Koltuklara yerleşin ve başlarınıza dikkat edin! 29. Uluslararası Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali bugün başlıyor. Bu yıl 2-7 Haziran 2026 tarihleri arasında Ankara’da gerçekleştirilecek festivale 23 ülkeden toplam 47 film konuk olacak. Sinema alanında kadınların sesini en estetik örnekleriyle perdeye aktaran festival, “Çiçek mi Dediniz?” ve “Bellek ve Direniş” temaları etrafında şekilleniyor.
1998 yılından bu yana Uçan Süpürge Vakfı tarafından Ankara’da düzenlenen festival, sinemaya emek veren kadınların temsil bulduğu köklü bir organizasyondur. Dünya çapında Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Federasyonu ödülünü takdim eden ilk kadın filmleri festivali olmasıyla öne çıkmaktadır. Film gösterilerinin yanı sıra festival süresince düzenlenen paneller, söyleşiler, atölyeler ve masterclass etkinlikleri, kapsamlı bir kültür-sanat bağlamı oluşturur. Bu özellikleriyle festival, hem toplumsal cinsiyet eşitliğini sinema üzerinden savunmayı hem de sinemaseverlere zengin bir içerik sunmayı hedefler.
Fil’m Hafızası ekibi olarak bizler de bu yılın seçkileri arasından listenize eklemenizi tavsiye ettiğimiz filmlerden bir derleme hazırladık. Kadınların güçlü sesini her yıl daha çok, daha gür, daha başarılı örneklerle ‘izlemek’ dileğiyle, keyifli seyirler!
Im Umkreis des Paradieses (Yön. Yulia Lokshina, 2026)
Im Umkreis des Paradieses (Cennetin Yakınında, 2026), yönetmenliğini Yulia Lokshina’nın yaptığı, belgesel formatında politik bir drama filmidir. Aidiyet, kurtuluş ve sömürgecilik kavramlarını oldukça sessiz ama bir o kadar da sarsıcı bir anlatımla ele alan film, Paraguay’ın Caazapá bölgesinde geçer. Lokshina, izleyiciyi direkt olarak olayların merkezine götürmez, önce orada insanların oluşturduğu “cennet” fikriyle yüzleştirir. Bu noktada film, sadece bir toplumu anlatmaktan ziyade insanın kaçma, arınma ve yeniden başlama arzularını da sorgulayarak derinlemesine bir bakış açısı sunar.
Filmde minimalist bir anlatım dili kullanılır. Bu bağlamda, yaşanan büyük çatışmalar genellikle derin sessizliklerin içinde aktarılır. Avrupalı bir topluluğun “özgürlük” arayışı ile bölgedeki yerel halkın yaşam mücadelesi iç içe geçerken izleyici, iki farklı dünya arasında bırakılır. Yönetmen bu iki dünyayı anlatırken karakterlerin düşünce biçimlerini derinlemesine gözlemler. Böylece film boyunca izleyici, bir ütopyanın gerçekten kurtuluş mu yoksa yeni bir kaçış biçimi mi olduğunu sorgulamaya başlar.
Filmin en dikkat çekici yönlerinden biri mekân kullanımıdır. Caazapá’nın doğası, filmde sadece bir arka plan değildir. Doğa aynı zamanda karakterlerin iç dünyalarını yansıtan canlı bir unsur hâline gelmiştir. Korunaklı yerleşim alanları ile dışarıdaki gerçek yaşam arasındaki keskin fark, görsel anlatımla birlikte güçlü bir şekilde hissettirilir. Özellikle doğa görüntüleri, filmdeki “cennet” fikrinin hem büyüleyici hem de huzursuz edici tarafını görünür kılar. Bu noktada film, insanın doğadan uzaklaştıkça gerçekten özgürleşip özgürleşemeyeceğini açıkça sorgular.
Yeni sömürgecilik biçimlerine dair güçlü bir yorum getiren Cennetin Yakınında, politik alt metnini sessiz bir atmosferin içine yerleştirirken, izleyiciyi doğrudan cevaplara değil düşünmeye yönlendirir. Cennete dair hayaller kuran karakterleri ile oldukça ilgi çekici bir yapım olarak öne çıkan belgesel, merak uyandırıcı bir deneyim sunar.
Ghost School (Yön. Seemab Gul, 2025)
Pakistan’da yıllardır tartışılan “hayalet okullar” kavramı, kâğıt üzerinde varlığını sürdüren ve devlet bütçesinden pay alan ancak içinde ne bir öğrenci ne de bir öğretmen barındıran, tamamen terk edilmiş eğitim kurumlarını ifade ediyor. İlk bakışta uzak bir coğrafyaya ait gibi görünen bu mesele, aslında küresel bir eğitim krizinin somut bir yansıması. Türkiye’de sistem aynı ölçekte “hayalet okullar” üretmiyor olsa da eğitim hakkının istatistiklere sıkıştığı günümüzde bu kavram bizde de düşündürücü bir karşılık buluyor. Açık öğretime yönlendirilen öğrenciler, kapanan köy okulları, taşımalı eğitim sorunları, ekonomik nedenlerle artan devamsızlıklar ve bölgesel imkân farklılıkları düşünüldüğünde; bir okulun fiziki olarak varlığı, orada gerçekten nitelikli ve sürdürülebilir bir eğitim verildiği anlamına gelmiyor. Bu yönüyle “hayalet okul” fikri, yalnızca boş binaları değil, tüm dünyada içi giderek boşalan bir kamusal eğitim vaadini ve fırsat eşitliği krizini de temsil ediyor. Her ülkenin sosyoekonomik koşulları farklı olsa da ortadaki ortak soru değişmiyor: Bir çocuk için okulun kapısının açık olması, onun gerçekten eğitim hakkına erişebildiği anlamına gelir mi?
Tam da bu nedenle Seemab Gul’un 2025 yapımı Ghost School (Hayalet Okul, 2025) filmi, henüz izleme fırsatı bulamamış olsam da bende büyük bir merak uyandırıyor. Pakistan’da geçen bu hikâye aslında son derecede evrensel bir soruna işaret ediyor gibi görünüyor. Kırsal Pakistan’da yaşayan on yaşındaki Rabia’nın, kapanan okulunun ardındaki gerçeği araştırmasını konu alan film, doğrudan bu toplumsal olguya gönderme yapıyor. Köyde dolaşan söylentilere göre okul cinler tarafından ele geçirilmiştir; ancak Rabia’nın peşine düştüğü şey doğaüstü bir gizemden ziyade, çok daha somut ve bürokratik bir gerçektir.
Beni cezbeden en önemli nokta ise, filmin bu ağır toplumsal meseleyi bir çocuğun gözünden anlatmayı tercih etmesi. Zira sinemada çocuk karakterler, yetişkinlerin normalleştirdiği çelişkileri ve adaletsizlikleri görünür kılan en güçlü gözlemcilerdendir. O saf bakış olayları daha sarih şekilde görmemizi sağlar.
Rabia’nın okulunu geri kazanma çabası yalnızca bireysel bir macera değil, aynı zamanda eğitim hakkını savunan bir hakikat arayışına dönüşür. Üstelik yönetmenin bunu kuru bir toplumsal gerçekçilik yerine, yerel efsanelerle bezeli masalsı ve gizemli bir atmosferle kurması filmi daha da çekici kılar.
Bir okulun neden kapandığını sorarken aslında çocukların geleceğinin neden göz ardı edildiğini de sorgulaması, filmin en dikkat çekici yönlerinden biri olarak kayda geçecektir. Eğitim üzerine yapılan istatistiksel tartışmaları insan hikâyelerine dönüştüren sinema dili her zaman çok güçlü olmuştur. Ghost School da arkasındaki toplumsal gerçeklik ve uyandırdığı merak duygusuyla, keşfedilmeyi hak eden yapımlardan biri olduğunu şimdiden hissettirir.
Calle Málaga (Yön. Maryam Touzani, 2025)
82. Venedik Film Festivali’nde prömiyerini yapan ve yarıştığı seçkide izleyici ödülünü alan Calle Málaga (Malaga Sokağı, 2025), aynı zamanda Faslı yönetmen Maryam Touzani’nin ilk İspanyolca filmidir. 50. Toronto Film Festivali’nde de Kuzey Amerika prömiyerini yapan filmi oradayken kaçırdığım için oldukça üzülmüştüm. Şimdi Ankara’da olmasam da filmi Uçan Süpürge’de izleyecek seyircilere tavsiye etmekten geri kalmak istemedim.
79 yaşında ve tek başına yaşayan bir kadın olan Maria Angeles, Tanca’da sürdürdüğü hayattan ve günlük rutinlerinden oldukça memnundur. İspanya’dan aniden ziyaret eden kızı Clara, Maria’nın beklemediği bir taleple geldiğinde ise tüm hayatı altüst olacaktır. Boşanmanın ardından ekonomik sıkıntılar yaşayan Clara, annesinin yıllardır yaşadığı evi satmayı planlamaktadır. Film, Maria’nın aile evini koruma mücadelesini anlatırken aynı zamanda farklı kuşakların aidiyet anlayışları arasındaki çatışmayı da vurgular. Kızı ve kendisi arasındaki bu çatışma hem iki neslin hem de anne kızı arasındaki uçurum olarak ortaya çıkar. Filmin en güçlü noktalarından biri şüphesiz ki Pedro Almodovar’ın filmlerinden tanıdığımız ünlü oyuncu Carmen Maura’nın performansı olacaktır.
Film, Fas’ın kuzey ucunda ve İspanya’ya oldukça yakın, zamanında Franko rejiminden kaçan İspanyollara sığınak olan ve yönetmenin de doğum yeri olan Tanca’da geçmektedir. Bu dönemde Tanca’ya gelmiş göçmenlerden ikisinin kızı olan Maria da tüm yaşamını burada geçirmiştir. Her karede özenle ve sevgiyle şehri ve sakinlerini belgeleyen yönetmenin mekânla olan derin bağlantısı seyircinin gözünden kaçmayacaktır.
Kamera, Maria’yı Tanca’nın sokaklarında dolaşırken, mahalle esnafıyla sohbet ederken ve evinde yemek hazırlarken takip eder. Şehrin kültürel çeşitliliği ve gündelik ritmi, Maria’nın yaşam enerjisini besleyen unsurlar olarak seyirci karşısına çıkar. Eşini kaybetmiş olmasına rağmen hayatının bu döneminde yalnızlıktan çok yaşadığı mahalleye ve en dip köşesine kadar kendini kattığı eve bir aidiyet hissiyle hayatına devam etmektedir. Görüntü yönetmeni Virginie Surdej’in sıcak ve ışıklı kadrajları da Maria’nın kurduğu bu sakin yaşamı romantize etmekten çekinmez; film, seyirciye sanki uzun emekler sonucunda kazanılmış huzurlu bir yaşlılık portresi sunar. Clara için Tanca geride bırakılmış bir geçmişi temsil ederken Maria için şehir kimliğinin ayrılmaz bir parçasıdır ve bu noktadan sonra hayatına başka bir yerde başlamak istemez. Yine de anlatı, yaşlılığı yalnızca kayıp ve yalnızlık üzerinden ele almaktan uzak duran bir yapıdadır. Maria’nın eşyalarının bir kısmını satın alan antika satıcısıyla romantik olarak yakınlaşması, 70’lerinde hâlâ kendine duygusal olarak farklı alanlar açabilen bir kadının iç dünyasının zenginliğini gözler önüne serer.
The Education of Jane Cumming (Yön. Sophie Heldman, 2026)
Bu sene 29. kez düzenlenen Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde dikkati çeken filmlerden biri olan The Education of Jane Cumming (Jean Cumming’in Eğitimi, 2026), İngiltere-Almanya-İsviçre yapımı bir dönem dramasıdır. Dünya prömiyerini geçtiğimiz Berlin Uluslararası Film Festivali’nin Panorama bölümünde yapan film, 1810 yılının Edinburgh’unda yaşanan gerçek bir olaya dayanmaktadır.
The Education of Jane Cumming, kız çocuklar için kısıtlayıcı bir toplumda bağımsızlık arayışı içinde olan ilerici bir yatılı okul açan iki kadın öğretmen Jane Pirie ve Marianne Woods’un hikâyesini anlatır. Hindistan’dan gelen melez bir öğrenci olan Jane Cumming’in nüfuzlu büyükannesinin himayesinde okula katılmasıyla öğretmenlerin hayatı değişir. Jane, okuldaki beyaz akranları tarafından dışlanır ve öğretmen Pirie ile aynı odayı paylaşmak zorunda kalır. Duygusal gerilimler ve sosyal izolasyonun yoğunlaşmasıyla birlikte Jane öğretmenlerini bir ilişki yaşamakla suçlar ve bu durum son derece muhafazakâr bir toplumda skandala, yıllarca süren bir hukuk mücadelesine yol açar.
Dönemin ırkçı ve homofobik dinamiklerini ekrana taşıyan film, her ikisinin de beyaz ve aristokratik statükoyu korumak için birbirini nasıl beslediğini gözler önüne serer. Okulun çöküşüne sebep olan yapısal ırkçılıktır. Bu sebeple dışlanan Jane’in tanıklığı üst sınıf toplum tarafından öğretmenleri zedelemek için kullanılırken Jane, aynı toplum tarafından güvenilmez bir yabancı olarak görülüp aşağılanır. Yaşanan sosyal izolasyon ve toplumsal kısıtlanma temalarını güçlendirmek için görsel olarak kasvetli bir atmosfer tercih edilir. Okulun eski yapısı, basık mekânları ve dar kapı aralıkları baskı ve sıkışmışlık hissini artırır. Loş mum ışıklarıyla pencerelerden süzülen gün ışığının yarattığı kontrast, görsel gerilimi pekiştirir.
Sonuç olarak The Education of Jane Cumming, ten rengi sebebiyle ötekileştirilmiş bir insanı isteyerek sömüren, eşcinsel kimliği ortadan kaldırmak ve cezalandırmak için kullanan, ancak egemen toplumsal düzen güvenli bir şekilde pekiştirildikten sonra her iki tarafı da bir kenara atan katı bir sınıf sistemini sert bir tonda eleştiren bir yapım olarak öneri listemizdeki yerini alır.
Mundurukuyü: A Floresta das Mulheres-Peixe (Yön. Aldira Akay, Beka Munduruku, Rilcélia Akay, 2025)
Brezilya yapımı Mundurukuyü – A Floresta das Mulheres-Peixe (Balık Kadınların Ormanı, 2025), üç kadın yönetmen Aldira Akay, Beka Munduruku ve Rilcélia Akay’ın rehberliğinde bizi Amazon’un Tapajós Nehri kıyısında bir köye götürüyor. Sawre Muybu köyünde çekilen belgesel film, Munduruku kültürünü ve bu kültürde kadınların yaşam alanlarını korumalarındaki merkezi rolünü anlatıyor.
Beni bu belgesel için en çok heyecanlandıran şey, hikâyenin tamamen “içeriden” bir gözle, bizzat Munduruku halkından olan üç yerli kadın yönetmen tarafından anlatılması. Yıllardır dışarıdan birilerinin gelip antropolojik bir nesne gibi Amazon kabilelerini videoya çekmesine alıştık, ama burada durum farklı. Kurtarıcı, yukarıdan bir bakış açısının tuzağına düşmeden, bu kadınların kendi mitolojilerini, nehirle olan kutsal bağlarını ve topraklarını savunma biçimlerini kendi seslerinden dinleyecek olmak merak uyandırıcı.
Fragmanlardan ve edindiğim ilk bilgilerden anladığım kadarıyla, sadece politik bir direniş izlemeyeceğiz; aynı zamanda suyun, nehrin ve doğanın kadın kimliğiyle nasıl bütünleştiğini felsefi bir boyutta keşfedeceğiz. Filmde yer alan canlı animasyonların vaat ettiği büyüleyici Amazon atmosferi, yerli kadınların mistik hikâyeleriyle birleştiğinde ortaya sadece bir belgesel değil, adeta görsel bir şiir çıkacak gibi duruyor. Modern dünyanın unuttuğu doğaya duyulan saygıyı bu kadınların gözünden görecek olmak sabırsızlığımı artırıyor.
Sonuçta bu film, sadece bir çevre mücadelesini değil, doğrudan bir varoluş çabasını beyaz perdeye taşıyor. Amazon Ormanları’nın ve Tapajós Nehri’nin yasa dışı madencilik, baraj projeleri ve kerestecilik gibi tehditlerle kuşatıldığı bir dönemde, bu belgeselin bir nevi direniş manifestosu olduğuna inanıyorum. Hem sinematografik bir şölen tatmak hem de dünyanın bir ucundaki o güçlü kadınların “biz hâlâ buradayız ve burayı koruyoruz” diyen sesini duymak isteyenlere bu yıl Uçan Süpürge seçkisinde yer alan bu filmi öneriyorum. Eğer siz de benim gibi sömürgecilik karşıtı, çevreci ve köklerine sadık hikâyelerin hayranıysanız, bu filmi radarınıza almalısınız.
Karla (Yön. Christina Tournatzés, 2025)
Bir çocuğun bakışı, bir odanın havasında asılı kalan sessizlik ya da hakikatin mahkeme kürsüsünde kelimesiz duruşu… Kimi sahneler, esir almakla yükümlüdür; zihne çakılırlar, hafızanın derinliklerine ilişirler, orada ufacık bir ayrıntıya tutunup hatırlanmayı beklerler. Karla (2025) işte bu büyülü sahneleri derlemesiyle bizleri çağıran derin ve sarsıcı bir yapım.
Film, Münihli Alman-Yunan yönetmen Christina Tournatzés’in objektifinden yansır. 1992 doğumlu genç sinemacı, Münih’teki Macromedia Akademisi’nde yönetmenlik eğitimini tamamladıktan sonra mezuniyet kısa filmi Cargo (2019) ile dikkat çekmiştir. Balkan güzergâhındaki mülteci trajedisini anlatan bu film, 2015’te bir kamyonda hayatını kaybeden insanların hikâyesini konu alır. Bu ilk adımına bakıldığında Tournatzés’in beyhude bir estetik kaygının çok ötesinde, dünyanın zulüm yüklü gerçekleriyle yüzleşme arzusuyla kamerasını kurduğu görülür. O yüzden ilk uzun metrajı Karla’yı izlemeden önce dahi zihinlerde ‘tanıklık etmek’ için yapılmış bir filmin beklentisi oluşur.
Karla, 1962 yılı Münih’inde geçen ve gerçek bir davaya dayanan bir hikâyedir. On iki yaşındaki Karla, ailesinden kaçıp bir karakola sığınır ve kendi babasını cinsel istismar gerekçesiyle mahkemeye verir. Senaryo, yönetmenin birlikte çalıştığı yazar Yvonne Görlach’ın bizzat tanıdığı, hayatı boyunca bildiği bir aile ferdinin gerçek deneyiminden damıtılmıştır. Bu itibarla film, hem tarihsel bir vaka sunar hem de kandan süzülmüş bir hatırayı, insan sesini perdeye taşır.
Filmin merkezinde duran soruyu Tournatzés bizzat şöyle dile getirmiştir: “Söylenemeyeni nasıl anlatırız?” Yönetmenin bu kaygısı, çalışmalarında derin bir ahlâkî duruşu da gözettiğinin imalarını taşır. Zira Tournatzés, istismarı hiçbir zaman doğrudan göstermez. Görüntüler daima bir şeyin hemen öncesinde ya da hemen sonrasında, yani eşikte kalır. Böylelikle Tournatzés, sinemanın en büyük kudretlerinden olan ima ve boşluğun gücünü son derece yerinde kullanır. Filmde de izleyicinin hayal gücü devreye girmeden önce kamera çekilir, Karla’nın onurunun en ufak bir kırılganlığına dahi izin verilmez. Bu tercih, teknik bir ustalıktan öte, insani bir vakarın ifadesidir.
Başroldeki Elise Krieps, Oscar ödüllü oyuncu Vicky Krieps ile Jonas Laux’un kızıdır. On iki yaşında ilk büyük rolüne adım atan genç oyuncu, yönetmenin bilinçli tercihi çerçevesinde çekim boyunca istismar sahnelerinin setinde hiç bulunmamıştır. Elise’in sahnedeki varlığı ise eleştirmenler tarafından oybirliğiyle “sarsıcı, hareketsiz ve derinden güçlü” olarak nitelendirilmiştir. Oyuncunun yorumladığı Karla karakteri ne kırılgan bir kurban ne de sert bir muhariptir; Krieps, her ikisini de içinde barındıran, dilsiz ama kararlı bir insan sergiler. Öte yandan Karla’nın yargıyı bizzat arayıp bulması da altmışlı yılların Almanya’sında çocuklara biçilen sessiz rolü reddedişinin ta kendisidir.
Filme dair değinmek istediğim bir ayrıntı, görüntü yönetmenliğini üstlenen Florian Emmerich’ın kamerasını daima Karla’nın seviyesinde tutmasıdır. Böylelikle dünyayı yetişkinlerin gözünden değil, o küçük bedenin bakış açısından görürüz. Döneme ait ağır, koyu tonlar ve tütün kokusu adeta ekrana sinmiş gibidir. Siyaset sahnesindeki Nazi artıklarının gölgesi, senaryonun kendisi de bu tarihin uzak olmadığını hatırlatır. Filmde müzik kullanılmaması da bir diğer kayda değer ayrıntıdır. Bu tercih, başlangıçta göze çarpmayan ama giderek belirginleşen bir suskunluk inşa eder. Sessizlik, burada bir boşluğu doldurarak söylenemeyenin en doğru dili hâline gelir.
München Film Festivali’nde Yeni Alman Sineması bölümünde prömiyerini yapan Karla, hem En İyi Yönetmen ödülünü almış hem de Görlach’ın senaryosu taltif edilmiştir. Göteborg Film Festivali’nin prestijli Ingmar Bergman yarışmasında boy gösteren yapım, o günden bu yana uluslararası festivallerin meşhur misafiri olmaya devam etmektedir.
Yo, Love Is a Rebellious Bird (Yön. Anna Fitch ve Banker White, 2026)
Yo, Love Is a Rebellious Bird (Yo, Aşk Asi Bir Kuştur, 2026) ile ilk karşılaşmam 76. Berlin Film Festivali’nde oldu. Wim Wenders’in jüri başkanlığını üstlendiği yarışma seçkisinde yer alan film, festivalden Gümüş Ayı – Olağanüstü Sanatsal Katkı Ödülü ile ayrıldı. Ama ben filmi Berlinale’de izleyemedim. Ardından 45. İstanbul Film Festivali’nde, Burak Çevik’in küratörlüğünü yaptığı Heyula seçkisinde film yeniden karşıma çıktı; fakat ben bir kez daha bu harika fırsatı kaçırdım. Şimdi ise filmin, 29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin “Her Biri Ayrı Renk” programında yer alacağı açıklandı. Bu kez kaçırmayacağıma eminim. Zira film, benim için artık festival programlarında beliren bir başlıktan ziyade, ertelendikçe yoğunlaşan bir karşılaşma arzusuna dönüşmüş durumda.
Gelelim filmin meselesine. Yo, Love Is a Rebellious Bird’ü benim için sürekli ertelenen bir karşılaşmanın ötesinde asıl ilgi çekici kılan şeylerden biri, merkezine kuşaklararası bir yakınlığı yerleştirmesi. 24 yaşındaki Anna ile 73 yaşındaki Yo’nun bir markette karşılaşıp arkadaş olması ilk bakışta sıradan görünebilir. Ancak film, genç bir karakter ile yaşlı bir karakter arasında kurulan klasik dostluk anlatılarından farklı bir yerde duruyor. Çünkü burada ilişki, yaşayan iki insan arasındaki gündelik bağdan çok, ölümün ardından sürdürülen bir yakınlık üzerinden kuruluyor. Film, Yo’nun hayatta olduğu dönemde çekilmiş bir gözlem belgeseli olmaktan ziyade, Anna’nın onun ardından duyduğu sevgi, özlem ve bağlılık etrafında şekillenen kişisel bir hafıza çalışması gibi görünüyor. Bu yönüyle belgesel, iki insan arasındaki dostluktan çok, kaybedilen birinin varlığını hafızada yaşatma arzusunu merkezine alıyor. Aralarındaki büyük yaş farkına rağmen birbirini anlayabilen, birbirinin hayatında kalıcı izler bırakabilen iki kadının dostluk ilişkisi ise filmi benim için daha da merak uyandırıcı kılıyor.
İnsanlar yaslarını birbirinden oldukça farklı biçimlerde yaşarlar. Kimi unutmaya çalışır, kimi içine kapanır, kimi ise kaybın yarattığı boşluğu üreterek doldurmaya veya dönüştürmeye yönelir. Tarih boyunca kaybedilen insanların anısına dikilen anıtlar, yazılan romanlar, çekilen filmler ve tamamlanan projeler; yasın yaratıcı bir forma dönüşebileceğini gösteren örneklerle dolu. Filmi benim için etkileyici kılan asıl noktalardan biri de burada beliriyor. Anna, Yo’nun ardından yalnızca bir belgesel çekmiyor; onun yaşamını, yaşadığı mekânı ve geride bıraktığı dünyayı yeniden kurmaya çalışıyor.
Anna, Yo’nun yıllarca yaşadığı evi büyük bir titizlikle maket hâlinde yeniden inşa ediyor. Üstelik bu maket, yalnızca dışarıdan bakılan küçük bir dekor gibi tasarlanmıyor; Anna’nın içine fiziksel olarak müdahale edebileceği, ayrıntıları değiştirebileceği ve yeniden düzenleyebileceği ölçekte kuruluyor. Bu durum bana bir minyatür çalışmasından daha fazlasını, sevilen bir insanı başka bir boyutta yeniden yaşatma arzusunu düşündürüyor. Sanki Anna, Yo’nun yaşamını başka evrende sürdürmeye devam ediyor gibi.
Belki de bu yüzden filmdeki yaratım sürecinin hafifçe tanrısal bir taraf taşıdığını düşünmek mümkün. Maketin içine giren, nesnelerin yerini değiştiren, ayrıntıları yeniden düzenleyen ve o dünyaya müdahale eden el; Yo’nun yaşamını başka bir ölçekte yeniden kuran yaratıcı bir güce dönüşüyor. Elbette filmin bu fikri nasıl kurduğunu filmi izlemeden kesin olarak bilmek mümkün görünmüyor. Ancak şimdilik belgeseli bu kadar merak uyandırıcı kılan şeylerden biri tam da bu ihtimal gibi duruyor.
Daria’s Night Flowers (Yön. Maryam Tafakory, 2025)
29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali programında dikkat çeken yapımlardan biri olan Daria’s Night Flowers (Daria’nın Gece Çiçekleri, 2025), daha ilk bakışta şiirsel ve huzursuz edici atmosferiyle merak uyandırıyor. İranlı deneysel sinemacı Maryam Tafakory, bu kısa filmle birlikte devrim öncesi ve sonrası İran sinemasının arşivlerine yöneldiği üçlemesini tamamlıyor. Yönetmenin önceki filmleri Mast-Del (2023) ve Razeh-del (2024), kadınlar arasındaki yakınlığı, bastırılmış duyguları ve ifade edilemeyen arzuları gündelik anların içinden anlatırken, Daria’s Night Flowers da benzer bir hattı takip edecek gibi görünüyor.
Film, Daria’nın “Abi” adlı gizemli bir kıza duyduğu aşk etrafında şekilleniyor. Ancak bu aşk, romantik bir hikâye olmakla birlikte baskı, hafıza ve görünmez bırakılan kadın arzusu üzerinden kurulan karanlık bir anlatının parçası hâline geliyor. Bahçedeki gece çiçekleri de burada yalnızca estetik bir imge olmanın ötesine geçerek kadınların arzularını suç ve utanç duygusuyla çevreleyen bir dünyanın sessiz tanıklarına dönüşüyor. Tafakory’nin sinemasını ilgi çekici kılan şeylerden biri de söylemek yerine hissettirmeyi tercih etmesi. Tafakory, özellikle devrim sonrası İran sinemasının boşluklar, suskunluklar ve eksik bırakılmış anlar üzerinden kurduğu dili devam ettirirken görünmeyeni imgeler aracılığıyla sezdiriyor.
Filmi şimdiden bu kadar ilgi çekici kılan en önemli noktalardan biri ise psikiyatri ile kadın arzusu arasında kurduğu gerilimli ilişki gibi görünüyor. Daria’s Night Flowers, kadınların hislerinin ve arzularının yalnızca toplumsal normlar tarafından değil, aynı zamanda klinik bir bakış aracılığıyla da denetlenmesini sorgulayan bir yerde duruyor. Bu nedenle yapım, aynı zamanda kadın bedeninin, hafızasının ve duygularının nasıl disipline edildiğine dair politik bir alan açıyor. Filmdeki psikiyatrik bakış da muhtemelen yalnızca tedavi eden değil tanımlayan, sınıflandıran ve uygun kadınlık sınırlarını belirleyen bir mekanizma gibi konumlanıyor.
İran sinemasının uzun yıllardır ima, sessizlik ve görünmeyen üzerinden kurduğu anlatım dili düşünüldüğünde, Tafakory’nin kadın arzusunu doğrudan göstermek yerine onu çevreleyen korku, suçluluk ve gözetim hissine odaklanacağı tahmin edilebilir. Belki de filmi bu kadar heyecan verici yapan unsur da seyircisini açık cevaplarla değil, eksik bırakılmış cümlelerle, bakışlarla ve sessizliklerle baş başa bırakmasıdır. Arşiv görüntülerini masalsı bir anlatıyla buluşturan Daria’s Night Flowers, şimdiden festival programının en dikkat çekici keşiflerinden biri olmaya aday görünüyor.
Cinema Jazireh (Yön. Gözde Kural, 2025)
Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin en merak uyandıran yapımlarından biri olan Cinema Jazireh (2025), daha ilk bakışta izleyiciyi sert ama güçlü bir hikâyenin içine çekeceğinin sinyallerini veriyor. Film, Taliban yönetimi altındaki Afganistan’da yaşayan Leyla’nın, kaybolan oğlunu bulabilmek için erkek kimliğine bürünerek çıktığı tehlikeli yolculuğu merkezine alıyor. Ancak anlatılan hikâye yalnızca bir arayış hikâyesi değil; aynı zamanda görünmez olmak zorunda bırakılan kadınların hayatta kalma mücadelesine dair çarpıcı bir anlatı. Yönetmen Gözde Kural’ın kurduğu dünya, politik atmosferi yalnızca arka plan olarak kullanmıyor; karakterlerin korkularını, çaresizliklerini ve dönüşümlerini doğrudan bu baskı düzeninin içine yerleştiriyor.
Filmi merak etmemizin en önemli nedenlerinden biri de tam olarak burada başlıyor. Afganistan üzerine birçok film izledik; savaşın yıkıcılığına, kadınların yaşam alanlarının nasıl daraltıldığına ya da baskı rejimlerinin insan hayatını nasıl şekillendirdiğine tanık olduk. Ancak Cinema Jazireh’in farklı bir yerde durduğu hissediliyor. İlk yorumlar, filmin meselelerini sloganlara yaslanmadan, karakterinin psikolojik kırılmaları üzerinden anlattığını söylüyor. Leyla’nın erkek kılığına girmesi fiziksel bir dönüşümden çok toplumun kadınlara çizdiği sınırların ne kadar sert ve görünmez olduğuna dair güçlü bir metafor gibi duruyor. Bu da filmi sadece politik değil, aynı zamanda oldukça insani bir yere taşıyor.
Festival seçkilerinde yer alan filmler için bazen “önemli meseleler anlatıyor” demek yeterli olabiliyor ama izleyici olarak sinemasal anlamda da etkileyici bir deneyim bekliyoruz. Cinema Jazireh hakkında heyecan yaratan noktalardan biri de burada devreye giriyor. Filmin sert gerçekçiliği, belgesel hissi veren kamerası ve karanlık atmosferiyle seyirciyi doğrudan hikâyenin içine çektiği konuşuluyor. Özellikle mekân kullanımı, sessizlikler ve karakterin yalnızlığı üzerinden kurulan atmosferin oldukça güçlü olduğu söyleniyor. Bu nedenle filmden yalnızca dramatik bir hikâyedense yoğun bir duygu, gerilim ve yüzleşme hissi bekliyoruz.
Uçan Süpürge’nin yıllardır kadınların hikâyelerine alan açan, kadın yönetmenlerin sesini görünür kılan çizgisi düşünüldüğünde Cinema Jazireh seçkide çok anlamlı bir yerde duruyor. Çünkü film yalnızca bir coğrafyayı anlatmıyor; kadınların kimliklerini gizlemek zorunda kaldığı, görünmeden yaşamaya çalıştığı bütün baskı düzenlerine dair evrensel bir şey söylüyor gibi görünüyor. İzlemeden önce bile insanda ağır ama etkileyici bir film izleyecekmiş hissi bırakıyor. Eğer film vaat ettiği atmosferi ve duygusal derinliği kurabilirse, festivalin en çok konuşulan ve uzun süre akılda kalan yapımlarından biri olmaya aday görünüyor.
Les Filles du Ciel (Gökteki Kızlar, Yön. Bérangère Mcneese, 2025)
Gelişmiş ülkeler, gelişmişliğini ve zenginliğini bir çok insanın bu uğurda hayatını kaybetmesine ve yoksulluğuna borçludur. Bu yüzden Avrupa’nın zengin ülkelerinde bile aşırı yoksulluk ve sömürüye şahit olunmasına şaşırılmamalıdır. Bu koşullar altında mücadele ve dayanışmanın da derin ve güçlü biçimlerde sürmesi oldukça doğaldır.
Belçika-Fransa ortak yapımı olan bu film, ilk olarak sistemin getirdiği zorlukları işlemesi kadar içinde umut barındıran bir yapım olması nedeniyle dikkatimi çekmektedir. İkinci olarak, kadınların sıkıntılarına ve dayanışmasına ağırlık vermesi ile öne çıkmaktadır. Gerçi kadın dayanışması teması çokça işlenmiş ve işlenmeye devam edecek gibi görünmektedir. Çünkü kanaatimce kadınların hakları ve eşitliği konusunda daha çok yol alınması gerektiği için yakın zamanda bu ve benzeri temalar önemini kaybetmeyecektir. Fakat Les Filles du Ciel (Gökteki Kızlar, 2026), işlediği sıkıntılara ek olarak içinde neşe ve samimiyet de barındırmakta ve bu duyguları izleyiciye başarıyla aktaracak gibi gözükmektedir. Yalnız burada şu önemli notu da eklemekte fayda var: Bu film, bir diğer tema olarak “kadın bedeninin sömürülmesi” gibi hassas bir yaraya da değinmektedir. Kadın bedeninin sömürülmesi, toplumlar kurulduğundan beri varlığını sürdüren bir yaradır. Elbette ki çoğunlukla zenginlerin bu sömürüyü gerçekleştirdiği de bir gerçektir. Film, işte bütün bu konuları esas alarak zenginlik-yoksulluk, yalnızlık-dayanışma, adalet-eşitsizlik kavramları paralelinde sürecek zengin, renkli bir yolculuk vaat etmektedir. Hatta tahminimce bunlara bir de aşk, annelik kavramları da eklenecek ve yolculuğun yelpazesi daha da genişleyecektir.
Bu filmin; oyunculuk, yönetmenlik, senaristlik, yapımcılık, editörlük gibi on parmağında on marifet barındıran bir kadının elinden çıkmış olduğu düşünülünce Les Filles du Ciel’in bir hayli çarpıcı olacağı tahmini büyük ihtimalle yanlış olmayacaktır. 45. İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Fransa yapımı Ma Frère (Yaz Kampı, 2025) filminde izlemiş olduğum ve performansı ile kendisine hayran bıraktıran oyuncu Shirel Nataf’ın da Les Filles du Ciel’de yer alması bu filme olan ilgimi ayrıca arttırmaktadır.
Kök (Yön. Sanem Karasalih, 2025)
Tarih boyunca kültür ve insan ilişkileri mitlerin etkisinde kalmıştır. Kimi zaman bu mitler Antik Yunan’dan, kimi zaman Roma’dan kimi zaman da ilk çocukluk yıllarında sıcak battaniyelerin altından kulaklara dolar. Trajik aşklar, yaşamlar ve ilişkiler her zaman başlıca konuları oluşturur. Bu hikâyelerin en ünlülerinden biri Apollon ve Daphne’nin trajik hikâyesidir. Mite göre Apollon, Yunan Deniz Tanrısı Peneus’un kızı Daphne’ye âşık olur. Ne var ki bu umutsuz aşkın nedeni, Eros’un oklarından birine hedef olmasıdır. Apollon aslında iyi bir okçudur ve kendisiyle övünmeyi çok sever. Bir gün kendisi gibi iyi bir okçu olan Eros ile karşılaşıp onun okçuluk kabiliyetiyle ilgili alaycı sözler söyler. Buna karşılık Eros, öç almak ister ve iki ok hazırlar. Biri altın suyuna batırılmıştır, saplandığı kişiye tutku ve sonsuz aşk verecektir. Diğer ok ise saplandığı kişiyi aşk ve tutkudan tamamen uzaklaştıracaktır. Altın ok Apollon’un kalbine saplanır ve genç tanrı, Daphne’ye umutsuzca âşık olur. Ne yazık ki diğer ok da Daphne’nin kalbine saplanmıştır. Güzel kız, Apollon’dan sürekli kaçar ve aşkını reddeder.
Bir gün Daphne yine kaçarken Apollon’a yakalanır ve Yunan Yer Tanrısı Gaia’dan yardım ister. Gaia, Daphne’yi Defne ağacına dönüştürür ve Daphne sonsuza dek defne ağacı olarak kalır. Apollon ise defne ağacından aldığı yapraklarla kendine bir taç yapar ve bu tacı başından hiç çıkartmaz. Tüm Apollon heykellerinin başında gördüğümüz defne yapraklarından yapılmış tacın sebebi budur. Bu trajik hikâye yüzyıllardır varlığıyla birçok sanatsal üretime ilham kaynağı olmuştur.
Kök (2025), yönetmenliğini Sanem Karasalih’in üstlendiği adını ve ilhamını Daphne’den alan kısa belgeselidir. Hikâye, Hatay’ın Defne ilçesinde geçer. Aynı aileye mensup üç kuşağın gündelik dil ve sembollerinin etrafında kuşaklar arasındaki süreklilik ve dönüşümleri görünür kılmayı amaçlayan ve kültürel hafızanın kadın deneyimleri üzerinden nasıl inşa edildiğini tartışır. Yapım, Daphne mitinin kökensel anlatısına referansla doğa, yaşam ve kadın arasındaki ilişkiyi şiirsel bir üslupla ele alır.
Ülke sinemamız, birçok sosyolojik ve tarihi konuyu kendine dert etmiştir. Türkiye’nin sosyolojik yapısından tarihi bağlamda öneminden birçok konu bağlamında göç, kimlik, cinsiyet ve aidiyet üzerine ödüllü yapımlara imza atılmıştır. 29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde yer alan Kök, festivalde en merak ettiğim yapımlarından biridir. Birçok defa işlenen kadın, kültürel bellek ve kuşaklar arası çatışma meselesi Kök ile Daphne mitiyle temelini sağlamlaştıracak gibi duruyor. Kuşak ve kadın dönüşümlerinin temelinin geçmişine güzel bir gönderme ve hikâye yapısına güzel bir referans olan Daphne’nin hikâyesi modern dünya anlatısında yeni bir anlam kazanacak gibi duruyor.
Uçan Süpürge, yıllardır kadın hikâyelerine açtığı alanla kadın yönetmenleri ve onların dünya görüşünü ve dertlerini dert edinen kıymetli bir festivaldir. Kök, dert ettiği hikâyeyle festivalin bu yılki ilgi çekisi yapımlarından biri olacak gibi görünüyor.

































