Özel DosyaSinema Yazıları

Raydan Çıkan Bipolar Filmler

Sinemada kurmacanın önem kazanması ve sesin kullanılmaya başlamasıyla ortaya çıkan türler, filmlerin sınıflandırılması ve üretimi açısından önemli bir yere sahip.  Bundan hareketle sinema tarihine şöyle bir baktığımızda belli dönemlerde belli türlerin ön plana çıktığını söylemek dahi mümkün.

Günümüzde ise sinemadaki keskin tür ayrımlarının muğlaklaştığını, bir filmin içinde birden fazla türe ait özelliklere rastlanabildiğini görüyoruz sıkça.  Bu durum olay örgüsünü ve karakter gelişimini etkilediği kadar biz izleyenleri de güçlü bir şekilde yönlendiriyor.  Öyle ki izlerken bizi kendine çeken türsel gerçeklik, üzerinde kurulduğu zemini sarsarak fimleri başladığı yerden bambaşka bir noktaya taşıyor.

Fil’m Hafızası yazarları olarak bu ayki dosyamızda, kendi içinde türsel değişikliğe uğrayan, anlatısı ilerledikçe farklı kutuplara ayrılan filmleri ele aldık. Farklı uçları temsilen seçtiğimiz bu filmler için de “bipolar” terimini kullanmayı uygun gördük.  Değişik karışımlar içeren film dosyamızı okurken sizi de farklı yönlere çekebileceğimizi umuyoruz ve keyifli okumalar diliyoruz.

(500) Days of Summer (Marc Webb, 2009)

Aldığı eğitimle alakası olmayan bir işte çalışan Tom, daha ilk karşılaşmalarında etkilendiği Summer’ı bir karaoke partisinde daha yakından tanıma fırsatı yakalayacak ve onunla ortak yanlarını keşfettikçe bu güzel kızın hayatının aşkı olduğuna inanmaya başlayacaktır. Peki herhangi bir erkeğin kız arkadaşı olma fikrinden hiç de haz etmeyen bağımsız ruhlu Summer’ın bu ilişkiye bakışı ne olacaktır?

Modern ilişkiler üzerine gerçekçi ve dürüst bir hikâye olarak ifade edebileceğimiz (500) Days of Summer, ”İki genç ve güzel insan tanışırlar – ortaya çıkan ilk sorunla ayrılırlar – filmin sonunda barışıp sonsuza dek mutlu olurlar.” romantik komedilerinden oldukça farklı bir seyir izliyor.

Türünün tipik bir örneği gibi başlayan film, ilk olarak tür kalıpları dahilinde kendini ispat edebilmesiyle önemli bir iş başarıyor. Fakat romantik komedi formülasyonunun rutin dönemeci sandığımız ayrılık hadisesi beklediğimizden çok başka bir yöne sürüklüyor hikâyeyi. Yolunda giden  her şey birden tepetaklak oluyor ve beklentilerimizi hayal kırıklıklarıyla cevaplandıran gelişmelerin ardından, yönetmen bizi umutsuz bir tabloyla baş başa bırakıyor. Beklentiler ve gerçekler arasındaki çarpışma öncesinde, film boyunca önemli atıflarda bulunulan The Graduate bile gözlerimizi açmaya yetmiyor. Sonunda iş dönüp dolaşıp yönetmenin filmin başında kulak asmadığımız uyarısına geliyor:  ”Bu, genç adamın genç kızla tanışma hikâyesidir. Ama şunu bilmelisiniz ki… Bu bir aşk hikayesi değil.” (Soner Yıldırım)

Antichrist (Lars von Trier, 2009)

Üzerinde çok konuşulan sarsıcı prologundan başlayarak son dakikalarına kadar izleyicisini diken üstünde tutan, her yeni sahnesiyle trajedisini ve şiddetini biraz daha arttıran bir film Antichrist. Ancak bunu yapma şekli film boyunca büyük bir değişkenlik gösteriyor.

Bir kaza(?) sonucu ölen küçük çocuklarının ardından ağır bir depresyon geçiren orta yaşlı bir çiftin kendilerini toparlamak adına sessiz bir dağ evine yerleşmesiyle başlıyor her şey. Oğlunun ölümünden büyük bir yara alan anne, terapist olan kocasıyla yaptıkları konuşmalarla bu durumu geriye bırakmaya çalışıyor. Lars von Trier’in ”Yas” ismiyle yaftaladığı bu ilk bölümde altından kalkması güç, ağır bir dram eşlik ediyor bize.  Çiftin yakasını bırakmayan suçluluk duygusu, annenin kontrolden çıkan dürtüleri ve erkeğin uzattığı yardım eli bir yerden sonra işin rengini değiştiriyor ve ikinci bölümle birlikte karı-koca arasındaki gerilimli ilişki iyiden iyiye bir korku filmine dönüşüyor.  ”Üç Dilenci” isimli son bölümde şahit olduklarımız ise alanındaki en abartılı örneklerini bile gölgede bırakacak gore sahnelere ev sahipliği yapıyor.

Çektiği filmlerde türlerin matematiği üzerinde oynamayı çok seven Trier, psikolojik gerilim, gore, hatta slasher tonlarında devinerek korku alt türünde zorlayıcı bir yolculuk hâline getirdiği filmini  en nihayetinde kadın ve erkek arasındaki varoluşsal bir savaşa vardırıyor. Yine bu dosyaya örnek teşkil edebilecek özellikler taşıyan son filmi Melancholia‘da olduğu gibi anlatısını bölümlere ayırması ise Antichrist‘ın türler arasındaki manevralarını belirginleştiriyor. (S. Y. )

Australia (Baz Luhrmann, 2008)

Her tarafı ufak tefek detaylarla, her sahnesi üzerinde uzun uzun düşünülmüş ince ayrıntılarla dolu 165 dakikalık bir film, Buz Luhrmann’ın 2008 yılında tamamladığı filmi Australia. Nichole Kidman ve Hugh Jackman’ın göz dolduran performanslarının yanı sıra, dert edindiği konular ve yansıtmaya çalıştığı gerçekler de dikkat çekici. Hem bir romantik drama, aynı zamanda da bir dönem filmi olan; bunların yanında macera, savaş, belgesel, hatta ve hatta western türlerine de atıfta bulunan, çok katmanlı, çok yönlü, bol içerikli ve görsel yönden oldukça zengin bir yapıt. Avustralya’nın doğal güzellikleri, yerlilerinin dikkat çekici yaşayışları, savaş ortamının zorlukları, filizlenen bir aşk, hayatta kalma mücadelesi, kahramanlık, çocuklar, insanlar, askerler, yerliler, âşıklar… Derken bir bakmışsınız, uzun sandığınız film bitivermiş bir anda; siz filmin türden türe başarılı şekilde atlayışına kendinizi kaptırmışken. Hakkında yapılan olumlu eleştirilen kadar, olumsuzlarının da mevcut olduğu, bazı çevrelerce yerden yere vurulsa da yine de bir çoklarını etkilemeyi başarmış olan Australia, her şeye rağmen görülmesi gereken filmlerden biri. (Nihan Ölmez)

Big Fish (Tim Burton, 2003)

Bilinçaltı, fantastik dünyalar, akla hayale sığmayacak maceralar ve karanlık atmosferlerin önemli isimlerinden olan Tim Burton’dan beklenebileceğin aksine, Big Fish içimizi ısıtan, bambaşka bir deneyim sunuyor bizlere. Hayatı akıl almaz hikâyelerle dopdolu bir babanın ölüm döşeğinde, yazar olan ancak aslında o kadar da fazla hikâyesi olmayan oğluyla olan yakınlaşma, hatta tanışma hikâyesinin, fantastik öğelerle bezenerek seyirciye sunulduğu film, zaman zaman hayal gücümüzün sınırlarını zorlayan sahneleriyle, zaman zaman maceradan maceraya koşan kahramanlarıyla, zaman zamansa bir baba-oğul arasındaki duygularla bizleri sinemanın fantastik, dram ve macera gibi farklı türlerine taşıyor. En iyi film dalında BAFTA adaylığı da bulunan, 2003 yapımı Tim Burton filmi, Ewan McGregor ve Albert Finney’nin başarılı performanslarının yanında, Helena Bonham Carter, Alison Lohman,  Jessica Lange ve Billy Crudup gibi isimleri de bünyesinde barındırıyor. Big Fish, aileyle, arkadaşlarla, sevgiliyle, çocuklarla, kısacası herkesle izlenebilecek ve aklınızdan uzun zaman çıkmayacak bir film.  (N.Ö.)

Blue Valentine (Derek Cianfrance, 2010)

Dean ve Cynthia (Cindy), 4-5 yıllık evli bir çifttir.  Dean, Cindy’i ve kızları Frankie’yi el üstünde tutar ve onların mutluluğu için her türlü fedakârlığı yapar.  Onun bu sınırsız vericiliğine karşılık Cindy adeta bir duvar kadar tepkisiz ve duygusuz bir tavır sergiler.

Onun bu tavrına pek de anlam veremeyiz başta.  Film içinde geriye dönüşlerle, çırpındıkça dibe çöken bu ilişkinin canlı parçalarını görme fırsatı buluruz.  Sevgiden yoksun büyüdükleri ailelerinden sonra birbirlerine nasıl tutunduklarına tanık oluruz.  Geçmişin o rengarenk mutlu kareleriyle şimdiki zamanın tatsız ve hüzünlü anları film boyunca sürekli bir paslaşma hâlindedir.  Neredeyse iyi-hisset tarzına yaklaşan anlatımdan birden aile dramına geçeriz.

Ama birbirinden neredeyse bağımsız gibi görünen iki hikâyede karakterlerimiz aynıdır.  Birkaç yıl öncesindeki duyguları tükenmiştir; ancak Frankie için bir arada kalma çabasındadırlar.  Dean’in, ailesiyle tanıştığında tanıdığı en zeki kadın olduğunu söylediği Cindy, geçmişleriyle bağ kurduğunda ortak noktaları kavrayarak bir karar vermek zorunda kalacaktır.  Durum zorlaştıkça geri dönüşler uzar ve sıklaşır filmde.  Öyle ki şimdiki zamanda yaşadıkları kopukluğu görmek istemeyiz.  Filmi bıraktığımızda dahi o genç, her şeye katlanabilen ve birbirini çok seven iki insanın müziğini, gülüşmelerini ve seslerini duymaya devam ederiz. (Nil Yüce)  

The Cabin In The Woods (Drew Goddard, 2011)

Yıllardır benzer tatlarda çekilen teen slahser filmlerini zeki dokunuşlarla çeşnilendiren bir film The Cabin in the Woods. 5 gencin toplanıp ormanda bir kulübede tatil yapmasını anlatan film, izleyicilerin öngördüğü tüm tuzakların sinyallerini vererek başlar ve tüm klişeleri taklit eder. Gençliğin verdiği yüksek adrenalin potansiyeli, cazibeli sarışınlar ve hatta kampa yakın bir yerde tarif almak için durulan benzin istasyonu dahil olmak üzere tüm olmazsa olmaz teenslasher ögeleri mevcut. Fakat bir yerden sonra makas değişen film bir anda bambaşka sulara girer ve klişeleri bir kenara bırakarak özgünleşir.

Drew Goddard belli ki teenslasher türünü iyice analiz etmiş, incelemiş ve ezber bozmaya karar vermiş bir yönetmen. Çünkü The Cabin in the Woods‘ta meseleye dışarıdan bakan bir duruş söz konusu. Seyirciyi de ilk yarıda konunun içine kafalarda soru işaretleri bırakarak dahil eden film, bir noktadan sonra dışarıya çıkartıyor ve yepyeni bir ikinci konuyu işlemeye başlıyor. Şüphesiz bu ikinci konunun filmin sonlarına doğru başlamasının bir anlamı var. Biz eğer yıllarca teen slasherları izleyerek bir damak sahibi olmasaydık filmin bizi getirdiği ikinci safha pek de vurucu olmazdı. Bunun bilincinde olan Goddard, masa başında iyi çalışmış ve cesaret gerektiren bu yapımı alnının akıyla tamamlamış.

İki katmanlı bir film olan The Cabin in the Woods, ait olduğu türe yeni bir soluk getirmekle birlikte ironik duruşu ve mizahi üslubuyla da kolay kolay unutulacak bir film değil. (Emrah Öztürk)

From Dusk Till Dawn (Robert Rodriguez, 1996)

Herhangi bir eylemde birden fazla kişiyseniz, o eylemin operasyon kısmını idare etmek çok zordur.  Çünkü yanınızdakiyle aynı fikirde olmak zorundasınızdır.  Ve kontrolden çıkmamak çok önemlidir.  Özellikle de yaptığınız eylem yasa dışıysa.  Bir tarafın kendine hakim olamaması, zaafına yenilmesi her şeyi tehlikeye atabilir.

İşte From Dusk Till Dawn tam da bu düşünceler etrafında başlıyor.  Seth ve Richard Gecko kardeşler, olaylı bir banka soygunu ardından Meksika’ya ulaşmaya çalışmaktadırlar. Ancak tecavüzde ve öldürmede epey bir sabıkası olan Richard, ona nazaran çok daha zeki ve soğukkanlı Seth’in kurduğu planları, gereksiz paranoyalarıyla sürekli berbat etmektedir.

Seth, bir şekilde kardeşinin  hatalarını telafı etmeyi başarır ve kendilerine yeni rehineler bulurlar.  Onlar gibi bizim de tek bildiğimiz, Meksika sınırından geçerek bir barda arkadaşlarıyla buluşacak ve parayı bölüşecek olmaları.  Düşündükleri kadar kolay olmayacağının elbette farkına varırız.  Ancak güzel ve yarı çıplak kadınların dans ettiği bir yerde işler ne kadar karışabilir ki?  Maceralı bir soygun ve kaçış filminden, kan revan içinde bir şafak filmiyle karşı karşıya kalıyoruz Titty Twister’da.  Orada anlarız ki, gerçekten “güzellik başa bela”dır… (N.Y)

Full Metal Jacket (Stanley Kubrick, 1987)

Toplumsal düzende yasak olan insan öldürme eylemi, her erkeğin hayatının en verimli döneminde trajik bir biçimde askere alınmasıyla meşrulaşır. “Trajedinin doruk noktasında komedi başlar.” söylencesi, Full Metal Jacket‘ın ilk yarısında vücut bulur. Kubrick ilk yarıda bir grup “sevgi” dolu insanın katile dönüştürülmesini kara bir mizahla anlatırken bunu iki karakter üzerinden; Pyle ve Joker ile verir. Kışlaya toplanan bir grup normal erkeğin zor koşullar altında tamamlaması gereken bu dönüşüm Pyle karakterini hem fiziksel hem de duygusal olarak oldukça zorlarlarken komünist olarak damgalanan Joker eğitimini tamamlar. Eğitim günlerinin tamamlanmasıyla birlikte “iyi bir asker”e dönüşen Pyle, içinde bulunduğu duruma daha fazla katlanamaz ve filmin ikinci yarısı başlar.

Barış yanlısı olduğunu belli eden Joker, ikinci yarıda ciddi bir savaşın ve filmin anti-kahramanına dönüşür. Vietnam halkına ve kültürüne saygı duyan Joker; kendi mahallesinden birini öldürüp de tutuklanmayan ilk kişi olmak istediği için savaştadır. İçinde bulunduğu duygu durum bozukluğunu kasketine yazdığı “born to kill” ve yakasına taktığı “barış sembolü” ile belli eden Joker, kendi cümleleriyle; insan ruhundaki ikiliğe vurgu yapmak ister.

Filmde, sevgi ve nefret gibi birbirine zıt duyguları barındıran insan ruhunu konu edinen Kubrick; bu duygular arasındaki geçişi ustalıkla kışladan-savaşa doğru bizlere Full Metal Jacket ile sunar.  (Oğuz Veli)

Giant (George Stevens, 1956)

İyi eğitimli güzel bir kızın Texas’lı zengin bir adamla gerçekleştirdiği evlilik sonrasında kocasının, hayvancılığın merkezi konumundaki topraklarına ayak basmasıyla başlıyor Giant. Böylece, ataerkil kuralların, acımasızlığın ve eşitsizliğin hüküm sürdüğü kurak topraklarda uzun yıllara yayılan bir hikâye anlatmaya koyulan yönetmen, farklı iki insanın evliliklerini sürdürme mücadelesinden yaptığı açılışı önce yeni yeni gelişme gösteren petrol sanayisinin insanlar ve sosyal hayat üzerinde yarattığı değişikliklere, ardından ırkçılığa, yalnızlığa ve aile olabilme erdemine vardırıyor. 1956 yılında George Stevens’a en iyi yönetmen dalında Oscar kazandıran film, James Dean’in rol aldığı son yapım olma özelliğini taşırken Rock Hudson ve Elizabeth Taylor’ın da aralarında bulunduğu oyuncu kadrosu filme verilen ismi tamamlıyor.

Tutkulu bir aşk filmi olarak başlayan film önce western’e ardındansa egoizm, burjuvazi ve faşizm üzerine sözleri olan bir aile draması hâline gelerek türsel anlamda ciddi bir evrim geçiriyor. (S.Y.)

King Kong (Merian C. Cooper – Ernest B. Schoedsack, 1933)

“Güzellikti canavarı öldüren!”

Yapım yılı göz önüne alındığında üstün bir teknikle beyaz perdeye aktarılan King Kong, tür olarak tanımlanması oldukça zor bir film. Hem bir dram, hem bir fantezi – macera filmi olmasının yanı sıra bir B Filmi konusuna sahip olup A Filmi statüsünde sınıflandırılması ve bütçelendirilmesi türünün net tanımlanmasını güçleştiren etkenlerden.

Filmin üç bölümü iki keskin dönemeçle birbirinden ayıran yapısı, dramla fantaziyi başarıyla işlemesine olanak sağlar. Filmin ilk safhası ekonomik bir bunalımı fona alarak dram ekseninde ilerler. Tüm hikâyenin şehirde geçeceği izlenimini yaratırken şaşırtıcı bir biçimde otantik bir adaya yönelir ve fantastik bir boyuta geçer. Kafatası Adası’ndaki serüvenden sonra ise tekrardan şehre dönülür. Kong, Broadway’de teşhir edilmeye başlandığında ise toplumsal vicdanı ve sömürüyü gündeme getirerek bir serüven filminden beklenmeyecek bir biçimde hüzünlü bir finalle sona erer.

Afrika’dan Amerika’ya getirilen siyahi kölelerin durumunu çokça çağrıştıran film, aynı zamanda Amerika’daki siyahi vatandaşların uğradıkları ayrımcılıklara referanslar verir. Ayrıca sinema endüstrisinin mistik ve büyülü olan şeyleri sömürerek ticarete dönüştürme sürecini de eleştirel bir dille anlatır. King Kong, bol katmanlı yapısıyla sıradan bir canavar filmi olmanın çok ötesine geçerek sinema tarihindeki yerini alır. (E.Ö.)

Mother (Madeo, Joon-ho Bong,2009)

Kore Sineması’nın son dönemlerde yetiştirdiği en başarılı yönetmenlerden Joon-ho Bong’un Madeo‘su sıra dışı bir polisiye gerilim filmi. Genç bir kızın cinayete kurban gitmesiyle elde edilen deliller Yoon Do-joon’u gösterir ve hemen hapse girer. Do-joon’un annesiyse oğlunun suçsuzluğunu ispat etmek üzere gerçek katili bulmaya soyunur. Ancak film hiç de kulağa geldiği gibi bir polisiye – gerilim kalıplarında başlamaz. Seyirci filmin ilk yarısında anne ile oğul arasındaki saplantılı ilişkiyi; çaresiz yalnız bir kadının ve büyüyememiş bir gencin dramını izler. Bu dram tam iyice samimileşmişken konu bir anda değişerek “Katil kim?” sorusuna odaklanıp hüzünlü atmosferden uzaklaşmaya başlar. Doludizgin girdiği bu ikinci bölümünde film, finale kadar seyirciyi şaşırtmaya devam eder. En nihayetinde de akıllardan çıkmayan bir kapanış yapar.

Madeo, Alfred Hitchcock’un Psycho (1960) adlı filminin elbette bir yeniden çevrimi değil, ancak neredeyse özgün bir yorumu dedirtecek nitelikte yoğun referanslar ve benzerlikler içermekte. Tematik anlamda bir eşleşme söz konusu hatta. Bunda kuşkusuz yönetmenin, Hitchcock sinemasındaki benzer imgeleri ve gerilim stilini benimsemesinin de payı büyük. Daha önce The Host / Gwoemul (2006) ile adını duyuran Joon-ho Bong’un, yarısı dram, yarısı polisiye-gerilim olan Madeo ile rüştünü tamamen ispatladığını söyleyebiliriz. (E.Ö.)

Pan’s Labyrinth (El laberinto del fauno, Guillermo del Toro, 2006)

Hamile annesiyle birlikte üvey babası acımasız komutan Vidal’ın yanına yerleşmek zorunda kalan 10 yaşındaki Ofelia’nın hikâyesi, 1944 Franco İspanyasında geçer.  Elinden düşürmediği kitapları Ofelia’nın hayal gücünü canlı tutar.  Peri masallarına olan tutkusu, yaşadığı gerçek dünyayla arasında olan bağı gelgitli  kılar.  Aslında her şeyi kendi dünyasında sevdiği insanların mutlu olması için yapar.   Yine de bir şekilde özgürlüğüne kavuşarak huzur ve barış içinde, prenses olarak yaşayabileceği bir ülkenin hayali aklından çıkmamaktadır.

Uçan türlü böceklerin periye dönüştüğü, ağaçların içlerinde kalarak onları yaşlandıran dev kurbağaların yaşadığı, çocukları sevdikleri yiyeceklerle kandırıp onları yiyen yaratıkların kol gezdiği bu diğer dünyada yerine getirmesi gereken görevler vardır.  Ancak bu şekilde annesini ve karnındaki erkek kardeşini rahat ettirebilecektir.

Büyüleyici bir fantastik dramla yüz yüzeyiz El laberinto del fauno‘da.  Başlarda heyecanla Ofelia’yı takip edip heyecanına ortak olsak da, devamında kendisini çok üzen başka olayların da cereyan etmesiyle gerçek dünyayla kurulan o bağın kopma noktasına geldiğini hissetmeye başlarız.  Yaptığı kahramanlıklar onun mutluluk kaynağıyken diğer tarafta yaşanan derin bir insanlık dramı söz konusudur.  Hikâyede bu iki dünyanın birbiriyle kesiştiği zamansa biz, üzerine  kan sıçrayan renkli hayaller ve ninniyle asla sakinleştirilemeyen gerçek kötülükler arasında kalırız. (N.Y.)

Psycho (Alfred Hitchcock, 1960)

Korku sinemasının en önemli isimlerinden olan İngiliz yönetmen Alfred Hitchcock’un tartışmasız en popüler filmi olan Psycho‘da, sevgilisiyle gelecek planları yapan bir kadın olan Marion Crane’in (Janet Leigh) patronundan çaldığı 40.000 dolarla yollara düşüşünü izlemeye başladığımızda neredeyse hepimiz bizi bekleyenin bir macera filmi olduğu konusunda hemfikirizdir. Marion, yol üzerinde konaklamak zorunda kaldığı Bates Motel’e geldiğinde ise gerilim öğeleri tırmanmaya, otelin sahibi olan Norman Bates (Anthony Perkins) sayesinde içimiz ürpermeye başlar. Otelin biraz ilerisindeki rahatsız edici ev, karanlık sahneler, duvarlardaki deliklerden izleyen gözler, bir de filmin Bernard Herrman imzalı, içimize kuşku salan müzikleri sayesinde kendimizi bir anda gerilim sinemasının efendilerinden biri olan yönetmenin dehasına kaptırıveririz. Tam biz, evet artık bir korku filmi izliyoruz, dediğimiz anda ise; kelimenin tam anlamıyla “hunharca” işlenen bir cinayet sayesinde filmimiz bu kez de suç ve polisiye türlerinin semalarında gezmeye başlar. Bununla da yetinmez film ve sonunda öyle bir psikolojik hikâyeye bağlanır ki, hem Sigmund Freud’a, hem de Alfred Hitchcock’a rahmet okumak kaçınılmaz olur.  Psycho, kelimenin tam anlamıyla, türler arasında fütursuzca gezinen bir “başyapıt”tır. (N.Ö)

Red Eye (Wes Craven, 2005)

Hayatınızı stresle baş etme yöntemleri, büyükannenizden aldığınız o iyimserlik ve kriz yönetimiyle donattığınızı ve bunları kullanabileceğiniz en iyi işte çalışıyor olduğunuzu düşünün.    Otelinize gelen en dişli müşterilerle bile baş edebiliyorsunuz.  Sizin için kötü müşteri yok; özel ihtiyaçları olan ve ilgilenilmesi gereken müşteriler var.  Ayrıca yalnız bir kadınsınız, kaybettiğiniz büyükannenizin cenazesine gitmeniz gerekiyor ve uçmaktan korkuyorsunuz.  Sizinle flört etmeye çalışan yakışıklı bir adam da var…

Her şey yarı romantik-komedi şeklinde gelişmeye başlıyor.  Şakalaşıyorsunuz, size bir içki ısmarlıyor.  Sea Breeze isteyeceğinizi düşünüyor; ama siz Bay Breeze ısmarlıyorsunuz.  Üstelik bu adam, uçakta sizin yanınızda oturuyor!  Bu kadar güzel tesadüf fazla değil mi?  Nitekim Wes Craven, bu romantik başlangıcın altından tiz keman seslerini vermeyi ihmal etmiyor, bizi germeye başlıyor.  Tesadüflerin tatlı olduğunu düşünmek istesek de beraber geçirecekleri o uzun uçuşun başlangıcından itibaren gerçekler bir bir ortaya çıkmaya başlıyor ve film soluk soluğa bir maceraya kendini bırakıyor.  Adam, yalnız havadakiler için değil yerdekiler için de tehlike yaratıyor.  Uçakta kaçacak hiçbir yeri olmayan Lisa’nın bu durumdan kurtulup kurtulamayacağını merakla izliyoruz. (N.Y.)

Sous le sable (François Ozon, 2000)

Her şey rutin bir “deniz kıyısında yaz tatili” görünümünde olsa da, daha filmin başında tekinsiz bir duygu seyirciye geçmiştir, bir şeyler olacaktır…

François Ozon’un renkli sinemasının en duygu yüklü ve sakin anlatımlı filmlerinden olan Sous le sable, üniversitede eğitim veren 50’li yaşlarında bir kadının, aniden kaybolan kocasının ardından hayatla kurduğu bağın değişimini gözlemliyor.

Issız bir plajda güneşlenen Marie, bir süre önce yüzmeye giden kocası Jean’ın hâlâ dönmediğini fark ettiğinde haliyle tedirgin olur. Kocasını aramaya koyulsa da çabaları bir sonuç vermez, Jean ortadan kaybolmuştur. Film, bu arayış sahnelerinin ardından bir yıla yakın bir atlama gerçekleştirir. Geçen zamana rağmen adam hakkında herhangi bir iz bulunamamış olsa da, görünen o ki Marie bu belirsiz kaybı kabullenememiş, kocasının yanında olmaya devam ettiğine kendini inandırmıştır.

Sous le sable, bir gerilim filmi edasıyla başlayıp kaybolan adamın ardından doğacak potansiyel olayları düşündürür; fakat seyirciye öngördüğü seyirliği sunmaz. Bir iz sürme hikâyesine, bir cinayet ya da muhtemel bir kaza soruşturmasına dönüşebilecek film bu yollardan bilindik bir rota belirleyip gerilim ögeleriyle bezeli bir yapı kurmamaktadır. Hikâyenin ana unsuru olarak görülebilecek bu kayboluş meselesi, giden kocasının hayaliyle yaşayan Marie’nin bir başınalığına teslim olur. 25 yılın ardından yalnız kalmış bir kadının yaşamını ve mutlulukla andığı evliliğini sorgulayışındaki hüzün filmin hakimidir. (Simon Sağlamoğlu)

 

The Fighter (David O.  Russell, 2010)

Hatalar, hayal kırıklıkları ve bunlara boyun eğmeden filizlenen umut… Harikulade oyunculuklarıyla göz dolduran ve gerçek bir hikâyeden yola çıkan The Fighter, ilk yarıda sınırlarını bu temaların oluşturduğu bir çerçeve içinde veriyor anlatmak istediklerini.

Önemli bir zafere sahip bir boksör olan serseri ağabey Dicky’nin yıldızı önüne çıkan fırsatları iyi değerlendiremediği için parladığı gibi söndüğünden, o; bir hayat boyu hayalini kurduklarını kardeşi Micky’nin elde etmesi için ona antrenörlük yapar. Filmin ilk yarısı Micky’nin kariyerinde yaptığı yanlış seçimlerle gelen bir umutsuzluk ve hayat yorgunluğu ile geçer.

Dicky’nin hapishaneye düşmesiyle beraber film, iki boksör kardeşin hikâyesinden bir aile dramasına doğru evrilir. Bir yandan Dicky’nin uyuşturucuyla mücadelesi ve ailenin yaşadığı sıkıntılı günler, diğer yandan da Micky’nin geçmişini bir kenara atarak başını geleceğe çevirmesi ve aklını kullanarak zirveye tırmanışı anlatılır. Başlarda aileye hâkim olan neşeli ve coşkulu hava yerini hüzne ve yer yer öfkeye bırakırken, Micky’nin hayatında ilk defa bir şeyler yoluna girmeye başlamıştır.

The Fighter, sadece ringde dövüşen bir boksörün hikâyesini değil; ailesel problemleri, içsel hezeyanları, uyuşturucuyu ve geçmişteki hataları da konu alarak bireyin hayatla olan kavgasını anlatır. İki uçlu haletiruhiyesiyle, izleyenin pişmanlıklarını tecrübe olarak görmesini, umutsuzluklarını mücadeleye çevirmesini sağlar. Bu yüzden de bir geçmişten ders alma ve ona meydan okuma filmidir.

The Village (Night Shyamalan, 2003)

The Sixth Sense ve Signs filmleriyle korku sinemasında hatırı sayılır bir saygınlık elde ettikten sonra merakla beklenen yeni filmi The Village ile izleyicilerinin karşısına çıkmıştı M. Night Shyamalan. Yapım aşaması bir sır gibi saklanan ve zengin oyuncu kadrosuyla dikkat çeken film yarattığı büyük beklentileri karşılayacak ölçüde iddialı bir konuyu ele alıyordu ve Shyamalan filmlerine has uhrevi atmosferden payını alan sinematografisiyle övgüyü hak ediyordu. Ancak tüm bunlar The Village‘ın yönetmenin en çok tartışılan filmi olmasını engelleyemedi.

Modern dünyanın kötülüklerinden kaçmak için toplumdan izole edilmiş bir köyde hayatını sürdüren kalabalık bir insan grubunun etrafında gelişen olayların can alıcı noktasını köyü çevreleyen ormanda yaşadıkları rivayet edilen yaratıklar oluşturuyordu. Köy ahalisi ve yaratıklar arasındaki sözlü anlaşma ve delinen yasaklar sonrasında gerçekten de tüyler ürpertici bir korku filmi atmosferi oluşturuyordu yönetmen. Lakin filmlerinin balı, kaymağı olan twistini bu sefer filmin ortasında açığa vuruyor ve filmin kalanı, sevgilisinin iyileştirmek için yaratıkların yaşadığı ormandan geçmek zorunda kalan kör bir kızın yürek burkan dramına dönüşüyordu. Kimileri The Village‘ın Shymalan’ın filmografisindeki en iyi film olduğunu savunurken kimileri yönetmenin hâlâ toparlayamadığı kariyerinin bu filmin ikinci yarısıyla birlikte düşüşe geçtiğini (bir süredir çöküş diye ananlar da var) düşünmekte. Kesin olan şey, filmin korku sinemasından drama keskin bir dönüş yaptığı. Bu bakımdan The Village‘ın asıl twist’i Shyamalan’ın kariyerinde meydana getirdiğini söyleyebiliriz. (S.Y)

The Wizard of Oz ( Victor Fleming – 1939)

L. Frank Baum’un kitabından uyarlanan The Wizard of Oz,  gerek içeriği bakımından, gerekse bol tartışmalı prodüksiyon aşamalarından ötürü gösteriminden bu yana Amerikan Sineması’nın en büyük fenomenlerinden birisine dönüşmüştür. Technicolor formatında çekilen bu fantastik müzikalin en şaşırtıcı yönü ise  o vakte kadar pek sık rastlanmayan bir tekniği uygulayarak; sepya* tonundan renkli tona geçiş yapmasıdır. Sepya tonuyla başlayan film, (özellikle kitabı okumayan) izleyiciye; ekonomik ve siyasi buhranların yaşandığı bir kasabada küçük Dororthy’nin ergenliğe adım atma sıkıntılarını anlatacak gibi durur. Ayakları yere basan, realist çizgileri keskin olan bir dramın başlangıcı gibidir adeta. Fakat kasırganın çıkmasıyla senaryo makas değiştirir ve rengarenk bir masala dönüşür. Renkler parlak ve cıvıl cıvıldır. İyilerin ve kötülerin ayrımı da oldukça belirgindir. Buna paralel olarak Dororthy’nin, birbirinden ilginç üç arkadaşıyla eve dönme macerası da gerçekçilikten hayli uzaktır. Filmin sepya tonlarında geçen realist bakışın zıttına renkli kısımda, cadıların, yaratıkların ve büyücülerin kol gezdiği bir masal alemi söz konusudur.

Gerçekle düşü birbirinden zeki bir hamleyle ayıran The Wizard of Oz‘unAmerika’nın ‘Büyük Bunalım’ dönemine, Roosevelt rejimine ve tarım alanında gerçekleşen devrime yaptığı göndermelerin yanı sıra altın arama furyasını da yoğun bir şekilde gündeme getirdiğini söylemek mümkün. Dorothy’nin büyüme sürecini de başarıyla aktaran film, zaman içinde kırmızı pabuçlarıyla, Korkuluk, Aslan ve Teneke Adam’ıyla ve kötü kalpli cadılarıyla birlikte herkesin hafızasında yer etmiş bir kilometre taşıdır. (E.Ö)

*Sepya: Sarı renginin yoğunlukta kullanıldığı siyah-beyaz görüntü tonlaması.

Thirst (Park Chan-wook, 2009)

İntikam Üçlemesi ile adını tüm dünyaya duyuran Güney Kore’li Park Chan-wook’un 2009 tarihli filmi Thirst, insanlığa hizmet etmek için kendini adamış bir keşişin yoldan çıkan hayatı ve vampire dönüşmesi üzerine incelikli bir film. Ölümcül bir virüs için üretilecek panzehir çalışmalarına gönüllü bir kobay olarak katılan keşiş, tıpkı ondan önceki 500 kobay gibi virüsle baş edemez. Fakat deney esnasında adama verilen kanın bir vampire ait olması her şeyi değiştirir. Vampire dönüşümünün farklılığı ile ölümden kurtulan fakat bir “kan” bağımlısına dönüşen keşişin yaşamı bunlar yetmezmiş gibi bir de çocukluk arkadaşının sinik karısına âşık olmasıyla altüst hale gelecek, bundan sonra her şey üstesinden gelemediği arzuları ile şekillenecektir.

Bugüne dek bedeninin ihtiyaçlarına ket vurmayı başarmış, sadece insanlara yardım etmeyi düşünen bir keşişin öncelikle kan gereksinimi ile başlayan ve sonrasında tattığı şehvet duygusuyla kabaran “arzusu” hem hayatının varlığına anlam katar hem de yaşamın zehrine dönüşür. Böylesi keskin değişimler geçiren bir yaşamı aktaran filmin üslubu da bu değişime ayak uydurur. Tedirgin bir deney ile başlayan bu dram önce tuhaf bir vampir portresi çizer, türün kalıplarıyla oynamaya başlar, sonrasında ise tutkulu bir aşk filmine dönüşür. Kadının da yaşamına vampirleşerek devam etmesiyleyse film bol kanlı bir gerilim hâlini alır.

Sıra dışı bir vampir filmi olduğu su götürmez bir gerçek olan Thirst, içerdiği gerilimi ve duygusallığı komik ve absürd anlarla sentezleyerek özgün bir seyirlik vaat etmektedir.  (S.S)

Tropical Malady (Apichatpong Weerasethakul, 2004)

Tayland’lı Apichatpong Weerasethakul’un 2004 tarihli filmi Tropical Malady, yönetmenin birkaç filminde uyguladığı iki orta metrajın birleşimiymiş gibi duran film biçiminin olabilecek en keskin şekilde mevcut olduğu sıra dışı bir çalışma.

Tropical Malady, buz kesme işinde çalışan genç bir adam ve bir askerin ilişkisi üzerinden yürüyen bir ilk bölüme sahip. Daha ziyade yeni başlayan bir ilişkinin Tayland’ın gündelik yaşamı içerisinde olgunlaşmasını gösteren; yer yer komik ve duygusal, seyirciyi yormayan bir biçime ve içeriğe sahip bu bölümün ardından gelen ikinci kısım ise,  izleyenleri gündelik mekânlardan ve alışıldık hikâyelerden koparıp, yönetmenin neredeyse tüm filmlerine ev sahipliği yaptığı gibi, bir ormana hapsediyor. Ayrı bir başlıkla sunulan bu bölümde, ilk kısımda gördüğümüz askerin etrafını kaplana dönüşebilen bir şamanın ruhu, konuşabilen maymunlar, tüm hışırtılarıyla bitkiler ve zifiri karanlık sarıyor. Hayatta kalma savaşı şeklinde başlayan bu macera, mitlerle örülü bir içsel yolculuğa dönüşüyor.

Ormanı bir birikim mekânı olarak gören Weerasethakul’un yarattığı bu capcanlı ve mistik evren, zaman zaman karanlığın görüntüye tamamen hakim olduğu, kültürel ögelerden ve içsel karmaşadan beslenen bir deneyim. Gerçekçi üslupla şekillenen bir ilişki filminden fantastik bir dünyaya geçiş yapan Tropical Malady, anlatmaya çalışmanın en nihayetinde beyhude bir çabadan ibaret kaldığı filmlerden. (S.S.)

Wall-e (Andrew Stanton, 2008)

Tüketim toplumunun olası felaket senaryolarından biri olan geri dönüştürülemeyen çöplerin dünyadaki ekolojik dengeyi bozması ve sonrasında dünyanın yaşanamaz bir hâl alması üzerine kurulmuş filmde, “çöp dünya”yı yaşanabilir kılmaya çalışan kahramanımız Wall-e tek başınadır. Yalnızlığını sinemayla ve ilginç eşyaları toplayarak gideren Wall-e, yine çöplükte hoşuna giden eşyalar ararken insanlığın son umudu olan bitki filizini bulur. Dünya’ya belirli aralıklarla gönderilen Eve modeli robot ile Wall-e’nin karşılaşması animasyon türlerinde nadir görülen platonik bir aşka sahne olur.

İnsanlık, dünyanın yaşanamaz hâle gelmesiyle uzayda, bilinmeyene çizdikleri rotada ilerlerken dünyanın kendisini tekrar tamir etmesini beklemektedir.  İlk yarısı platonik bir aşk hikâyesini yansıtan filmin ikinci yarıya hızlı bir başlangıç yaparak maceralı bir koşuşturmacaya dönüşmesi kahramanız Wall-e’nin gizlice insanların gemisine girmesiyle başlar. Bu gemide %100 yabancı madde olarak tanımlanan Wall-e kendini gizlemeye çalışırken bir yandan içinde bulunduğu Cesur Yeni Dünya misali distopyanın içinde Eve’yi aramaktadır.

Görevini tamamlamaktan başka bir derdi olmayan Eve’ye yardım etmek için her şeyi göze alan Wall-e’nin bu duygusal ve macera dolu aşkı bu iki türün bileşiminden hoşlanan seyirciler için Pixar kalitesiyle oldukça tatmin edici bir seyir sunuyor. (O.V)

Yorum yaz