Özel DosyaSinema Yazıları

Oldies But Goldies: 70’ler ABD Sineması

Serpico (1973, yön: Sidney Lumet)

serpico_hed

70’lerin başında, önü alınamayan bir yozlaşmaya kendini kaptırmış olan New York… Her sokak köşesinde ayrı bir hırsızlık, rüşvet, dolandırıcılık, yolsuzluk vakasına rastlamak mümkün. O dönem yalnızca ABD’de değil, dünya genelinde yayılan bir “suç şehri” kimliği nedeniyle manzarayı hayal etmek bizler için de zor değil. Ancak esas zor olan, tüm bu yozlaşmaya rağmen, toplum düzenini sağlayan kanunların yanı sıra insani değerleri ve mesleki dürüstlüğü korumak, muhafaza etmektir. Polis memuru Frank Serpico’nun, kendine ilke edinerek sağlamaya çalıştığı da budur. Al Pacino’nun canlandırdığı, adıyla bugün hâlâ Amerika polis teşkilatında bir efsane olan Serpico, her türlü suça merdiven altından vize veren, rüşvet ağına girmeyi reddederek hem bölgenin belalıları hem de meslek arkadaşları arasında sevilmeyen bir polis hâline gelir. Fakat Serpico, ilkelerinden asla ödün vermez ve sonuna dek suçla mücadelesini sürdürür. Bundan önce The Godfather üçlemesinin ilkiyle (1972) adını duyuran Al Pacino, -kendi ifadeleriyle de belirttiği üzere- sinema kariyerinde henüz dördüncü yılını doldurmasına rağmen Serpico’yu tüm filmografisi içindeki en iyi çalışması olarak nitelendirir. Nitekim yapım, önceki dört filmiyle artık kendi üslubunu iyice oturtan “Al Pacino oyunculuğu”nun yanında, kanunsuz kanun bekçileri nedeniyle Amerika polis teşkilatının içinde hızla yayılan yolsuzluğu ve çürümeye yüz tutmuş toplum yapısını tüm çıplaklığıyla ortaya sermesiyle, böylesi iddialı bir değerlendirmeyi hak etmiştir. Tam çıkış yaptığı yıllarda Amerika siyasi tarihinde kırılma noktalarından biri addedilebilecek Watergate skandalının* patlak vermesiyle film, Pacino’ya Altın Küre ödülünü kazandırırken, politik anlamda da döneme damgasını vurmuş ve 70’ler Amerika sinemasının kültleri arasında yerini almıştır.

*1972-1974 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan, Başkan Richard Nixon’ın istifası ile sonuçlanan siyasi bir skandaldır.

One Flew Over the Cuckoo’s Nest (1975, yön: Milos Forman)

one-flew-over-the-cuckoos-nest_new

Hollywood yapımlarının olduğu kadar dünya sinema tarihinin de “altın çağ” adını kazandığı 70’ler, on yıl içinde en çok ses getirerek kült hâline gelen yapımların doğum tarihini taşır. ABD Ulusal Film Arşivi’ne geçmiş ve En İyi Film Oscar’ına aday gösterilen bu yapıtlardan biri de kuşkusuz, Çekoslovak yönetmen Milos Forman imzalı One Flew Over the Cuckoo’s Nest’tir (1975). Ken Kesey’ın aynı adla kaleme aldığı eserinden uyarlanan film, akıl hastası numarası yaparak kendini hapishaneden hastaneye sevk ettiren bir mahkûmu (Jack Nicholson) konu alır. Akıllılık ve delilik arasındaki sınırın ortadan kalkmaya başladığı bir ortamda, sosyal normlar içine yerleştirilmeye çalışılan insan doğasının adım adım nasıl yozlaştığı, beyaz duvarlara, beyaz üniformalara ve beyaz düşlere yansıtılır. Ortamın bu deli eden, idealize edilmiş beyazlığında akıl sağlıklarını yitirmiş hastaların, insani kimliklerini, yani özgün renklerini muhafaza edebilmeleri için elinden geleni yapan P. McMurphy, bu anlamda hem “akıllı” olanların dünyasına hapsedilmiş bir mahkûm hem de kaçışın ve özgürlüğün temsilcisidir. Demir parmaklıkların ardından çıkıp daha rahat hareket edebilmek için bir kaçış yolu olarak gördüğü akıl hastanesinde, beyaz yakalılar tarafından tıpkı diğer hastalar gibi kendisine biçilen muamelelerin, aslında insan doğasına en ağır gelen mahkûmiyet olduğunu görür. Ülkenin farklı eyaletlerinden ve sınıflarından insanların bir araya geldikleri bu akıl hastanesi, aynı zamanda etnik ayrımcılığı da ortadan kaldırarak herkesi aklî ve insanî temellerde eşit bir tabana yerleştirir. Oldukça başarılı bir uyarlama olmasının yanı sıra film, müthiş bir oyunculuk performansı sergileyen Nicholson’un, 50’lerin sonunda başlayan kariyerini de 70’lerin ortalarında zirve noktaya taşırmıştır.

 

Rabia Elif Özcan

Yorum yaz