanlar kısıtlı kavrayışları nedeniyle sadece olana engel oluşturabiliyor ve ne yapıp edip her şeyi mahvediyorlar sonra da bir yan etki, beklenmeyen bir sonuç ortaya çıkıyor, ardından da bu sonuçla baş etmeye çalışıyorlar, tıpkı başlangıçtaki gibi bir akıl yürütme ile.” (Larry Korn)

Algının yetersizliği, insanın kendi sınırlarında hapsolmuşluğu ve odağını kaybedip zarar görebilirliği belgeselde işlenen bir diğer konu. Bununla birlikte doğanın yitimine bağlı zaman algısı ve beraberinde gelen sabretmenin zorluğunu da göz ardı etmek mümkün değil. Ömrü binlerce yılı kapsayan, insan tarafından yorgun düşürülmüş doğadan üç vakte kalmadan arınmasını ve en safî hâline dönmesini talep etmek, zaman algısının bir deformasyonu olarak görünmektedir. Bunun sebebi ise insan ömrünün temel alınışı ve insan zihninin analitik düşünce dâhilinde sınırlanışıdır. Analitik düşünce bizi üstün olduğumuza ikna etmeye çalışırken beraberinde gelen istekler bize sabretmeyi unutturuyor, bir yaşamın doğada nasıl olgunlaştığını göz ardı ediyor hâlde buluyoruz kendimizi.

“Bir çiftçiyseniz, çiftçilik özünde diğer mesleklerden daha iyi olduğu için değil, ama çiftçilik yaparken zamanınız hep dışarıda, tarlalarda geçer bitkilerle, toprakla, böceklerle ve diğer varlıklarla etkileşim halindesinizdir, yani tam oradasınızdır. Böyle bir deneyimi doğadayken yaşama şansınız, örneğin bölünmüş bir ofiste masanızın başında otururken yaşama şansınızdan çok daha yüksektir. Çünkü etrafınızda tüm gördükleriniz, insana ait şeyler, insan zihninin ürünleriyken bunun dışındaki dünyayı hayal etmek zor.”

Yaptıklarımızla yakından ilgilenen gazeteciler çıkıyor, çiftliğe birtakım beklentilerle geliyorlar: -Pekâlâ, burada doğal ve bütüncül bir yaklaşımla tarım yapılıyor. Görmek için sabırsızlanıyorum.- -Birazdan karşımda tablo gibi bir manzara olacak:- -sıra sıra ekilmiş kusursuz bitkiler, pırıl pırıl bir kırmızı traktör- ve her ne ise . . . Sonra buraya geldiklerinde şaşırıp kalıyorlar -Hoppala, burası neredeyse el sürülmemiş yabanî topraklar gibi.-”

“Taşra/köy/kasaba dokusu” işlenirken, doğaya dair değişen algının ihmal edildiğini de akılda tutmak gerek. İnsan aklıyla hayatta kalacak gücü elde etmenin yolu ise bilmekten, bildiğini kontrol edip işe yarar hâle getirmekten geçiyor. Bilginin ve objelerin dışında, insanın da işe yarar olmasının ön koşulu şehre açılan kapıdan içeri girmek. Toplumun, her şeye bir kullanım yararı belirleme ve de doğaya üstünlük kurma gayesiyle de daima bağlı olduğumuz toprak kötülenerek; kirli ve kaçılması gereken bir karaktere dönüşmektedir. Toprak deriyi çatlatan, yabani bir varlık gibidir. Diğer yandan da hayatın kaliteli mutluluğunu bulmak adına ne kadar da yıpratıcı ve uğraşması zor olduğundan bahsedilmektedir. Özgürlük hissi doğadan koparılıp şehre taşındığı takdirde geride kendini köye ve belki doğaya hapsolmuş gören, “şehre erişememiş” hisseden insanlar topluluğu ortaya çıkıyor.

“kimse duymadı onu, ölen adamı,

gene de inliyordu o yattığı yerde:

sandığınızdan çok daha uzaktaydım ben,

hem de el sallamıyordum, boğuluyordum.”

(Stevie Smith)

 

*doğal tarım ve hiçbir şey yapma hareketi hakkında: http://ekinsapidevrimi.org

Şura Aydın

Şura Aydın

1996 yılının hoş bir Nisan gününde doğdu. Çocukluğu Adapazarı’nda geçti. Lise öğrenimini Sakarya Anadolu Lisesi’nde tamamladı. Eğitimine halen Boğaziçi Üniversitesi’nde, Psikoloji bölümünde devam ediyor. Günün birinde mandalina olmak istiyor.

1
Kimler Neler Demiş?

avatar
1 Comment threads
0 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
1 Comment authors
Ben Recent comment authors
  Subscribe  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
Ben
Ziyaretçi
Ben

Böyle bir ortamda yaşamımı sürdürmek isterdim…

Önceki yazı

18 Mayıs'ta Vizyonda!

Sonraki yazı

Lars von Trier'in Yeni Filminden İlk Fragman Yayımlandı!